<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<atom:link href="https://kemalataturk.net/etiket/milli-savunma-bakani-cemal-pasa/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<description>Türk Milletinin Kutbu Atatürk&#039;ün Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Jul 2020 08:22:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://kemalataturk.net/wp-content/uploads/2019/06/cropped-12002131614088709776.png-32x32.png</url>
	<title>Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Son Osmanlı Parlamentosu ve Ulusal Ant</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/son-osmanli-parlamentosu-ve-ulusal-ant/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 08:22:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer Tayyar Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanlığı Başyaveri Salih]]></category>
		<category><![CDATA[Sadrazam Ali Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Son Osmanlı Parlamentosu ve Ulusal Ant]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<category><![CDATA[Trakya Paşaeli Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5732</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, beni gerçekten içten gelen parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan Sayın Ankara halkı ile daha yakından&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, beni gerçekten içten gelen parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan Sayın Ankara halkı ile daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir ödev olmuştu. Onun için -görüşmek üzere- çağırdığımız milletvekillerinin gelişlerini beklediğimiz günlerde, toplanan Sayın Ankaralılara, bir konferans vermiştim. Bu konferansta temel olarak aldığım noktalar üzerinde kısaca konuşayım.<br />
Vilson ilkeleri: Bu ilkelerin 14 maddesinden Türkiye’yi ilgilendirenleri vardı. Aslına bakılırsa yenilmiş ve Ateşkes Anlaşması imzalamış olan Osmanlı Devleti, bu ilkelerin gönül okşayıcı göz aldatıcı görünümüyle bir zaman oyalandı. 30 Ekim 1918, Mondros Ateşkes Anlaşması maddeleri ve özellikle bu maddeler arasında yedincisi, beyni yakan ateşli bir ağı idi. Yalnız bu madde bile, yurdun geri kalan kısmını, düşmanların almasına hazır bir durumda bulundurmaya yeterdi!<br />
İstanbul’da, birbiri ardınca gelen ve güçsüz kişilerle kurulan hükümetler onursuz, özsaygısız, aşağılık görünüşleriyle, suçsuz ve yazgıya boyun eğmiş ulusun simgesi tanındı, saygıdeğer bir durumda görülmemeye başlandı. Bu yüzden, dünyanın uygar devletleri, uygarlık gereğini unutacak kadar saygısız oldular. Öteden beri, Türk ulusuna karşı, dünyanın dört bucağında yapılan en mantıksız propagandalar, her zamandan çok dinlenmeye değer görüldü. Dokuz aydan beri, başlayan ulusal uyanış ve çalışma, durumu ve görünümü değiştirdi daha da çok değiştirecektir. Ulus, gerçekleşen birliği korur ve bağımsızlığı için özveriden çekinmezse başarı kesindir. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde saptanan ilkeler, ulusun ulaşacağı amaçlar için temel olacaktır. Ferit Paşa Hükümetini düşüren ulustur. Ancak Ali Rıza Paşa Hükümetini iş başına getirme sorumluluğu ulusun değildir. Ama bu konuda uzlaşmış durumdayız.<br />
Baylar, şimdi de Ankara’ya gelen milletvekilleriyle ilişki kurmaya ve görüşmeye başlayalım: Milletvekilleri, hepsi bir günde ya da çeşitli günlerde topluca bulunamadılar. Tek tek ya da küçük küçük topluluklar olarak gelip gittiler. Bu kişilerin ya da toplulukların tümüne, ayrı ayrı hemen aynı temel noktaları günlerce ve birçok kez anlatmak zorunda kaldık. Her şeyden önce, iç gücünün, yürek ve vicdan gücünün yüksek tutulması gerekir. Bunu bilirsiniz. Biz de bu gücü artırmak üzere: İlkin, iç ve dış durumun güven ve iç açıcı nitelikte gelişim gösteren noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve kanıtlamaya çalıştık. Sonra, belirli bir amaçta bilinçli ve kararlı olarak birleşmenin, sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın yineledik. Bir toplumun yaşamasının kalıcılığının ve mutluluğunun, ancak dilekte ve dileği gerçekleştirme yolunda tam birlik olmasına bağlı bulunduğunu açıkladık. “Yurdun kurtarılması, bağımsızlığın sağlanması” amacına yönelmiş olan ulusal birliğimizin, köklü ve düzenli örgütlerin varlığı ve bu örgütleri iyi yönetebilecek kafaların ve güçlerin bir tek beyin, bir tek güç olarak birleşmiş ve kaynaşmış duruma gelmesi ile ereğe ulaşılabileceğini söyledik ve bu arada, İstanbul’da açılacak Mebuslar Meclisinde, güçlü, dayanışmalı bir grup oluşturulması zorunluluğunu ortaya koyduk.<br />
Ulus, ancak devletlerin yıkılma ve çökme kargaşaları içinde bulunduğu zamanlarda, tarihin yazdığı çok önemli ve korkunç günler yaşıyordu. Böyle anlarda, yazgısını kendi eline almak uyanıklığını gösteremeyen ulusların geleceği, karanlık ve yıkım doludur. Türk ulusu bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu anlayış sonucuydu ki kurtuluş umudu veren, her içten çağrıya koşmakta idi. Ancak uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve eğitiminin, bir toplumun etkisinden, bir günde, bir yılda kurtulabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir. Bu nedenle, durumu ve gerçeği bilenler, elinden geldiği ölçüde, kendi ulusunu uyarıp aydınlatarak, onlara, kurtuluş yolunda kılavuzluk etmeyi, en büyük insanlık ödevi bilmelidirler.<br />
Türk ulusunun yüreğinden, vicdanından kopup gelen en köklü, en belirgin istek ve inanç belli olmuştu: Kurtuluş! Bu kurtuluş çığlığı, Türk yurdunun tüm ufuklarında yankılanmaktaydı. Ulustan, başka bir açıklama istemenin yeri yoktu. Artık, bu isteği, dile getirmek kolaydı. Nitekim Erzurum ve Sivas Kongrelerinde, ulusal istek belirtilmiş ve dile getirilmişti. Bu Kongrelerin ilkelerine bağlı olduklarını söyledikleri için ulusça vekil seçilen kişiler; her şeyden önce, bu ilkelere bağlı kimselerden, bu ilkeleri yayan dernekle ilgisini gösterir ad ve sanda bir grup kuracaklardı: “Hakları Savunma Derneği Grubu”… İşte bu grup, ulusal örgüte ve dolayısıyla ulusa dayanarak her nerede olursa olsun, ulusun kutsal isteklerini korkmadan dile getirecek ve savunacaktı.<br />
Baylar, ulusun istek ve amaçlarının da kısa bir programa temel olacak biçimde topluca yazılması görüşüldü. Ulusal Ant48 adı verilen bu programın ilk karalamaları da bir düşünce vermek amacıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisinde bu ilkeler, gerçekten toplu olarak yazılmış ve saptanmıştır.<br />
Baylar, görüştüğümüz tüm kişi ya da kişiler, bizimle, düşünce ve görüş birliği yaparak ayrılmışlardı. Ama İstanbul Meclisinde, “Hakları Savunma Derneği Grubu” diye bir grup kurulduğunu işitmedik. Niçin?! Evet, niçin? Buna bugün yanıt isterim! Çünkü Baylar, bu grubu kurmayı, vicdan borcu, ulus borcu bilmek durum ve yeteneğinde bulunan baylar inançsızdılar… korkaktılar… bilgisizdiler. İnançsızdılar; çünkü ulusal isteklerin gerçekliğine, kesinliğine ve bu isteklerin dayanağı olan ulusal örgütün sağlamlığına inanmıyorlardı. Korkaktılar; çünkü ulusal örgütten olmayı tehlikeli görüyorlardı. Bilgisizdiler; çünkü tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını kavrayamıyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak, büyük ülkülerin gerçekleştirilebileceğine inanma aymazlığını gösteriyorlardı.<br />
Bundan başka, Baylar, iyilikbilmez ve bencildiler… Ulusal düşünce ve ulusal örgütün, kısa bir sürede sağladığı onuru ve varlığı küçümsüyorlardı. Yaratılan durumun ve varlığın kolayca elde edilebileceği sanısına ve kuruntusuna kapılmakla çirkin büyüklenme duygularını doyurup kandırmak istiyorlardı. Erzurum’da, Sivas’ta söylenmiş, saptanmış bir adı olduğu gibi kabul etmek küçüklük olmaz mıydı?! O addan daha anlamlı ad mı yoktu?! Evet, işittik Baylar; varmış: “Fellâh-ı49 Vatan Grubu”<br />
Baylar, geçmişle ilgili evreleri ve olayları; burada anlatabileceğim çerçeve içinde, gerçeğe uygun olarak saptamak kararındayım. Bunun için, tam üzerinde bulunduğumuz noktayla ilgili bir konuyu da açık yürekle bilginize sunacağım.<br />
Ben, Mebuslar Meclisinin, İstanbul’da saldırıya uğrayacağını, dağılacağını kesinlikle bekliyordum. Böyle bir durumda, başvurulacak önlemi de kararlaştırmıştım. Hazırlık ve gerekli düzenlemeler de başlamıştı. Ankara’da toplanmak… İşte bu görevi yaparken, ulusça, yanlış anlaşılmaya yol açmamak için önlem olarak da bir şey düşünmüştüm. Mebuslar Meclisi Başkanlığına seçilmek… Amacım, dağıtılan milletvekillerini, Mebuslar Meclisi Başkanı niteliği ve yetkisiyle, çağırmaktı. Gerçi bu önlem, ancak görünüşü kurtarmak için ve geçici olarak işe yarardı. Ama herhalde, bunalımlı zamanlarda, yararı geçici olsa da her türlü önlemin alınmış olması gereksiz sayılamaz. Gerçekte İstanbul’a gitmeyecektim. Ama bunu açığa vurmaksızın, zaman kazanacak ve geçici olarak görev başında bulunmuyormuşum gibi durum ve işler düzenlenecek ve Meclis, başkan vekillerince yönetilecekti. Bu önlemin uygulanması, elbette, Meclise katılan ve işin aslını kavramış olması gereken arkadaşların yardım ve çalışmalarıyla olabilecekti.<br />
Baylar bunu, gereken kişilere söyledim. Düşüncemi ve görüşümü uygun buldular. Bu yolda çalışacaklarına söz ve güvence vererek İstanbul’a gittiler. Ama pek az, belki bir ya da iki arkadaştan başkasının, bu konunun sözünü bile etmediklerini öğrendim. Bu sorunda üstün gelen düşünüş ve mantık şu imiş: Bunca milletvekili içinde Meclis Başkanı olacak yeterlikte bir adam bile yok mudur ki Meclise gelmemiş olan bir milletvekilini kendi yokken başkan seçeceğiz… Meclisi oluşturan sayın üyeleri bu denli yetersiz göstermek yabancılar üzerinde kötü etki yapmaz mı? Bir başka mantık da şu: Meclis Başkanlığına Ulusal Güçlerin başkanını seçmekle daha ilk günden, Meclis üzerine kuşku ve saldırı çekmeye yol açmıştır. Akıllı işi değildir. Bu türlü düşünen ve mantık yürütenlerin bana pek de uzak kişiler olmadıklarını görenler, susmayı yeğ tutmuşlar.<br />
Baylar, açıkça söylemeliyim ki bu önlemin alınmamış olması, Meclis dağıldıktan sonra, beni küçük bir güçlükle karşılaştırmıştır. Bunu da sırası gelince bilginize sunacağım.<br />
Baylar, Mebuslar Meclisi, 12 Ocak 1920 günü açılmıştı. Aşağı yukarı on gün sonra, Milli Savunma Bakanının 21 Ocak 1920 günlü bir telini aldım. Olduğu gibi bilginize sunuyorum:<br />
<strong>Geciktirilmesi sorumluluğu gerektirir.</strong>                                                                                                            <strong>Harbiye, 21.01.1920<br />
Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne,<br />
</strong>İngilizler, hükümete verdikleri bir notada, benimle Cevat Paşa Hazretleri’nin görevden çekilmemizi istediler. Hükümetçe, olmaz diye şiddetle bir karşılık verildiyse de durum hükümetin kalmasını ve yalnız benimle Cevat Paşa’nın çekilmemizi gerektirdi. Milli Savunma Bakanlığına Salih Paşa vekillik edecektir. Hükümeti güç duruma sokacak bir davranışta bulunulmamasını rica ederim. Yoksa durum düşündüğümüzden daha ağır olur.<br />
