Devletçilik

Yazar: Nurettin Demiral

Devletçilik ilkesi, ekonomik bir görüşten ziyade bir ihtiyaç olarak doğmuştur. Bir ülkenin refahı ve düzeni, hukuk ve ekonomi ile sağlanır. Ülkenin refahı için ekonomi tek başına bir kriter olmasa da, en önemli ve en büyük orana sahip kriterdir denilebilir.

Bu yüzden ülkenin bağımsızlığı, yüksek bir oranda ekonominin bağımsızlığı ile orantılıdır. Osmanlı’yı çöküşe götüren, ekonominin dışa bağımlı hale gelmesi, ülkede azınlıklara özel haklar tanınması gibi sorunlu olaylardır.

Böylece azınlıklar zenginleşip refah içinde yaşarken, ülkenin asli unsuru olan millet fakirleşmiştir. Savaş yoluyla ekonomisine katkı sağlayan Osmanlı, savaşların durmasıyla buradan sağladığı katkıyı kaybetmiştir. Bundan dolayı da halkın üzerine düşen vergileri arttırmak durumunda kalmıştır. Böylece hem halk, hem devlet fakirleşmiştir. Aynı zamanda geçmiş dönemde yapılan savaşlar, ve sonrasında birinci dünya savaşı da ülkede büyük bir nüfus kaybına neden olmuştur.

Ayrıca Balta Limanı Anlaşmasıyla birlikte uygulanan serbest ticaret Osmanlı için bir felaket oldu. Namık Kemal, bir yazısında şöyle der;

“Hemen her ihtiyacımızı karşılayacak tezgahlarımız vardı. 20-30 yılda hepsi mahvoldu. Bunun sebebi ise, mahut sözleşmeler ve Avrupalılara verilen serbest ticaret hürriyetidir. Bunun sebebi ise adı geçen sözleşmeler ve Avrupalılara verilen serbest ticaret hürriyetidir. İktisatçıların hepsi (bırak geçsin, bırak yapsın) ilkesini kabul ettiler. Bu serbest ticaret Osmanlılar için zararlı oldu.” [1]

Bu hakikaten doğrudur. Mesela İstanbul Üsküdar’da bulunan 3550 civarında işçi çalıştıran 2750 kumaşçı tezgahından, 30-40 yıl içerisinde 25 tezgah ve 40 işçi kalmıştır. O dönem bunun gibi örnek çoktur.

Atatürk önderliğinde bağımsızlığımızı kazanmak için savaşırken bile nice ekonomik zorluklarla karşı karşıya gelmiştik. Hatta para olmayınca ordunun kurulamayacağı iddia edilmişti. Düşmanla mücadele ederken, bir yandan da böyle bir ekonomik mücadele vardı. Kurtuluş Savaşı’nın son hamlesi için yayınlanan Tekalif-i Milliye emirleri, halkın neyi var neyi yoksa askere vererek bağımsızlığımızın kazanmasıyla sonuçlandı.

Böyle bir ortamda, devletçilik ilkesi kendiliğinden dönmüştü. Halk da devlet de fakirleşmişti. Ülkemizde bulunan çoğu yer yabancılara aitti, mesela demiryolları gibi.

Ülkede, bireylerin bu tür ekonomik gelişmelere katkı sağlayacak durumu yoktu. Devlet de bu yüzden bunu fertlerden bekleyemezdi. O yüzden ülkenin ihtiyacı olan alanlarda, devlet hiç tereddüt etmeden ekonomik olarak bulundu. Çünkü bu halkın ihtiyaçlarının giderilmesi gerekiyordu. Köylünün sırtına yük olmuş, devlet ekonomisinin önemli bir kısmını içeren aşar vergisi kaldırıldı. Düyun-u Umumiye borçlarını Cumhuriyet üstlenmişti.

O yüzdendir ki 1930’lu yıllara kadar uygulanan ekonomik politika, bir düşünceden değil, ihtiyaçtan doğmuştur.  Milletin parası olduğunda kendisi, olmadığı yerde devletin müdahalesi söz konusuydu. Millete ait olması gereken yerlerin, yabancılara ait olmaması gerekiyordu. Bu yüzden devletçilik, içinde bulunduğu toplumu, milleti önemseyen bir anlayışın ihtiyacından doğmuştur. Bu da zaten en başından beri milliyetçi yürütülen devlet sisteminin, bir diğer uygulamasıydı.

Ekonomi denilince herkesin doktrin konuştuğu, basmakalıp kurallar konuştuğu bir ortamda doktrincilik reddedilmiş, neye ihtiyaç duyulmuşsa o yapılmıştır. Bu çok önemli bir noktadır. En çok da bu alanda önemlidir. Çünkü ekonomi dendiğinde, muhakkak bir doktriner sistem tartışması olmaktadır. Atatürk’ün uyguladığı devletçilik, buna en güzel cevap olmuştur.

1929 yılında dünyada baş gösteren büyük buhranın etkileri Türkiye’de de hissedilmeye başladığı zaman, ortaya plan yapma gereksinimi çıkmıştır. Yani, o dönem ihtiyaca yönelik uygulanan bu devletçilik sistemi doktrinleştirilmemiştir. Madem ihtiyaca yönelik bir uygulama güdülüyor, bu ihtiyaca yönelik uygulamaları beş yılda bir planlayalım fikri ortaya çıkmıştır. Bu planlama, büyük buhran adı verilen dünyada görülen ekonomik krizin sıkıntılarını atlatmak içindir.

Atatürk, İzmir fuarının açılışı dolayısıyla 1936 yılında Celâl Bayar’a okuttuğu nutkunda şöyle belirtiyor:

Devletçiliğin bizce manası şudur: fertlerin hususi teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak. Fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin büyün ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleketin ekonomisini devletin eline almak” [2]

Sınıf çatışmalarını ve sınıf üzerinden ekonomi değerlendirmelerini de kesin bir dille reddetmiştir.

Biz ne bolşevikiz, ne komünist ve ne de biri ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkârız” [3]

Bunun izlenmesini uygun gördüğümüz ılımlı devletçilik ilkesi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını bireylerden alarak, devleti başka ilkelere göre düzenlemek amacını güden sosyalizm ilkesine dayanan kollektivizm ya da komünizmde görüldüğü gibi özel ve bireysel girişim ve etkinliklere izin vermeyen bir sistem değildir.” [4]

İbrahim Çapar

[1] Namık Kemal, Hürriyet, Haftalık Gazete, 10.08.1868, s.7

[2]Ocak 1936, Belleten Dergisi

[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I

[4]Medeni Bilgiler, Afet İnan