<strong>Milli Savunma Bakanı Cemal</strong><br />
(Atatürk burada, Cemal Paşa’ya, notanın olduğu gibi gönderilmesini ve inceleme yapıldıktan sonra kendilerini bilgilendirileceklerini belirten bir tel yazdığını; ancak, Cemal Paşa’nın, kendilerine kısaltılmış bir nota örneği gönderdiğini açıklamakta ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)<br />
Cemal Paşa bu notada, Aydın cephesinin söz konusu edilmediğine işaret etmekle bilmem ne demek istiyor? Kuşku yok ki söz konusu olan Aydın Cephesidir, ona yardım işidir ve Ulusal Güçlerdir. Yalnız Cemal Paşa bu dokundurmasıyla, işleri bu duruma sokanın Temsilciler Kurulu olduğunu anlatmak istemektedir. Cemal Paşa’ya bu teline yanıt olarak yazdığım telle şu buyruğu verdim:<br />
<strong>Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretlerine,</strong>                                                                                                            <strong>22.01.1920<br />
</strong>Görevden çekilerek İngilizlerin isteğine uymanız öyle ağır bir durum yaratır ki sizin çekilmemekle ortaya çıkacağını düşündüğünüz durumdan daha ağır olur. Bundan başka Temsilciler Kurulunun bir delegesi olan sizin, Temsilciler Kurulunun haberi olmaksızın ve dahası, onun görüşüne karşın çekilmeniz kabul edilemez. İngilizlerin sizi zor kullanarak, görevden ayırabileceklerini bile biz hesaba kattık ve tez elden önlemler aldık. Şu duruma göre, önce notayı, olduğu gibi bildirmenizi, sonra olup bitenlerden bilgi vererek kararımızı beklemenizi ve sarsılmaksızın görevinizde kalmanızı kesin olarak istiyoruz.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
(Atatürk Söylev’in bu bölümünde Sadrazam Ali Rıza Paşa ile Cemal Paşa’ya yazdığı telyazılar hakkında bilgi vermektedir. Buna göre, Ali Rıza Paşa’ya yazdığı telde, İngilizlerin Cemal ve Cevat Paşaların görevden alınmalarını istemelerinin siyasal bağımsızlığa saldırı niteliği taşıdığını bildirirken; Cemal Paşa’ya yazdığı telde de kendisinden görevini bırakmamasını beklediklerini iletmiştir. Ali Rıza Paşa, söz konusu notanın her ne kadar Fransa ve İtalya’nın da imzaladığı ortak bir nota olduğunu bildirmiş ve tüm sorunların parlamentonun açılmasıyla çözüleceğini dile getirmişse de Atatürk, siyasal bağımsızlığa karışan İngilizlerin, Meclisin toplanmasına ve alacağı kararlara da karışacağından kuşku duyduğunu açıklamıştır. Atatürk, bununla da kalmayıp, önemli birlik komutanlarının dikkatini çekerek düşüncelerini sormuş, İstanbul’daki telgraf haberleşmesinin güvenliğinin sağlanması için ilgili komutanlığa buyruk vermiş ve gizli bir tel ile tüm milletvekillerinden İngiltere’yi kınamalarını ve gerekirse Anadolu’ya geçmelerini istemiştir.)<br />
Baylar, ayrıca Rauf Bey’e de 23 Ocak 1920’de, 10. Kafkas Tümeni Komutanı aracılığı ile yazdığım gizli telde: “Milli Savunma Bakanının ayrılması bir oldubitti olmakla birlikte, bu işin önemi sürüp gidiyor” dedim. Anlaşma Devletleri temsilcileri, Hükümetimizi istedikleri biçimde kurmak yolunu tutmuş oluyorlardı. Yarın, Meclisin güveneceği bir Hükümete karşı da böyle davranmalarına örnek hazırlamış oluyordu. Hükümetin, ulusa ve basına bilgi vermeden, bir hükümet sorunu yapmayarak boyun eğmesi, ulusun bağımsızlığını zedeliyordu. Olayı kapatmayarak, ulusun bağımsızlığını koruyamadığı için, Hükümeti Mebuslar Meclisinde açıkça düşürmek gerekirdi. İşte, bütün bunları Rauf Bey’e yazdım.<br />
Baylar, yabancıların İstanbul’da saldırıları artırarak bakan ya da milletvekillerinden kimilerini tutuklamaya başlayabileceklerini kestirip karşılıklı olmak üzere, Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmasına karar verdim. Bu kararımı ve buna göre önlem alınmasını, 22 Ocak 1920 günü Ankara, Konya, Sivas ve Erzurum’daki Kolordu Komutanlarına, kişiye özel olarak gizli bir telle buyurdum.<br />
Baylar, milletvekillerine yazdığım tele, Vâsıf, Rauf, Bekir Sami Beylerin birlikte imzaladıkları yanıt geldi. Bu yanıtta; Meclis resmî olarak görüşmelere başlayınca, günün sorunu dolayısıyla Hükümet çekilecektir. O zamana değin, durumun esenliği için Hükümetin iş başında bırakılması gerekmektedir. Siz, bir girişimde bulunmayınız ve karışmayınız. Buyruklarınızı bize bildiriniz. Görüşlerinizin bütün ilgililer katında gereği gibi savunulacağına inanınız, denilmekteydi. Ben ne Hükümete ne de Meclise bir şey yazmamaya karar vermiş ve artık işi sayın milletvekili arkadaşlarımıza bırakmıştım.<br />
Baylar, İstanbul’daki kişilerin ne gibi öğütlere uyarak davranışlarını düzenlediklerini belirtmek için, şu kısa bilgiyi sunayım: Filan siyasal temsilci, çok namuslu, doğru sözlü ve Türk dostuymuş. Bu kişi, çok içten ve üzüntülü bir dille demiş ki eğer Milli Savunma Bakanı ile Cevat Paşa çekilmeseydiler, Milli Savunma Bakanlığına el konulacaktı. Ulusal Güçlerin gösterdiği suskunluk ve yılmazlık, kimilerini çıldırtıyordu. Ancak tez canlılık göstermeyin, ezilirsiniz. Bana inanın. Aşağılama varsa, yapanlar utansın. Belki daha delilikler olacaktır. Ancak siz, sakın delilik yapmayın. İstanbul’daki kişiler; biz, bu sözlerin içtenliğinden kuşkulanmıyoruz, diyorlardı.<br />
Baylar, milletvekilleri, İstanbul’da toplanmalarından bir hafta sonra, başkanlık kurulu seçimi üzerinde ve dolayısıyla Meclis Başkanlığı üzerinde görüşmeye başlamışlar. Bir yerde işaret etmiştim ki ben, Meclis Başkanı seçilmeyi, kimi yararlarından ötürü, gerekli bir önlem saymış ve gereken kişilere görüşümü bildirmiştim. İşte, anlattığım gibi, bu konu üzerinde görüşülmeye başlandığı günlerde, 28 Ocak 1920 ve 1 Şubat 1920 günlerinde Rauf Bey’in yolladığı yazılarda, birtakım düşüncelerden sonra, “Biz, pek büyük sakınca doğuracak olan bu işi ileri sürmekten vazgeçiyoruz.” denmekte ve “… özel, gizli bir toplantıda yeniden söz konusu oldu. Şeref Bey, seçilmenizin yararlarından söz etti… Seçimde oyların dağılacağı yeniden kesin olarak anlaşıldığından, ulusun başında Ulusal Meclise, gözcü olarak kalmayı öteden beri yeğlediğinizi söyledik ve sizin için alkışlarla içten gösteriler yapıldığını gördük. Genel toplantıda Reşat Hikmet Bey Başkan, Hüseyin Kâzım Bey birinci ve Hoca Abdülâziz Mecdi Efendi ikinci başkan vekili seçildi.” haberi verilmekteydi.<br />
Baylar, benim başkanlığımdan söz eden, demek ki yalnız Şeref Bey oluyor. Öteki kişiler, başkanlığa seçilmemin niçin söz konusu olduğunu, gizli yapıldığı bildirilen bu toplantıda, anıştırma yoluyla olsun, söyleyemiyor. Sağlam gerekçelere dayanarak, benim başkan seçilmemi söz konusu etmeliydiler. Ondan sonra, oyların dağılıp dağılmayacağını incelemeliydiler. Yalnız Şeref Bey’in sözleri üzerine, genel eğilimin yönü yolunda yargıya varmak, yerinde bir iş olmayabilirdi.<br />
Baylar, Rauf Bey’in başkanlık konusundaki açıklamasına verdiğim karşılıkta demiştim ki: “İleri sürülen sakıncalar önceden enine boyuna düşünülen şeylerdir. Benim başkan olmamı gerektiren nedenler bellidir; Ulusal Güçlerin ulusça kabul edildiğini berkitmek, Meclis dağılırsa başkanlıkla ilgili görevleri güvenle yapmak, hayatımızla uyuşmaz bir barış önerisi karşısında ulusal ayaklanma yapılırsa başkan olarak ulusun nesnel ve tinsel bütün gücünü savunmayı yöneltmek düşünceleridir. Sözlerinizden, savunmayla ilgili bu nedenlerin, bugün İstanbul çevresinde savsaklanabilir görüldüğü anlaşılıyor. Eğer doğru düşünmemek yüzünden, ulusal savunmada bugün ya da gelecekte aksaklıklar belirirse, sorumluluk, yanlışlığı yapanlara düşer. Bu işi benim kişisel düşüncelerle istemediğim yolunda güvence vermeye gereklik yoktur.”<br />
Baylar, Milli Savunma Bakanının ve Genelkurmay Başkanının zorla düşürüldüğünü biliyoruz. Meclis Başkanlığına seçilen rahmetli Reşat Hikmet Bey’in, bir uydurma nedenle yabancılarca tutuklandığını öğrenmiştik. İstanbul’da bulunan Temsilciler Kurulu üyelerinin tutuklanmalarının düşünüldüğü, Rauf Bey’in 28 Ocak 1920 günlü teliyle bildiriliyordu. Bu olaylardan, Ulusal Güçlere karşıt davranışlar bulunduğu, Meclisin dağıtılma olasılığı ve dolayısıyla, ulusal savunmaya girişme zamanının daha da yaklaştığı belli oluyordu. Ama bu gerçeği sezinleyen azdı. Baylar, Reşat Hikmet Bey’in kurtarılması için de Ankara’dan çalışmak gerekti. Rauf Bey’in Meclis durumunu anlatan 27 Ocak 1920 günlü gizli telinde kaygı uyandıracak kimi cümleler vardı. Örneğin; Hükümet, başlangıçta çekilmeyi düşünmüş ama çekilmemiştir. Meclisin bugünkü durumu, bu sorunu çözmeye elverişli değildir. Buradaki milletvekillerinin durumları, ulusun Maraş çevresindeki olaylarla ilgili olarak gönderdiği telleri, Genel Kurulda okumaya bile elverişli değildir. Anlaşma Devletleri’nden filan falana ayak uydurmamızı öğütlüyor. Toplanacak yerimiz yoktur.<br />
Rauf Bey’e 7 Şubat 1920’de yolladığımız bir yazıda, şu görüşlerimizi bildirdik: Milletvekilleri, İstanbul’daki iç ve dış etkiler altında, barışı sağlama ülküsünü bir yana bırakarak, kulluk, yükselme isteği, kıskançlık, kuruntu… gibi etkenlerle bölünmüşlerdir. Arkadaşlarımız, çok sayıda milletvekilinden oluşan bir çoğunluk elde edebilmek için kendi düşünce ve inançlarından boyuna özveride bulunmuşlar ve uysal davranma ereğiyle, Hükümet ve bilinen çevreler üzerindeki etkilerini büsbütün yitirmişlerdir. Düzeni bozmamak kaygısıyla sürdürülürse, ulus yararına aykırı isteklere ve türlü türlü tutkulara araç olmaktan, ulusal işleri baltalayıcı kararlar alınmasını önleyememekten, korkulur. Bu duruma karşı önlem şudur: İlkelerimize yüzde yüz bağlı arkadaşlardan oluşan, azınlık bile olsa, bir grupla yetinmek… Bunun sakıncası uysallıktan azdır. Hükümeti, kayıtsız koşulsuz düşürmek gerekir. Kesin savaşım durumu alınması gerekir.<br />
Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti çekilmemiş, Meclis de başına iş açmaktan sakınarak, düşürme yoluna gidememiş ve kimi üyeleri değiştirilmiş olan Ali Rıza Paşa Hükümetine güvenoyu vermiştir. Ali Rıza Paşa Hükümetinin, Meclis önünde okuduğu bildiriyi bilmem anımsar mısınız? Bu bildiride: Sadrazam Paşa, yaptığı en önemli görevi sözlerine başlangıç olarak alıyor; İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasında haberleşmenin kesilmesine dek varan anlaşmazlığın giderilmesini başardığını, bundan böyle ulusal istencin yüksek Mecliste belireceğini, artık meşrutiyet kurallarına eksiksiz uymaya hiçbir engel düşünmediğini söylüyor.<br />
Baylar, bu sözlerle, Temsilciler Kurulunun ulusal istenç adına iş görmesine ve meşrutiyet kurallarına uygun işlere engel olmasına artık yer olmadığı üstü kapalı olarak anlatılmak isteniyor. Daha dün, Ulusal Meclisin, İstanbul’da toplantıda bulunduğu sırada, ulusal istence de uluslararası kurallara da aykırı olarak, kendilerinin ve kendileriyle birlikte, Meclisin ve ulusun ne denli ağır bir saldırıya uğradığını söylemeyi gerekli görmeyen Sadrazam, gene Temsilciler Kurulunu jurnal ederek gönlünü rahatlatmaya çalışıyor ve bizim sayın milletvekili arkadaşlarımız da bu sözleri tam bir sessizlikle dinliyorlar. Hükümet, siyasal topluluklara karşı yansızlıktan ayrılmadığını ve ayrılmayacağını belirtikten sonra, bugüne değin elde ettiği başarıların değerlendirilmesini Meclise bırakıyor. Sadrazam, devlet işlerinin düzeltilmesi gerektiğini söylemekle, Osmanlı Devleti’nin, her yabancı devlet baskısı karşısında kaldıkça izlediği eski yöntemi yeniden dirilterek, dünyaya, yeni düzeltmelere girişileceği yolunda söz veriyor. Büyük ölçüde yetki genişliği vereceğiz. Azınlıkların haklarını güven altına almak için nispi temsil kuralına başvuracağız. Adalet, maliye, bayındırlık ve güvenlik işlerinde, dahası, sivil yönetim işlerinde bile yabancılara yeterince denetleme yetkisi vereceğiz, diyerek düşündükleri düzeltmelerin ilkelerini sayıyor. Sadrazam Paşa, dışişlerinden söz ederken de Ateşkes Antlaşması koşullarından ayrılmamak Hükümetçe gerekli görülmektedir, diye söz veriyor; öte yandan: “İzmir’e Yunanlıların girişi yüzünden oluşan ayaklanmayı sona erdirecek, ancak barıştır” demekle yetiniyor ve “Dayancın ve sağgörünün” güçlüğü kolaylığa döndüreceğine tam kanısı olduğunu söyleyerek bildirisini bitiriyor.<br />
Baylar, Mebuslar Meclisinin onayına sunulan bu bildiriyi inceleyip yorumlamakla burada vakit geçirmeyi gereksiz sayarım. Yalnız Baylar, Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın ve Hükümetinin içyüzünü ve utanmazlığını gösteren bir belgeyi, olduğu gibi bilginize sunmama izin vermenizi rica edeceğim:<br />
<strong>Çok ivedidir.</strong>                                                                                                             <strong>İstanbul’dan 14 Şubat 1920<br />
llere ve Bağımsız Sancaklara<br />
</strong>Bu kez Mebuslar Meclisinde okunup büyük bir çoğunlukla onaylanan ve Hükümete güvenoyu verilen programın önemli noktalarından birinde belirtildiği üzere: Artık meclis toplanarak, ulusun her türlü isteklerinin belireceği tek yer niteliğiyle Tanrı’ya şükür çalışmaya başladığına göre, meşrutiyet kurallarının bütün engel ve etkilerden uzak olarak, eksiksiz işlemesi gereken yurdumuzda, bu meclisten başka yerde, ulusal istenç adına söz söylemeye ve istekler ileri sürmeye yer ve olanak kalmadığından, hükümet işlerine karışma sayılıp cezalandırılması gerektiği bildirilir.<br />
<strong>Sadrazam Ali Rıza</strong><br />
Baylar, böyle bir genelgeye ne gerek vardı! Temsilciler Kurulunu ulus gözünde, küçük düşürmekten, onun cezalandırılabileceğinden söz etmekte ne yarar vardı? Eğer Temsilciler Kurulu zaman zaman Hükümetin dikkatini çekmeye gereklik görüyor idiyse, bunun ne denli temiz ve yüksek düşüncelerle olduğundan ve ne denli yurtsever zorunluluklarla yapıldığından daha da kuşku duyulabilir miydi? Temsilciler Kurulunu, dolayısıyla ulusun birliğini ve dayanışmasını ortadan kaldırmayı başlıca erek bilen Hükümet, Aydın, Adana, Maraş, Urfa, Antep50 cephelerinde yapılmakta olan çarpışmalardan ise hiç de duygulanmış görünmüyordu. Yabancı Devletlerin, doğrudan doğruya hükümetlerine yapmış oldukları saldırıdan Hükümet üzüntü duymuyordu. Şunu da açık olarak söylemeliyim ki her türlü ulusal isteklerin belirdiği tek yer olması gereken Ulusal Meclisin, Sadrazam Paşa’nın Tanrı’ya teşekkür ederek söylediği gibi çalışmaya başladığı da ne yazık ki görülmüyordu.<br />
Baylar, Sadrazamın bu bildirisi üzerine biz de şu genel bildirimle ulusun dikkatini çekmeyi gerekli gördük:<br />
<strong>Genelge                                                                                                                                                                        17.02.1920<br />
</strong> Ulusal istencin yasaya göre belirdiği yer olan Mebuslar Meclisini açarak ulusal egemenliği berkitmeyi başaran Derneğimizin en önemli ve köklü ödevlerinden biri de ulusal isteklere uygun ilkelere göre bir barış yapılıncaya dek, ulusal birliği korumaktır. Derneğimiz, her güçlüğü yenerek ulusal varlığı koruma yolundaki kurtarıcı çalışmalarını, ulusal amacın gerçekleştirilmesine değin, daha büyük bir dayanç ve inançla sürdürecektir. Bundan dolayı, yaşama ve var olma temeline dayanan Ulusal Örgütlerimizin, yurdun her köşesinde genel ve yaygın olarak oluşturulmasının eskisi gibi sürdürülmesini, bütün merkez ve yönetim kurullarından, bir kez daha yineleyerek rica ederiz.<br />
<strong>Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği adına Mustafa Kemal</strong><br />
Baylar, İstanbul’dan gelen 19 Şubat 1920 günlü yazıda: “İngiltere Devleti Dışişleri Bakanlığının İstanbul’daki siyasal temsilciliğine gönderdiği, siyasal temsilciliğin de resmî olarak Hükümete ulaştırdığı sözlü bildirimde, saltanatlık başkentinin, Osmanlı Devleti’ne bırakıldığı bildirilmiş ancak bununla birlikte Ermeni kırımının durdurulması ve Yunanlılarla bütün Anlaşma güçlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiş; yoksa barış koşullarımızın değiştirebileceği de eklenmiştir” denilmekte ve kimi noktalarda, özellikle “sızıntıya yol açacak en küçük olaylara bile meydan bırakılmaması” öğütlenmekteydi.<br />
Baylar bu sözlü vaadin anlamı ve kapsamı ne olabilirdi? Yunanlıların, Fransızların ve başkalarının elinde bulunan ülke parçalarından başka, İstanbul’a da el konulması kararlaştırılmıştı. Ancak ileri sürülen koşula uyulursa, İstanbul’u almaktan vazgeçeceğiz mi denilmek isteniyordu? Yoksa Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların yurdumuza girmeleri, aslında geçicidir; Anlaşma Devletleri yalnız İstanbul’u alacaktı ancak önerdikleri koşula uyarsak onu da bırakacaklardır, anlamı mı çıkarılıyordu? Yoksa Baylar, Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların yurda girişleri bir olupbittidir. İstanbul’un alınması da düşünülmektedir. Ancak Yunanlıları, Fransızları, İtalyanları girdikleri bölgelerde esenlik ve güvenlik içinde bırakırsanız, onların girişini kabul ettiğinizi eylemli olarak gösterirseniz, İstanbul’u ele geçirmek düşüncesinden vazgeçeriz mi denilmek isteniyordu? Ya da Baylar, Anlaşma Devletleri, düşman eline geçmiş bölgelerdeki düşman birliklerine karşı, Ulusal Güçlerin kurduğu cepheleri bozdurmayı, açtığı savaşları ve giriştiği hareketleri durdurmayı, İstanbul Hükümetinin başaramayacağını iyice anladıkları için, Yunanlılara ve Anlaşma Devletleri’ne yapılan saldırının önlenememiş ve aslı olmayan Ermeni kırımına son verilmemiş olduğu gibi uydurma nedenlerle İstanbul’u da mı almak düşüncesinde idiler?! Sonraki olaylar, bu son görüşün doğru olduğunu göstermiştir sanırım. Ancak, İstanbul Hükümetinin, İngiliz Temsilciliğinin önerisinden, böyle bir anlam çıkarmaya yanaşmadığı, tersine umuda kapıldığı görülüyordu.<br />
Baylar, yapılan önerinin ne denli yersiz olduğu üzerinde bir düşünce verebilmek için biz de o günlerle ilgili kimi durumları anımsayalım. Kuşku edilmemek gerekirdi ki Ermeni kırımı üzerine söylenen sözler, gerçeğe uygun değildi. Tam tersine, güney bölgelerinde yabancı güçlerce silahlandırılan Ermeniler, koruyucularından yüz bularak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. Öç alma düşüncesiyle her yerde acımaksızın öldürme ve yok etme yolunu tutmaktaydılar. Maraş’taki o acıklı olay, bu yüzden oluşmuştu. Yabancı güçlerle birleşen Ermeniler, top ve ağır makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce güçsüz ve günahsız ana ve çocukları ezip yok etmişlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu yırtıcılığı yapanlar Ermenilerdi. Müslümanlar ancak namuslarını ve yaşamlarını korumak kaygısıyla karşı koymuşlar ve savunmada bulunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş kırımında, Müslümanlarla birlikte kentte kalan Amerikalıların, bu olay üzerine İstanbul’daki temsilciliklerine çektikleri tel, bu acıklı olayı yaratanları, yalanlanamaz bir biçimde belirlemekteydi.<br />
Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılan Ermenilerin süngü baskısı altında, her dakika ölüm tehlikesiyle karşı karşıyaydılar. Canını ve bağımsızlığını korumaktan başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu kıyım ve yok etme siyaseti, uygar insanlığın dikkatini çekecek, acıma duygularını uyandıracak nitelikte iken olayların tam tersini ileri sürmek ve bundan vazgeçilmesini istemek gibi bir öneriye nasıl güvenilebilirdi?<br />
İzmir ve Aydın bölgesinde durum buna benzer ve belki daha da acıklı değil miydi? Yunanlılar her gün güçlerini, savaş gereçlerini artırıyor ve saldırı hazırlıklarını tamamlıyorlardı. Bir yandan da bölge bölge saldırıdan geri durmuyorlardı. O günlerde İzmir’e yeniden bir piyade alayı ile tam donatılmış bir atlı alayı ve yirmi dört tane yük otomobiliyle pek çok yük arabası, altı tane top ve birçok savaş gereci çıkarıldığı ve cephelere pek çok cephane gönderilmekte olduğu anlaşılmıştı. Gerçek şu idi ki ulusumuz, hiçbir yerde, hiçbir yabancıya nedensiz saldırmıyordu. Şu duruma göre Baylar, yurdumuzun ele geçirilmiş bölgelerinden düşmanların çekildiklerini görmeden ya da hiç olmazsa çekilecekleri kanısına tam olarak varmadan, aldatıcı sözlere gereğinden çok önem vermek akıllı işi miydi? Ülkenin geleceğine tek dayanak noktası olarak kalmış bulunan Ulusal Güçleri, dağıtma ereğini güden, bu gibi öneri ve girişimleri anlamakta güçlük var mıydı? Geleceğimiz kuşku dolu ve belirsizlik içinde iken ulusal isteklerimizden hemen vazgeçmek doğru olur muydu? Yalnız İstanbul’un değil, Boğazların, İzmir’in, Adana dolaylarının, kısaca ulusal sınırlarımız içindeki bütün yurt parçalarının egemenliğimiz altında bırakılması, ulusal amacımız değil miydi? Böyle bir durumda, yalnız İstanbul’un, Osmanlı Devletine bırakılacağına söz verilmesi karşısında, Osmanlı Devletinin Sadrazamı Ali Rıza Paşa sevinse de Türk ulusunun sevineceği ve bununla yetinerek susacağı ve oturacağı nasıl düşünülebilirdi? Vahdettin’in Sadrazamı, Ulusal Güçleri dağıtma ereğini güden bütün bu girişimlerin tarihsel sorumluluğunu ölçüp düşünmek istemiyor muydu? Baylar, yabancıların önerisine ve onu uygulamaya kalkışan hükümetin istek ve buyruğuna, ulusça ve Ulusal Güçlerce uyulamayacağı doğaldı.<br />
(Atatürk Söylev’in bu bölümünde, 19 Şubat 1920 tarihinde Rauf Bey imzasıyla gelen ve hükümet ve Meclis hakkında düşündürücü bilgiler içeren gizli bir tele değinmektedir. Buna göre; Sadrazam, İçişleri Bakanı ile birlikte, Felâhı Vatan grubunun toplantısına gitmiş ve yeni bir ulusal hükümetin kurulamayacağını dile getirmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Anadolu ve Rumeli’deki tüm komutanlıkları telin içeriği konusunda bilgilendirip uyardıktan sonra; Rauf Bey’e de ‘ulusal birlik ve dayanışmayı bozacak tarzdaki girişimleri yurt hainliği sayacakları’ yanıtını vermiş, İstanbul Hükümetinin ulusal güçlere yönelik olumsuz tutumunu eleştirmiş ve bu ağır durum karşısında milletvekillerinin susmamaları gerektiğini belirtmiştir. Yine aynı gün, bir örneği Karabekir Paşa’ya da gönderilen ayrıntılı bir telde Rauf Bey’e şu düşünce de iletilmiştir: ‘Sadrazamın, ulusal güçlerin yasadışı olduğunu öne süren konuşması, Temsilciler Kurulu’nu güç durumda bırakmıştır. Milletvekilleri, bu durumda, gereğini yapmak yerine dış güçlere umut besler görünmektedir.’ Ancak, bu tele Karabekir Paşa’dan gelen yanıt, şaşırtıcı bir biçimde ‘ulusal güçlerin hükümet karşısında üstün ve karşıt bir durumda olmamasını” öğütleyen bir yanıt olmuştur.)<br />
Baylar, düşmanların İstanbul’u eylemli olarak ele geçirmesinden aşağı yukarı yirmi gün önce, açığa vurulan bu görüş ve düşünce incelenmeye değer. Ben, yalnız bir noktaya dokunmakla yetineceğim. O nokta, olayların gidişine bağlı kalma gibi bir yazgıcılıktır. Biz elbette, kendimizi böyle bir yazgıcılığa bırakamazdık. Tersine, olayların nasıl gelişebileceğini önceden, gerçeğe yakın olarak kestirip karşı önlemlerini düşünmek ve zamanında, duraksamadan uygulama yanlısıydık. İşte bundan ötürüdür ki daha önceden düşünceleri yoklamaya başlamıştık.<br />
(Atatürk bu konuda, Hakkâri Milletvekili Mazhar Müfit Bey’e yazdığı mektuba yer vermiş ve milletvekillerinin vurdumduymaz tutumlarını eleştirerek, ulusun yaşamını ve geleceğini korumak yolundaki görevlerini unuttuklarını dile getirmiştir.)<br />
Baylar, Rauf Bey’e yazdığımız son gizli telde, Akbaş Cephaneliğindeki cephanenin bir bölümünün İngilizlere verilmesine yardım ettikleri yolunda bir dokundurma vardı. Bu konuyu biraz açıklayayım. Rumeli kıyısında, Gelibolu yakınında, Akbaş denilen yerde, bir cephane deposu vardı. Orada, Fransızların gözaltında tuttukları pek çok silah ve cephane bulunuyordu. Hükümet Anlaşma Devletleri’ne bütün bütüne boyun eğmiş görünmeyi yararlı saydığından, sözünü ettiğim cephanelikteki silah ve cephaneden bir kısmını, Anlaşma Devletlerine bırakmaya söz vermiş. Onlar da Vrangel (Wrangel) ordusuna göndereceklermiş. Rusya’ya götürmek için bir Rus Vapuru da Gelibolu’ya gelmiş. Hükümet daha önce, İstanbul’daki örgütümüz başkanlarının olurunu ve yardımını da sağlamış…<br />
Oysa Baylar, Köprülü Hamdi Bey adında yiğit bir arkadaşımız, Ulusal Güçlerden bir birlikle, 26-27 Ocak 1920 gecesi, sallarla Rumeli kıyısına geçti. Akbaş Cephaneliklerine el koydu. Depoyu bekleyen Fransızları tutukladı ve iletişim yollarını kesti. Silahların tümünü, cephanenin bir kısmını, gözaltına aldığı Fransız erlerini Lapseki’ye getirdi. Silahlarla cephaneyi yurt içine yolladıktan sonra, Fransız erlerini geri gönderdi. Akbaş deposunda sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus ağır makineli tüfeği, yirmi bin sandık cephane olduğu kestiriliyordu. Bu olay üzerine İngilizler, Bandırma’ya iki yüz kişilik bir birlik çıkardılar. Biz Anlaşma Devletleri askerlerinin, bulundukları yerlerdeki ve ulusal savaş bölgeleri gerilerindeki depolarda bulunan silah ve cephaneyi başka yere götürebileceklerini, kullanılmayacak bir duruma getirebileceklerini ya da depoların bulunduğu yerleri ele geçireceklerini düşünerek bütün komutanlara verdiğimiz buyrukta, kimi önlemler almakla birlikte tümünün tam kararlı ve kesin davranmaları gereğini de bildirdik.<br />
Baylar, hemen gene o günlerde, Anzavur, Balıkesir ve Biga dolaylarında oldukça önemli ve korkulu durumlar yaratmayı başarmıştı. Balıkesir’de, ulusal cephelerimizi arkadan vurmak istiyordu. Başına pek çok adam toplamıştı. Karşısına gönderilen Ulusal Güçlerle Biga’da kanlı bir savaş oldu. Anzavur, yendi. Gücümüzü dağıttı. Toplarımızı ve ağır makineli tüfeklerimizi ele geçirdi. Erlerimizi ve subaylarımızı tutsak ve şehit etti. Akbaş olayının yiğidi Hamdi Bey de bu şehitler arasında idi. Bundan sonra, Ahmet Anzavur, kendi adıyla andığı Ahmediye Cemiyeti adı altında, alçaklık alanını genişletti durdu.<br />
Baylar, 3 Mart 1920 günü çekilen ve bize olağanüstü haberler ulaştıran bir gizli tel aldım. Bu tel, İstanbul’dan, İsmet Paşa’dan geliyordu. İsmet Paşa, ben Ankara’ya vardıktan sonra, Ankara’ya yanıma gelmişti. Birlikte çalışıyorduk. Ancak Cemal Paşa’dan sonra, Milli Savunma Bakanlığına Fevzi Paşa Hazretleri geldi. Fevzi Paşa’nın özel isteği üzerine ve çok önemli bir amaç için, kendisini telin çekilişinden birkaç gün önce, İstanbul’a göndermiştim. Önemli olarak gördüğümüz nokta şuydu: Yunanlılar saldırıya hazırlanıyorlardı. Buna karşı akla yakın davranış, bütün güçleri hazırlayarak düzenli bir savaşa girmekti. Özellikle Fevzi Paşa Hazretleri, bu gereği ve bu zorunluluğu anlamaktaydı. İşte bu hazırlığı yapmak üzere, İsmet Paşa’nın İstanbul’da bulunması ve dahası, Genelkurmay Başkanlığına resmî olarak atanıp çalıştırılması çok yararlı olacaktı. Bu düşünceyle onun İstanbul’a gitmesini gerekli görmüştüm. İsmet Paşa’nın telyazısı şudur:<br />
<strong>                                                                                                                                                        Harbiye, 03.03.1920</strong><br />
<strong>Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,</strong><br />
Alınan bilgiye göre, İstanbul’da bir dernek kurulmuş ve bu dernek, İngilizlerle birlik olarak şu kararları almış: Şimdiki hükümetin düşürülmesi ve bilinen bir hükümetin kurulması, Meclisin dağıtılması, İzmir ve Adana’nın düşman elinde kalmasını sağlamak için Ulusal Güçlerin ortadan kaldırılması, dünyaya barış ve esenlik getirmek üzere İstanbul’da Müslümanlar arası bir Halifelik Danışma Kurulu kurulması, Bolşevikliğe karşı fetva çıkarılması. Bakan Paşa bu derneğin giriştiği işlere önem veriyor. Anadolu’daki Anzavur’un girişimleri bu çalışmalara dayandığı gibi, İngilizlerin Hükümete en çok baskı yapmaları da, buradan gelmektedir. Bilgi olarak sunmamı istediler. (İsmet)<br />
<strong>Milli Savunma Bakanlığı Başyaveri Salih</strong><br />
Baylar, biliyorsunuz ki İngiliz Temsilcisi, Yunanlılarla birlikte, bütün Anlaşma Devletlerine karşı savaşa son verilmesini Hükümete önermişti ve bu sağlanırsa, İstanbul’un Osmanlı Devletine bırakılacağı yönünde yaldızlı bir söz de vermişti. Ancak İstanbul’da bu öneri yapılırken, Şubatın 18., 19. ve 20. günlerinde, Yunanlıların İzmir’e yeni güç, taşıt ve pek çok cephane getirdiğini ve cephelere yollayarak yeni bir saldırıya hazırlandığını, biz biliyorduk. Bu bilgimizi –Hükümet işlerine karışmayınız yaygarasına bakmaksızın- İstanbul Hükümetine de duyurarak dikkatini çekmekten geri kalmadık. Yunanlılar böylece saldırıya hazırlanırlarken, Ali Rıza Paşa Hükümeti, başka bir öneri karşısında kalıyor: “Yunanlılar karşısında bulunan Ulusal Güçleri üç kilometre geri aldırmak!” Ali Rıza Paşa Hükümetinin, bunu yapamayacağı besbelliydi. Ama amaç, onun düşürülmesiydi. Sadrazam ister istemez, bu önerinin yerine getirilemeyeceğini, yanıt olarak bildirmiş.<br />
3 Mart 1920 günü Yunanlılar saldırıya başladılar. Gölcük yaylasında Bozdağ’ı ele geçirdiler. İşte bu olay üzerine Ali Rıza Paşa’nın, düşünebildiği tek çıkar yol, yerinde daha uzun kalmaktan vazgeçerek hemen çekilip bu sorumlu işten yakayı sıyırmak olmuştur. Çünkü ulusal eylemi durdurma konusunda yapılan öneriyi, yerine getirmeye çalışmış ama başaramamış olan Ali Rıza Paşa, bu kez de öneriyi uygulattıracağım diye söz verip de bunu başaramazsa Anlaşma Devletleri’nce sorumlu tutulması olasılığı da akla gelmez miydi? Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa, Başkomutan Bay George Miln’in buyruklarını uygulattıramadığından ötürü en sonunda Hükümetten çıkarılmak durumunda kalmamış mıydı? Ali Rıza Paşa için de böyle bir işlem yapmaya kalkışılırsa, kendisini Padişah’ın koruyabileceğine güvenebilir miydi? Böyle bir durumda, ulusal isteklerin tek belirme yeri olduğunu söylediği İstanbul’daki Ulusal Meclise güvenebilecek miydi? Ulusal istenç adına konuşmasının ve isteklerde bulunmasının artık yeri ve olanağı kalmadığını söyleyerek cezalandıracağım diye gözdağı verdiği Temsilciler Kurulunda destek aramaya katlanmalı mıydı? Demek ki kendisi için çekilmekten daha uygun bir yol olamazdı. İşte o da öyle yapmıştır. Ali Rıza Paşa, Hükümete ilk saldırıldığında çekilmesi gerektiği yolundaki uyarımızı kabul etmedi. Görevde kalmakla yurda yararlı olacağını söyledi. Ulusal Meclis de bu bilgisizce görüşü uygun bularak onu yerinde tuttu. Acaba, yapılması söz konusu olan ödev, Yunanlılara, saldırı hazırlıklarını tamamlayarak yurdun kutsal topraklarından bir kısmını daha çiğnetmek ve pek sevgili yurttaşlarımızdan bir bölümünü daha süngüler altında inletmek için, gerekli fırsatı ses çıkarmadan bağışlamak mıydı?!<br />
3 Mart 1920 günlü gizli tellerle, Rauf ve Kara Vâsıf Beyler, hükümetin çekildiği haberini verirken, Felâhı Vatan Grubu Başkanı ile Meclis Başkan Vekillerinin saraya gönderildiklerini de bildiriliyorlardı. Bu başkanlar, Padişah katına kabul olunmamışlar. Başyazman ve Başmabeyinci ile görüşmeleri buyrulmuş. Grup Başkanı, Ulusal Örgütün Padişaha bağlılığını bildirmiş. Sözü Hükümetin çekilmesine getirmiş. Padişah, Başyazman ararcılığıyla şu buyruğu bildirmiş: “Bütün milletvekillerine selam. İşin ve durumun ağırlığını ben de onlar kadar anlıyorum. İşin ve durumun gereğine göre bir kişiyi Sadrazamlığa seçeceğim. Onun yetkisine el uzatarak arkadaşlarının seçimine karışamam. Ancak, ona, çoğunluk grubuyla anlaşmasını öğütleyeceğim.”<br />
Başkanlardan oluşan kurul, teşekkür ederek ayrılmış. Verilmekte olan bilgiler arasında şunlar da vardır: “Milletvekilleri telaşlı ama isteğe uygun bir Hükümet kurulacağına güveniyorlar. Yabancıların, Hürriyet ve Anlaşmacıların ve Gözcülerin, düzenledikleri gerici hareketlerde başarıya ulaşabilmek için, Ferit Paşa’yı ya da yakınlarından birini iş başına getirmeleri de düşünülebilir. Meclisi, elbette dağıtacaklardır. Padişah katında etkili olacak önlemlerin oraca alınması buyruklarınıza sunulur.”<br />
Baylar, tuhaf değil midir ki bugün bunları bildirenler, daha birkaç hafta önce: “Meclis resmî olarak açıldığına göre, bundan sonraki buyruklarınızın bana bildirilmesini ve görüşlerinizin her yerde gereği gibi savunulacağına güvenmenizi” diye yazan kişilerdir. Birkaç hafta önce, İstanbul Hükümeti ile görüş birliğine vararak beni, işlere ve yürütüme karışmaktan alıkoymak isteyen kişiler, bugün, İstanbul’da hiçbir şey yapmaya güçleri yetmediğini açığa vurarak buradan, Temsilciler Kurulundan etkili önlemler bekliyorlar. Biz, bu isteği de yerine getireceğiz. Ama bu kişilerin isteği olduğu için değil; yurdun yararı böyle gerektirdiği için…<br />
Baylar, 3 Mart günü ve 3-4 Mart gecesi, İstanbul’la iletişim kurmak ve oradaki durumu anlatmakla geçti. 4 Mart günü, gerek İsmet Paşa’dan gerekse öbür kişilerden aldığım bilgiler üzerine durumu genelgeyle bütün ordularla örgüt merkezlerimize ve ulusa bildirdim. Mebuslar Meclisi Başkanlığına şunu yazdım:<br />
(Bu yazıda özetle; ulusal güçlerin düşmana karşı savaşmakta olduğu ve yurtsever çocukların bu yolda canlarını verdikleri; bunun hiçbir güç ve yetki tarafından durdurulamayacak ulusal bir görev olduğu, ulusun yatışabilmesinin ancak ulusun tam güvenebileceği bir hükümetin iş başına getirilmesiyle olanaklı olabileceği dile getirilmektedir. Atatürk, bu yazının ardından Padişaha da bir tel göndermiş ve ‘Hükümetin çekilmesiyle bir hükümet bunalımının oluştuğunu ve bu bunalımın, olabildiğince çabuk ve ulusal amaçlara uygun bir hükümetin kurulması yoluyla çözülmesinin beklendiğini’ bildirmiştir.)<br />
Bu telin birer örneğini, bilgi için Mebuslar Meclisi Başkanlığına ve kolordu komutanlarına yollamakla birlikte, birer örneğini de İstanbul gazetelerine ve Basın Derneğine vermesini İstanbul telgrafhanesine buyurduk. Bundan başka Baylar, komutanlara, valilere, mutasarrıflara ve Hakları Savunma merkez kurullarına ayrıca şu genelgeyi de yolladık.<br />
(Atatürk, 4 Mart tarihli bu genelge ile tüm vali ve örgütlerden Padişaha, Meclis Başkanlığına ve basına ‘ulusun, ulusal amaçları gerçekleştiremeyecek bir hükümet başkanına katlanamayacağını’ çok sert bir dille bildirmelerini istemiştir.)<br />
Baylar, verdiğimiz yönerge gereğince, ülkenin her yanından, ulusun her yönetim katından 4-5 Mart gecesi başlayan telgraf fırtınası, ayın beşinci ve altıncı günleri, Padişah ve Mebuslar Meclisi saraylarında istenilen etkiyi yaptı.<br />
(Atatürk, Halit Bey adında bir kişi ve Meclis Başkanı Celadettin Arif Bey’den almış olduğu tellerde, Sadrazamlık görevinin Donanma Bakanı Salih Paşa’ya verildiğinin bildirildiğini açıklamakta ve daha Hükümet Başkanı belli olmadan önce Rauf Bey’den almış olduğu bir telde de Rauf Bey’in Padişahın adamlarından birine kendisini Sadrazam olarak önerdiğini öğrendiğini anlatmakta ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)<br />
Baylar, Rauf Bey’in, sadrazam bulmak söz konusu olurken benden söz açması elbette gereksizdi. Aramızda hiç böyle bir söz konuşulmuş değildi. Ben, aslında İstanbul Hükümetinin yaşayacağından umutlu değildim. Osmanlı Devleti’nin yaşamını bitirdiğine ise çoktan inanmıştım. Osmanlı Devletinin Sadrazamlığını üzerime almak gibi cılız ve anlamsız bir düşüncenin benim kafamda yeri olamayacağı kuşkusuzdu. Ben, doğal bir biçimde geçmekte olan devrim evrelerini soğukkanlılıkla izlerken, yarının önlemlerinden başka bir şey düşünmüyordum.<br />
Rauf Bey söz konusu ettiği Celalettin Arif Bey’in rapor örneğini de gönderdi. Hükümet kurulduktan sonra da şu bilgiyi verdi:<br />
(Atatürk, Rauf Bey’den gelen bu rapor örneğini ve 8 Mart 1920 tarihli telgrafta yer alan bakanların adlarını okuyarak konuşmasını sürdürür.)<br />
İzin verirseniz, yeniden İstanbul’a dönmek üzere, biraz da Edirne dolaylarındaki duruma göz atalım. Şimdiye değin genel olarak söylediklerim arasında yeri geldikçe Trakya’yı da hiçbir zaman örgütlerimizin ve tasarılarımızın dışında tutmadığımızı anlatmış olduğumu umarım. Edirne ile ilişkimiz ve iletişimimiz, yurdun her yeri ile olduğu gibi sürdürülmekteydi. Yaptığımız yazışmalardaki dikkate değer kimi noktaları yüce topluluğunuza açıklayarak bildirmek uygun olur.<br />
Birinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey, 31 Aralık 1919 günlü çok ayrıntılı bir raporunda, Trakya’da ve özellikle Batı Trakya’da, Yunanlıların yaptıkları girişimleri ve çalışmaları eksiksiz açıklıyordu. Düşmanın bu olağanüstü çalışmalarına karşı kendisinin gereği gibi önlem alamadığından yakınıyordu. “Kolordusunun, bu durum ve gelecekte çıkabilecek olaylar karşısında uygun bir konum almasına General Miln’in olmaz dediğinin yazışma sonunda anlaşıldığını” bildiriyordu. General Miln’in gerekli düzenlemeleri yapmamıza olmaz diyeceği, elbette kuşku götürmezdi. Bu açık gerçeği, yazışma yoluyla sorup anlamaya bilmem nasıl bir düşünce ve mantıkla kalkışmıştı? Cafer Tayyar Bey’e, 3 Ocak 1920’de verdiğim yönergede, gönderdiğimiz gizli yönetmeliğe göre silahlı birlikler kurulmasını yeniden hatırlattım: “Askerî durumu değiştirmekle elde edilemeyen yararların böylece karşılanması gerekir.” dedim. Milli Savunma Bakanı bulunan Cemal Paşa’ya da gene o gün durumu bildirerek Yunanlıların Doğu Trakya’da olsun, hazırlıklarına engel olmasını yazdım.<br />
Trakya Paşaeli Derneğinin gönderdiği raporlarda, gereği gibi örgütler kurulamadığından söz ediliyor ve kimi yüksek görevlilerden yakınılıyordu. Bu gibi görevlilere öteden beri, kimi uyarmalarda bulunuyordum.<br />
(Atatürk, burada 26 Ocak 1920’de Vâsıf Bey’in gönderdiği ve Cafer Tayyar Bey’le ilgili yakınmaların olduğu bir mektubu okumuş ve Cafer Tayyar Bey’in hiçbir örgüt kurmadığından ve silahlandırma desteği sağlamadığından söz edildiğini açıklamıştır.)<br />
Baylar, Edirne’den gelen yazılardan, raporlardan, bence, yanlış bir siyasal görüş üzerinde durulduğu anlaşılıyordu. Şimdi okunan mektupta da bu yanlış görüşün benimsendiğini gösteren cümleler vardır. Bu yanlış ilkeyi düzeltmek için, öteden beri ileri sürdüğümüz düşüncemizi, 3 Şubat 1920 günü bir kez daha Cafer Tayyar Paşa’ya ve İstanbul’da Rauf Bey’e bildirdim. Yinelediğim düşünce şu idi: Doğu ve Batı Trakya’nın ulusal bir bütün olarak tasarlanması ve söylenmesi doğru bir siyaset değildir. Doğu Trakya’nın yurdumuzun bir parçası olduğuna karşı gelinemez ve bu tartışılamaz. Batı Trakya ise, bir antlaşma ile daha önce bırakılmış bir topraktır. Olsa olsa, Doğu Trakya, Batı Trakya’yı, kurtarmaya çalışanların bir toplanma ve yönetim yeri olabilir. Doğu ve Batı Trakya’nın birliğini üsteleyerek ileri sürmek, Doğu Trakya’da da kimi isteklerin ileri sürülmesine yol açabilir. Bulgarların da Ege Denizi’nde iktisadi bir çıkış yeri istemeleri ayrıca üzerinde durmayı gerektirir. Bulgaristan’da bu bakımdan çalışmalıdır.<br />
Cafer Tayyar Paşa da görevlilerden ileri gelen kişilerden, halktan yakınıyordu. 7-8 Mart 1920 günlü bir gizli telinde, “Bizde halk, her işi hükümetten beklemekte, yüksek sivil görevlilerin yansız bir durum takınmaları yüzünden sizin istediğiniz gibi ulusal örgütler kurulamamaktadır. İl içinde sık sık yapmakta olduğum denetlemelerde, özellikle köylülerle sıkı ilişki kuruyorum (…)Ama her köye gidemiyorum (…) İşin, köklü ve yaygın olması hepimizce istenilmekte olup bunun da bildirilen sakıncaların ortadan kaldırılmasına çalışmakla gerçekleştirilebileceğini bilginize sunarım” diyordu.<br />
Baylar, General Miln, Cafer Tayyar Paşa’ya askerî konumunu değiştirtmiyor. Vali ve mutasarrıflıklar yansız kalıyor ve her işi hükümetten bekleyen halka, ulusal örgüt kurmada önderlik ve yol göstericilik etmiyorlar. Bu sakıncalar kalkmadıkça işin köklü ve yaygın olamayacağı kanısında bulunuluyor.<br />
Şimdi isterseniz, yeniden İstanbul’a dönelim. 11 Mart 1920 günlü bir gizli telle Rauf Bey şu bilgiyi veriyordu: 10 Mart 1920 günü öğleden sonra, Anlaşma temsilcileri toplanmışlar, Londra’dan gelen ve İstanbul’daki Ulusal Güçlerin ileri gelenlerinin tutuklanması ile ilgili olan bir buyruk üzerinde görüşmüşler ve buyruğu yerine getirmeye karar vermişler. Bu bilgi, güvenilir bir kişiye, sağlam bir yerden gizlice verilmiş ve bu gibi kimselerin bir an önce İstanbul’dan uzaklaşmaları gerektiği bildirilmiş. Bu konuyu, çeşitli olasılıklara göre inceledikten sonra, işin sonuna dek İstanbul’da kalarak namus ödevini yapmaya karar vermişler. Sadrazam Salih Paşa, bu duruma bilerek yol açmaktaymış. Onun için Hükümeti düşürmeye çalışacaklarmış. Başaracaklarına da inanıyorlarmış.<br />
Rauf Bey’in bu telinin arkasından, gene o gün gelen kısa bir telinde, “Son bildirdiklerimize karşı ve hükümetin durumu üzerine hiçbir düşünce bildirmediğimiz için, telin size varmamış olmasından ve sağlığınızdan haklı olarak kaygılıyım. Yanıtınızı gözlüyoruz.” denilmekteydi.<br />
(Atatürk, burada Rauf Bey’e ve 15. ile 3. Kolordulara 11 Mart günü şu bilgiyi vermiştir. “İngilizlerin tutuklama kararına karşı Meclisin, sonuna değin yiğitçesine görevini yapması pek yararlı ve parlaktır. Ancak, sizinle birlikte, varlıkları ilerideki girişimlerimiz ve eylemlerimiz için çok gerekli olan arkadaşların, sonunda bize katılabilmeleri kesin olarak güven altına alınmalıdır. Yoksa grubun birlik ve kararlı olarak iş görmesini düzenleyebilecek kişileri şimdiden görevlendirerek sizlerin hemen buraya gelmeniz çok gereklidir.”)<br />
Baylar, Rauf Bey’i ve öteki kişileri tam zamanında çağırmış olduğumuz, olaylarla hem de üç dört gün geçmeden belli oldu. Ama ne yazık ki bu çağrımız, gerektiği önem ve ciddiyeti göremedi. Rauf Bey, Vâsıf Bey gibi kişiler, en sonunda büyük bir uysallıkla Malta’ya gittiler. Bunu biliyorsunuz. Son ana kadar Anadolu’ya geçmek ve Ankara’ya gelmek yolunun ve önlemlerinin kimi arkadaşlarca hazırlandığı ve sağlandığı bana anlatılmıştır. Eğer böyleydiyse, bu kişilerin Ankara’ya gelmeyi kabul etmeyip İngilizlere teslim olmayı ve Malta’ya gitmeyi yeğlemelerindeki neden ve özür, geçekten incelenmeye değer. Doğrusu, Türkiye durumun ve geleceğinin kuşkulu, karanlık, ölümcül görüldüğü kuramına göre bu karanlık tehlike içine atılanların, korkunç ve ürkünç bir sonuçla karşılaşmaları kuruntusunun etkisi altında, en sonunda herhangi bir zindanda bir süre kalmak üzere düşmana teslim olmayı yeğleyebilecekleri uzak görülemez. Bununla birlikte, ben burada böyle ağır bir yargıya varmaktan çekinirim. Bu düşünce iledir ki bu kişileri Malta zindanlarından kurtarmak için her yola başvurarak elden gelen girişimleri yapmaktan geri durmadım.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)</em> syf: <em>132-150</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara&#8217;nın Direniş Merkezi Olması</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ankaranin-direnis-merkezi-olmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 08:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'nın Direniş Merkezi Olması]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[Kâzım Karabekir Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Mebuslar Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[milletvekili]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5729</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasını önleyememek zorunluluğu üzerine, İstanbul’da toplanacak Mecliste, “yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasını önleyememek zorunluluğu üzerine, İstanbul’da toplanacak Mecliste, “yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven altına alma amacımızı korumak ve savunmak için birleşik ve dayançlı bir grup oluşturmayı” tek çözüm olarak düşündük. Bunun sağlanması için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 günlü yönerge ve genelgede, milletvekillerinin belli yerlerde grup grup toplanarak, görüşecekleri önemli noktalardan biri olarak bu konuyu ele almıştık.<br />
Gene o zaman, düşündük ki bu grubun kurulmasını sağlamak için, her sancaktan birer milletvekilini Eskişehir’e çağıralım. Eskişehir üzerinden trenle İstanbul’a gidecek milletvekillerini de çağıracağımız milletvekilleriyle birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir’e giderek, genel bir toplantı yaparak, işleri enine boyuna görüşelim. Bu arada, İstanbul’da milletvekillerinin güvenliğiyle ilgili önlemleri de söz konusu etmek istiyorduk. Ancak bundan sonra açıklayacağım nedenlerle, bu toplantıyı Ankara’da yapmayı yeğledik. Daha bir ay kadar Sivas’ta kaldıktan sonra artık Ankara yolunu tuttuk. Ankara’ya gelişimizi 27 Aralık 1919 günlü, şu açık bildirimle her yere duyurduk:<br />
Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya gitmek üzere yola çıkan Temsilciler Kurulu, bütün yol boyunca ve Ankara’da, büyük ulusumuzun sıcak ve içten yurtseverlik gösterileri içinde bugün buraya geldi. Ulusumuzun gösterdiği birlik ve kararlılık, ülkemizin geleceğini güven altına alma konusundaki inancı sarsılmaz bir biçimde destekleyecek niteliktedir.<br />
Şimdilik Temsilciler Kurulu merkezi Ankara’dadır. Saygılarımızı sunarız efendim.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
2 Ocak 1920 günü, Derneğin merkez kurullarına, Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye, Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir bildirim yaptık. Bu bildirimimizin içindekiler ve yazılış biçimi şöyleydi:<br />
… Yolculuğumuz sırasında görüp incelediklerimiz bizlere, gerçek koruyucu Ulu Tanrı’nın yardımıyla gerçekleşen ulusal birliğimizin dayanağı olan Ulusal Örgütün kök salmış ve ulusun ve ülkenin geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir güç ve erk durumuna gelmiş olduğunu sevinçle gösterdi.<br />
Dış durum, bu ulusal dayanç ve birlik sayesinde, Erzurum ve Sivas Kongresi ilkelerine göre, ulusun ve yurdun çıkarına elverişli bir yola girmiştir.<br />
Kutsal birliğimize, dayanç ve inancımıza güvenerek yasal isteklerimizin elde edileceği güne değin, direnerek çalışılması ve bu bildirimimizin köylere varıncaya dek bütün ulusa duyurulması rica olunur.<br />
<strong>Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneği Temsilciler Kurulu Adına Mustafa Kemal</strong><br />
Baylar, Temsilciler Kurulu merkezinin, Ankara’ya taşınması düşüncesi oldukça eski idi. Bu düşünce, ilk olarak ortaya atıldığı sıralarda, Kâzım Karabekir Paşa’dan gelmiş olan bir teli olduğu gibi burada bildireceğim:<br />
<strong>Üçüncü Kolordu Komutanlığına,                                                                                               Erzurum’dan, 3 Ekim 1919<br />
</strong>Temsilciler Kuruluna: Ulusal Güçleri temsil eden yüksek Kurulun, değil Ankara’ya gitmek, Sivas’ın batısına bile geçmemesi düşüncesindeyim. Çünkü doğu illerinin Ulusal Güçleri olan kurulun, bütün bütün uzaklaşması, dolayısıyla bu illerin örgütsüz kalmasına yol açacaktır. Bundan başka, şimdiye değin tam yasal ve mantıklı olarak yönetilmekte olan ulusal eylemin, öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımızın yaptıklarını göz önünde tutarak belli bir yerde korunması için Temsilciler Kurulunun Sivas’tan batıya geçmemesi düşüncesinde bulunduğumu bilgilerinize sunarım.<br />
<strong>On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir</strong><br />
Böyle bir telin, gerçek olamayacağı yargısına varmak istedim. Ancak ne çare ki bu gizli tel, Erzurum’dan, Sivas’taki Üçüncü Kolorduya çekilmiştir. Açılan gizli telin altında (Açıldı. Fethi 4-5 Ekim) yazısı ve imzası olduğu halde Üçüncü Kolordudan bize gönderilmiştir.<br />
Baylar, Kâzım Karabekir Paşa, çağrımız üzerine Sivas’a geldikten ve bizimle görüştükten sonra kuşkusuz, bu telle önceden bildirdiği düşünce ve görüşün yerinde olmadığını görmüş olacaktır. Ancak, bu düşünce ve görüşteki yanlışlığı anlamak için, ille yüz yüze gelip görüşmeye hiç de gereklik olmayacağı apaçık bir şeydir. Bu düşünce ve görüşün dayandığı nedenlere, şöylece bir göz atmak, onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım. Başta Temsilciler Kurulunun yalnız doğu illerinin Ulusal Güçleri olmadığı ya da o örgütleri temsil etmediği ve belki bütün ülkenin –Anadolu ve Rumeli’nin- Ulusal Güçlerini temsil ettiği çoktan bilinmeliydi. Özellikle, bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı tartışmaları olmuştu. Bir de Temsilciler Kurulunun Sivas’tan Ankara’ya taşınması, doğu illerinin örgütsüz kalmasını gerektirecek bir etmen olamazdı. Temsilciler Kurulunun, doğu illerine Sivas’tan telle verdiği buyrukları ve yönergeleri, Ankara’dan da eskisi gibi verilebileceği kuşku götürmezdi. Ancak Temsilciler Kurulunun, doğu illerinden daha çok Batı illerine, İstanbul’a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı nedenler, elbette çoktu. Öncelikle, batı ve güneybatı illerimizden, eylemli olarak düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimize giren düşman karşısında, sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların güçlendirilmesini sağlamak gerekti. Oysa doğu illerimizde, böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir eylemli tehlike de doğabileceğe benzemiyordu. Uzak bir olasılığa göre, sözgelimi doğudan Ermenilerin eylemli bir saldırıda bulunacağı kabul olunsaydı bile, onun karşısında Ulusal Güçler ile güçlendirilmesi kararlaştırılmış olan, kendilerinin komutasında 15. Kolordu hazır bulunuyordu. Ancak, İzmir cephelerine, türlü yöntemde komutanlıklar, türlü nitelikte güçler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen dokuncalı etkiler vardı. Adana’ya giren düşmanlara karşı daha cephe kurulamamıştı.<br />
Şu durumda yol ve yöntem odur ki genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu yüklenenler, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiğince yakın yerde bulunurlar. Yeter ki bu yaklaşma, genel durumu gözden uzak bırakacak ölçüde olmasın! Ankara, bu koşulları üzerinde toplayan bir noktaydı. Her halde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye ya da Karahisar’a gitmiyorduk. Ancak cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı ve genel durumu yönetme bakımından Sivas’tan hiçbir ayrılığı olmayan Ankara’ya gelecektik. Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanması zorunlu görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne kadar yerinde ve yararlı sayılması gerektiğini açıklamayı gerekli görmem.<br />
Baylar, Temsilciler Kurulunun Ankara’ya taşınmaması için nedenler ortaya konulurken, bu arada hele “Öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan” söz edilmiş olmasına hiçbir anlam veremedim. Gerçekten, kendisinin dediği gibi düşmanlar bizim hangi davranışımızı, hangi girişimimizi iyi görmüşlerdir ya da görebilirler ki ona göre davranalım! Eğer, bu düşünce ve görüşe yol açan: “İstanbul’da ulusal isteğe uygun davranan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Mebuslar Meclisi de orada toplanarak ulusun ve ülkenin yazgısını denetlemeye başladıktan sonra, Temsilciler Kurulunun batı cepheleriyle, Mebuslar Meclisi ile ilgi ve ilişki kurmasına ne gereklik kalır. Öyle ise, Temsilciler Kurulunun yalnız doğu illerinin örgütleri ile ilgilenmesi ve bununla yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?” gibi bir düşünce ve görüş idiyse, bir ölçüye dek, üzerinde durulabilir. Ancak böyle olunca da genel durumu ve olaylarla koşulların gerçek yüzünü görüşte ve anlayışta Temsilciler Kurulu ile Kâzım Karabekir Paşa arasında doldurulamayacak bir hendek olduğunu kabul etmek gerekir. Temsilciler Kurulunun Ankara’ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında çok durularak belki, ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün kaynağı ve kökeni daha iyi kavranabilirse de bizim şimdilik buna ayıracak zamanımız yoktur.<br />
Baylar, bundan önce söylediğim gibi, bir iki günlük bir toplantı ve görüşme isteğiyle, milletvekillerini çağırmak için ilk yazdığımız telde –ki bu tel örneğini, bir resmî yazı biçiminde, basılı olarak da postayla göndermiştik- amaç bildirildikten sonra “Temsilciler Kurulunun bulunacağı bir yerde toplanılacak, toplantı zamanı ise, gönderilecek milletvekillerinin adları ve adresleri belli olduktan sonra haberleşerek kararlaştırılacaktır. Temsilciler Kurulu, kısa sürede İstanbul’a yakın bir yere gidecektir.” denilmişti.<br />
Ankara’ya varışımızda, Ankara-Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan, önceki bildirimimize 29 Aralık 1919 gününde yaptığımız bir ekte, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara’yı gösterdik ve genelge ile bildirdik. Bu genelgenin bir maddesi de öteki milletvekillerinden olabildiğince çok kişinin görüşmelere katılmasının pek çok istenmekte olduğu yolundaydı.<br />
Baylar, sonucunun pek çok yararlı olacağını umduğumuz bu iyicil ve yurtseverce girişimin bile, İstanbul Hükümeti üyelerince önüne çıkıldığını bilginize sunarsam şaşmazsınız sanırım. İzin verirseniz, bu noktayı biraz açıklayayım; biz milletvekillerini, Ankara’ya çağırırken, onlar da birtakım kişilerin bu çağrıya gelmemelerini ve tasarlanan toplantının yapılmamasını sağlamak için, karşı önlem alıyorlar ve girişimde bulunuyorlarmış. Kimi milletvekillerinin çektikleri teller üzerine bu işi anladık.<br />
(Atatürk burada, Aydın Milletvekili Hüseyin Kâzım tarafından İstanbul’a çağrıldıklarını bildiren Burdur Milletvekili Hüseyin Baki ve Akdağmadeni Milletvekili Bahri’nin yolladığı birbirine benzer tellere yer vermektedir. Atatürk bunlara yanıt olarak bu çağrılarla kendilerinin bir ilgisi olmadığını açıklamış ve bu açıklamayı tüm milletvekillerine göndermiştir.)<br />
30 Aralık 1919 günlü bir gizli telle de İstanbul’daki örgütümüze: “Hüseyin Kâzım Bey’in girişiminden söz ettikten sonra, bizim bildirimlerimizin kendisine duyurulmasını ve görüşmelere katılmak istiyorsa tez elden Ankara’ya buyurup gelmeleri gerektiğinin anlatılmasını” bildirdik.<br />
Baylar, biz, İstanbul’daki örgütümüzden haber beklerken, karşımıza bir kişi çıktı. Bunun kim olabileceğini kestirmede güçlük çekmezsiniz, sanırım. Bildiğiniz gibi, hem bizim İstanbul’da delegemiz hem de bakan olan bir kişi… Cemal Paşa… Evet, 1 Ocak 1920 günlü şu tel “Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa” imzasıyla geliyordu.<br />
(Bu telde beş maddelik bir önerge bulunmaktadır. Bu önergeye göre, Ankara’ya çağrılan milletvekillerinin İstanbul’a gelmeleri gerektiği ve Ankara’da toplanma kararının doğru olmadığı belirtilmektedir.)<br />
Baylar, böyle bir davranma ve bildiride bir içtenlik ve soyluluk görüyor musunuz? İlkin, bizim, milletvekilleriyle toplanma kararımız ve bununla ilgili bildirimiz, bundan bir buçuk ay öncesinden beri bilinmekteydi. Eğer bu girişimimiz, yurt yararına gerçekten uymaz ve sakıncalı görülmüş idiyse, güdülen ulusal amaçta bizimle birlik olduklarını ileri sürmekte bulunan bayların ve Hükümetin, bizim çağırdığımız milletvekillerine, İstanbul’a gelmeleri için tel çekmeden önce bizimle anlaşmaları; hiç olmazsa düşüncelerinden ve girişimlerinden bize bilgi vermeleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya İstanbul’a gidişlerini çabuklaştırmak için Denetleme Kurulu Başkanlıkları aracılığıyla Şeyh Muhsini Fâni’nin47 ve İçişleri Bakanının imzalarıyla, taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak ve olupbittiler yaratarak bizim girişimimizi sonuçsuz bırakmaya kalkışmak doğru muydu?<br />
İkincisi Baylar, seçimi yenileme işi aylarca ve aylarca yapılmayıp tüzeye göre belli süre çoktan geçirilmiş olduğu sıralarda hiç de tez canlılık göstermeyi aklına getirmeyen bu baylar, bizim Erzurum’dan, Sivas’tan beri yaptığımız sonu gelmez girişim ve çalışmalarımızın bir başarısı olarak gerçekleştirilen yeni seçimlerden sonra, ayrıca araya girip izleyerek her birinin milletvekili seçimlerini sağladıktan sonra, çok çok üç beş gün gibi az bir gecikme üzerine böyle tez canlılık göstermeli miydiler? Hele bu gecikme, büyük bir ülkenin gerçekleştirilmesi, özellikle İstanbul’da toplanma aymazlığını gösterenlerin kendi güvenlikleri ile ilgili önlemlerin alınması yollarını görüşmek amacıyla olursa, bu bayları bu denli ivediye sürüklemeli miydi? Hiçbir önlem ve karar almadan, bir an önce, horlanmaya ve rezilliğe koşup gitmek neden ileri geliyordu?<br />
Üçüncüsü Baylar, temiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak İstanbul’da, kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve aşağılama çemberine, onları da tez elden sokmak isteyen bu baylar, Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneğinden değiller miydi? Bu ulusal derneğin üyesi bulunmuyorlar mıydı? Bir derneğin üyeleri, milletvekili olsalar bile, derneğin liderleriyle görüşerek en sonunda saptanacak programa göre iş görmek zorunda değil midirler? Dünyanın her yerinde, bütün uygar toplumlarda bu, böyle değil midir? Bir grubun, bir partinin kendi liderleriyle görüşmesinden ve ilişki kurmasından, yasama gücünün, başka güçlerin etkisi altında iş görmüş olduğu sanısının doğacağı kuruntusundan ve bunun yabancıların dikkatini çekeceğinden, niçin korkuluyordu? Bu baylar, seçimin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan örgütün etkisinde kalmış görünmeyi, yüksek onur ve özsaygılarıyla bağdaşmaz mı buluyorlardı? Milletvekillerinin, yurt içinde, güçlü bir ulusal örgüte bağlı olduklarını ve o geniş örgütün saptadığı belirli amaçlardan ayrılamayacaklarını ve her olasılığa karşı, o örgütün etkisi altında bulunduklarını, açık bir vicdan ve açık bir alınla ortaya koymanın, asıl bunun, içte ve dışta en büyük güveni ve saygıyı sağlayabileceğini, bu baylar, anlamıyorlar mıydı? Ve dahası, böyle bir vicdan ve inanç sağlamlığı içinde, belirli ulusal amacı gerçekleştirme yolunda, her tehlikeyi göze almaya hazır bir durum ve davranış alınmadıkça, Meclisin, kendisinden beklenilen hizmetleri yapamayacağını anlamak, kâhinliğe mi, yoksa yapıldığı gibi, saldırı ve aşağılamaya uyuşukçasına boyun eğmeye mi bağlı idi?<br />
Bu baylar, benim, milletvekilleriyle aracısız görüşmemi istemiyorlar, Hükümet ve kimi baylar, benim, İstanbul’a gitmemi de uygun görmüyorlar. Ancak geniş yetki ile bir delegenin gönderilmesini öneriyorlar. Doğrusu bu noktadaki akıllarına ve anlayışlarına diyecek yok! Gönderdiğimiz delegeler değil miydi ki milletvekillerinin düşman pençesine girmesinde en çok etkili olanlar ve sonunda, kendilerini bile savunmak için önlem ve çözüm bulmakta güçsüz olduklarını kanıtlayanlar. Milletvekillerinin, kimseye danışmadan İstanbul’a çağrılmalarında, aldatmayı ve oldubittiye getirmeyi başaramadıktan sonra, bize bildirim yaptırmayı istemekte gösterilen yumuşaklık da pek ince değil midir Baylar?<br />
(Atatürk, Cemal Paşa’ya, önergeyi veren milletvekillerinin kimler olduğunu öğrenmeye yönelik tel yazmış ve yanıt olarak da bunların, Hüseyin Kâzım, Tahsin, Celalettin, Arif, Hâmit… ve başkaları olduğunu öğrendikten sonra, sözlerini şöyle sürdürmüştür:)<br />
Baylar, bize sonradan verilen bilgiye göre, bana tel çeken kişiler, milletvekillerinden bir topluluk değildi. Sadrazam, kendi tanıdığı Hakkı Bey adında bir kişiyi –Siverek milletvekili olduğunu öğrenmesi üzerine- ve Hüseyin Kâzım Bey’i, yanına çağırarak, bana kısa bir tel yazdırmıştır. Bu teli, elden kimi kişilere imza ettirmişler. Gizli olarak gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin Beyler Cemal Paşa’ya götürmüşlerdir. Demek, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telyazısı, sonradan uydurulmuştur. Aslına bakılırsa, önergeden söz edildiği halde, bunun nereye sunulduğunun bugüne değin belli olmaması da bu işte dolap ve özel erek olduğunu göstermeye yeterdi. Meclis yeni açılmış ve Meclis Başkanlığı daha görevine başlamış değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa’nın bu telini aldıktan sonra, şu gizli teli yazdım:<br />
<strong>Ankara, 09.01.1920<br />
Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretlerine, Hüseyin Kâzım, Tahsin, Arif, Hamit Beyefendilere,<br />
</strong>Ankara’ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağı üzerine, Milli Savunma Bakanı Paşa Hazretleri aracılığıyla bildirilen görüşlerinizi öğrendik. Konu, yurdun ve ulusun varlığıyla ilgilidir. Ulusal Mecliste ulusal örgüte dayanan güçlü bir grup kurulmaz ve Sivas Genel Kongresi ile ulusun bütün dünyaya duyurduğu kararlar, büyük çoğunlukça bir inanç ve bir ilke olarak benimsenemezse ulusal hizmetimizin sağlayacağı başarı boşa gider. Ülke bir felakete uğrayabilir. Bundan dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandaları bizim için uyulacak ilke olamaz. Amaç ulusun esenliği ve yurdun kurtuluşudur. Bir iki günlüğüne buyurmanız ve karşılıklı görüşülerek ülkü birliğine varmamız bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
Saygıdeğer Baylar, İstanbul’un değindiğimiz ve açıkladığımız can sıkıcı durumuyla uğraşırken, yurdun doğu ucunda da bir yalancı peygamberin ortaya çıkardığı önemlice ve kanlı bir olay geçiyordu.<br />
(Atatürk burada, Bayburt’a dört saat uzaklıktaki Hart köyünde, kendisini Mehdi ilan eden Şeyh Eşref’in halka Şiilik propagandası yaptığını, engel olunmak istenilince de güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya girdiğini ve sonunda Halit Bey komutasındaki 9. Tümen tarafından yok edildiğini anlatmakta ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)<br />
Baylar, Milli Savunma Bakanlığı ile Temsilciler Kurulu arasında, sürüp giden bir sorun vardı. Bakan Paşa, İstanbul’da bulunan generalleri, kolorduların başına ve albayları, tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki üstsubaylarla subayları da Anadolu’daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu. Bu isteği, bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulanmasını da Milli Savunma Bakanlığı Eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa’yı, Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın yerine 20. Kolordu Komutanlığına ve Nurettin Paşa’yı da, Konya’da Albay Fahrettin Bey’in yerine 12. Kolordu Komutanlığına atamakla bir oldubittiye getirmek istemişti. Bu yöntem izlenip uygulandığında, Genel Savaşta, yetişmiş ve kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç general ve üstsubay varsa, hiç kuşku yok, bunların tümü bu görevlerden uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü İstanbul’da toplanmış eski general ve üstsubaylar, kıdem ve rütbe bakımından, ordudaki büyük birliklerin başında bulunan genç komutanlardan önde idiler. Biz, hiçbir zaman bu ilkeden yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz koşullar unutularak, böyle yanlış işlerin yapılmasına olur diyemezdik. Bunun için, Cemal Paşa’ya her zaman görüşümüzü ve atanan yeni kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gerektiğini bildiriyorduk.<br />
Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak, Aydın cephesine yardım etmeye ve destek olmaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında görevden alınmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti. 20. Kolorduya, Ankara’da bulunan 24. Tümen Komutanı Yarbay rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa, hem Ulusal Güçlerin Komutanlığını yapıyor hem de gerçekte kolordusunu elinde tutuyordu. Biz, kolordu ve tümen gibi birliklerde komuta değişikliğini kabul etmemeye; özellikle ulusal isteklere uymuş ve o yolda çalışan kişilikleri belli komutanları, böyle boş ve nasıl bir özel amaca dayandığı bilinmeyen bir ilke için elden çıkarmamaya kesin olarak karar verdik. Yalnız, İstanbul’da bulunan genç ve özverili subayların ve doktorların, bir an önce Anadolu’ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.<br />
(Atatürk, isteğinde direnen Cemal Paşa’ya yazdığı yanıtta; savaşta çalışarak yükselmiş kişilerin ast duruma düşmelerinin yerinde olmadığını ve bu gibi girişimlerin ulusal birliğin bozulmasına neden olacağını belirterek değişikliğe kesinlikle yer olmadığını bildirmiştir.)<br />
Baylar, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak, dikkatlerini çekmiştim. Ocak ayı başında, Ankara’da bulunan Fuat Paşa’ya olduğu gibi, Konya’da bulunan Fahrettin Paşa’ya da “Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı bırakmayarak eskisi gibi ulus ve yurt görevinizi sürdürmeniz gerekmektedir. Şu durumda, bu konuda yapılacak bildirimlerden zamanında bize bilgi veriniz.” diye buyruk verdim.<br />
Cemal Paşa Ocak ayı başlarında, o sırada Milli Savunma Bakanlığı başyaveri olan Salih Bey’i -8. Kolordu Komutanı Salih Paşa’dır.- iki mektubunu, bu mektuplara ekli olarak Anlaşma Devletleri olağanüstü temsilcilerinin verdikleri 24 Aralık 1919 günlü ortak bir nota ve bu notaya hükümetin verdiği yanıt örneği ile Ankara’ya gönderdi. Cemal Paşa bu mektuplarında da komuta değişikliği ve yapılacak düzenlemeler konusundaki ilkesinden ve komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşaların görev yerlerine gitmelerini sağlamak zorunluluğundan söz ediyor ve özellikle “Ordunun önemli komuta görevlerinde, son ulusal harekete açıkça katılmış kişilerin doğrudan doğruya ve resmî olarak bulunmaları, dışarıya ve özellikle yabancılara karşı orduda siyasetin hüküm sürdüğü görünümünü verir ve bu da her halde kötü etki yapar. Bakanlık, eylemli olarak bu etkilerin baskısı altındadır” diyordu ve görevinden yine çekileceğini bildiriyor ve bu kez, şu duruma göre artık Mebuslar Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez bir düş olacağını haber veriyordu.<br />
Baylar, bu konuda verdiğim yanıtları şöylece özetleyebilirim: “Düşüncelerimizin yerinde olduğu yolundaki inancımızı yeniden bildiririz. Ferit Paşa’nın kötülüklerinin sonucu olan, Aydın cephesinin ve bölgesinin ve oralardaki Ulusal Güçlerin şimdiki durumunu ve geleceğini, son derece ilgiyle dikkate alıyoruz. Gelecek için umut verici bir durumun sağlanmasını düşünüyoruz. Ali Fuat Paşa’nın, devlet gözünde olsun, kamunun gözünde olsun, her türlü eleştiriden uzak bulunduğu kanısının unutulmaması ana koşuldur. Ulusal eylem sırasında, her nasıl olursa olsun ileri atılmış olanların, görevlerinin ve durumlarının değiştirilmesi, özverilerinin suç sayıldığı yolunda yorumlanır. Bu, bizim değişmez zorunlu görüşümüze göre, hiç de uygun sayılamaz. Hükümetin olabilir saydığı siyasal sakıncaları ortadan kaldırmak için gerekli her şey yapılmıştır. Ahmet Fevzi Paşa, bizimle işbirliği yapacak yeterlikte değildir. Ahmet Fevzi Paşa’nın özel görevle gezip dolaşırken söylediği mantıksız sözlerini bildirmiştik. Bunu ummam, diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi Paşa’nın, arkadaşlara yazdığı özel bir gizli telde, ordu, bugünkü başıbozuk durumunda kaldıkça ülke için yüzde yüz yıkım olacaktır, diyor. Bu adam, ordunun ulusal örgüte yardımcı olma durumunu başıbozukluk sayıyor. Oysa bilmek gerekir ki ordu, ulusal örgütün kadrosu dışında değildir; belki onun ruhu ve temelidir. Ahmet Fevzi Paşa’nın Gönen’de ilk olarak yaptığı iş, Anzavur olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen cana kıyıcıların salıverilmelerini istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden atadığınız iki kişinin, kabul edilmeyeceği yolundaki zorunlu ve haklı düşüncelerimiz üzerine, ortaya bir onur sorunu çıkarmayınız. Bu, yurda ve ulusa bağlılıkla bağdaştırılamaz. “Görevinizden çekilirseniz, Mebuslar Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez biz düş olacağı” yolundaki sözlerinizden, Sadrazamla birlikte bütün hükümetin, meşrutiyetiyle yönetime karşı olduğu anlaşılmaktadır. Pek önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması rica olunur.<br />
Baylar, şimdi, Başyaver Salih Bey eliyle gönderildiğini bildirdiğim, Anlaşma Devletleri olağanüstü temsilcilerinin, Ali Rıza Paşa Hükümetine verdikleri ortak notadan biraz söz edeyim:<br />
Fransa, Büyük Britanya ve İtalya Olağanüstü Komiserleri; Karadeniz Ordusu Başkomutanı Sayın Corc Miln (George Milne) ile Osmanlı Milli Savunma Bakanı arasında yapılan birtakım yazışmalara, Osmanlı Hükümetinin dikkatini çektikten sonra, “Bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa, Karadeniz Ordusu Başkomutanının, Paris’teki Yüksek Kurul kararlarına uyarak, verdiği yönergeyi uygulayacak yerde, yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, kabul edilmeyecek birtakım özürler ve nedenler ileri sürmüştür. Olağanüstü Komiserler, Milli Savunma Bakanının bu davranışından doğacak kötü sonuçlar üzerine, Osmanlı Hükümetinin dikkatini çekmekle birlikte, Karadeniz Ordusu Başkomutanının bildirdiği konferans kararını uygulamak için ne gibi önlemler almayı düşündüğünü öğrenmek isterler. Olağanüstü Komiserler, olayı öğrenen Anlaşma Devletleri Yüksek Kurulunu aydınlatmak üzere, Yüksek Kurul adına verilen buyrukları Milli Savunma Bakanının yerine getirmemesi karşısında Osmanlı Hükümetinin görüşlerini hemen bildirmesini isterler.” diyorlar.<br />
Baylar, Osmanlı Hükümeti, bu notaya verdiği yanıtta: “İzmir’e Yunanlıların nasıl girdiğini, Karma Komisyonun nasıl soruşturma yaptığını ve soruşturmaya değin geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında, halkın nasıl canını kurtarma ve namusunu koruma kaygısına düştüğünü; Hükümetle ordunun her zaman Soruşturma Komisyonunun adaletine ve insafına güvendiğini ve yalnız akan kanları, geçici de olsa dindirmek için, Osmanlı Milli Savunma Bakanlığının, General Miln Cenaplarına 23 Ağustos 1919 günlü yazı ile öneride bulunmuş olduğunu bildiriyor ve bu önerinin, Yunan birlikleriyle Ulusal Güçler arasına Osmanlı birlikleri yerleştirmek olduğunu ancak bu önerinin kabul edilmediğini” açıklıyor.<br />
Sonra; “Yunanlıların girdikleri bölgeye Yunan birliklerinden başka, Anlaşma Devletleri birliklerinin girmeleri önerisiyle ilgili, 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü iki yazıya ve bunların karşılıksız kaldığına” işaret olunuyor. Bundan sonra da “General Miln Cenaplarının, kendi çizdiği sınırı gösterir yazılarının (3 Kasım 1919) Milli Savunma Bakanlığına gönderilmesi noktasına değinilerek, Milli Savunma Bakanının, böyle bir yazı hükümlerini uygulamaya tek başına yetkili olmaması dolayısıyla, Hükümete başvurduğundan ve Hükümetçe de Komiserlere durumun bildirildiğinden” söz ediliyor. Daha sonra -geçici sınır çizgisine değin Yunanlıların girmesine engel olan- gücün, halk topluluğu olduğu bildiriliyor. Hükümetin ve ordunun, halkın bu tutumunu önleyemediği belirtilerek işe bir çözüm yolu bulunması bir daha rica edildikten sonra “Gerek Hükümeti ve gerek Milli Savunma Bakanlığını, sözde Yüksek Kurul kararlarını uygulamıyor gibi bir suçlamadan artık kurtarmaya iyilikseverlikle aracı olunması” yolundaki yalvarmalara üstün saygılar da eklenerek yanıt yazısına son veriliyor.<br />
Saygıdeğer Baylar, şimdi de Cemal Paşa’nın mektuplarında dokunduğu noktaları işaret edeceğim. Milli Savunma Bakanı, bize Anlaşma Devletleri Komiserlerinin notasını okuturken bir yandan da öteden beri yaptırmak ya da bizi yapmaktan alıkoymak istediği noktaları bir daha bildiriyor ve pekiştiriyordu. Cemal Paşa’nın, istediklerini bu kez ileri sürer ve önerirken sözü geçen notayı da okutarak, bizim ruhsal ve içsel durumumuz üzerinde etki yapmayı düşünmüş olduğunu kestirmek, bilmem doğru olur mu?<br />
Cemal Paşa, Anlaşma Devletleri’nin siyasal eğilimlerinden söz ettikten sonra, Hükümet; Vilson ilkelerine göre kabul edebileceği yenilikleri yapmaya söz verir nitelikte bir bildiriyi, yakında yayımlayacaktır. İçişleri Bakanını gücendirmemelidir çünkü görevinden çekilir. O çekilince de bunalım olur. Meclis açıldığı zaman İçişleri ve Dışişleri Bakanları kesin olarak değiştirilecektir. Düşmanlar, Meclisi açtırmamak istiyor, dahası, Dostlar Derneğinin Padişaha başvurarak, bu Meclisin yasal olmadığını bildirip dağıtılmasını isteyeceği haber alındı diyor ve milletvekillerinin Ankara’ya gelmesi işinden söz ediyor.<br />
Şimdi Baylar, bu üç belgeyi göz önünde tutarak, hep birlikte, kısa bir yorumlama yapalım! Komiserlerin notasından anlıyoruz ki Anlaşma Devletlerinin Karadeniz Başkomutanı Bay George Miln, Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanına yani Cemal Paşa’ya, doğrudan doğruya kendi buyruğu altındaymış gibi yönerge ve buyruklar vermektedir. Cemal Paşa, şimdiye dek bundan bize söz etmedi. Ve yine anlıyoruz ki Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanı, aldığı yönerge ve buyrukları yerine getirmemekten ve kabul edilemeyecek özürler ve nedenler ileri sürmüş olmaktan ötürü suçlandırılıyor. Milli Savunma Bakanının aldığı buyrukların ne olduğunu kestiriyoruz ve niçin yerine getirmemekte olduğunu da anlıyoruz. Çünkü Ulusal Güçler engel olmaktadır… Ulusal Güçler, Milli Savunma Bakanının ve Hükümetin, Başkomutan Bay Miln’in buyruklarına ve yönergelerine uyarak verdiği ya da vereceği buyruklara boyun eğmiyor… İşte komiserler, Paris’teki Yüksek Kurul adına, bunu kabul edilebilecek özür ve neden saymıyorlar. Demek istiyorlar ki hükümet iseniz, Milli Savunma Bakanı iseniz, ülkeye, ulusa, orduya egemen olmalısınız! Egemen iseniz özürler ve nedenler kabul edilemez.<br />
Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti, 2 Ekim 1919’da iş başına geldi. Ondan önce Ferit Paşa Hükümeti vardı. Buna göre, Ulusal Güçler ile Yunan birlikleri arasında Osmanlı birlikleri yerleştirilmesiyle ilgili, 23 Ağustos 1919 günlü öneriyi yapan Ferit Paşa Hükümetidir. Düşman eline geçen bölgenin, yalnız Anlaşma Devletleri elinde bulunmasıyla ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü önerileri yapan da Ferit Paşa Hükümetidir.<br />
Ali Rıza Paşa Hükümeti daha, bir öneri ortaya atmış değildir. Ama tersine, 3 Kasım 1919 günü Yunanlıların gireceği bölgenin sınırını belirtiyor ve bu sınıra değin Yunanlıların girmesinin sağlanmasını, Başkomutan Miln, Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa’ya buyuruyor. İşte Cemal Paşa’nın yerine getiremediği buyruk budur. Teşekkür olunur ki gerek kendisi ve gerek üyesi bulunduğu Hükümet, iş başına geldiklerinden çok çok bir ay sonra, Ulusal Güçlere karşı güçsüz olduklarını, yabancı komiserlere söyleyebilmişlerdir.<br />
Baylar, bu delegelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence, Hükümetin ortak notaya verdiği yanıtında, komiserlerin ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçakgönüllülükle ve büyük bir incelikle karşılık verilirken, bir yön üzerinde hiç durulmamış olmasıdır. O da Baylar, Bay George Miln’in doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanına buyruk ve yönerge vermekte olmasıdır. Bu durum, ne Ulusal Örgüte karşı, her şeyi onur sorunu yapan Milli Savunma Bakanının ne de Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını sağlamak sorumluluğunu yüklenmiş olan Hükümetin onuruna, saygınlığına dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin onurunu ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu anlamak istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa, bağımsızlığı ortadan kaldıran bu sataşmaya ve saldırıya araç olamayız diye bağırmayı göze alamıyorlar… Göze alamıyorlar Baylar, çünkü korkuyorlar. Nitekim korktukları başlarına geldi. Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insanlık onuruna ve ulusal onura saldırılamayacak bir çevrede ve öyle koşullar içinde bulunmak gerekir. Buna önem vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir ulus için dokunulmaz olarak kalması, en büyük namus ülküsü olan kutsal kavramlara karşı, çoktan saygısız ve duyarsız oldukları yargısına varmakta yanlışlık yoktur!<br />
Adalet dilenmekle ve başkalarını kendine acındırmakla ulus işleri, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onuru ve bağımsızlığı güven altına alınamaz.<br />
<strong>Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin yarınki çocukları, bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar.<br />
</strong>Baylar, Cemal Paşa’ya, komuta değişikliğiyle ilgili noktalarda verdiğimiz yanıtı bilginize sunmuştum. İzin verirseniz, o yanıtın başlangıcını oluşturan konular üzerindeki düşüncelerimizi de özetleyeyim. Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz şunlardı:<br />
1. Anlaşma Devletleri’nin her biri, bütün Türkiye’den en büyük çıkarını sağlamak amacını gütmektedir. Bu, Türkiye’de, güvenilir bir dayanak noktası bulmaya bağlıdır. Yabancıların açıktan açığa karşıt ve kırgın görünmelerinin nedenini, Hükümetin yansızlık durumunda aramalıdır; güçsüz ve dayanaksız olmasında aramalıdır.<br />
2. Hükümet, bildiri yayımlamakta tez canlılık göstermemelidir. Bildiri, hükümet durumu sağlamlaştıktan sonra yayımlanmalıdır. Hükümetin güçlü olması, her bakımdan Ulusal Güçlere dayandığı kanısını uyandıracak bir yol tutturmasına ve bunu bütün dünyaya duyurmasına bağlıdır. Meclis toplandıktan ve sonra orada güçlü bir “Hakları Savunma Derneği Grubu” kurulduktan sonra, bildiriye sıra gelebilir. Herhalde bildiri, Barış Konferansına gidecek delegeler yola çıkmadan önce, ama grupla görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir. Çünkü böyle olmazsa, önem ve değer verilmeyecektir. Bir de işe, kabul olunacak yenilikleri duyurmakla başlamak doğru değildir. Tersine bildiride, ulusun bağımsızlığından ve ülkenin bütünlüğünden başlamak, ancak bunun sağlanması koşullarına bağlı olmak üzere yönetim işlerinin ana çizgilerini saptamak uygun olur. Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar, Sivas Genel Kongresi Bildirisi’nde ve Tüzüğü’nde vardır. Orada, yarınki sınırlar, devletin ve ulusun bağımsızlığı, azınlıkların hakları, yapılacak yardımın ulusça nasıl anlaşıldığı açıkça belirtilmiştir. Böyle bir bildiri, şimdiden düzenlenir ve Meclis açıldığı zaman çoğunluk grubuyla görüşüldükten sonra yayımlanır. Uygun olan budur.<br />
3. İçişleri Bakanının çekilmesiyle hükümette bir bunalım çıkmasına neden görülememektedir. Böyle bir düşünceden İçişleri Bakanına Sadrazam gözüyle baktığınız anlamı çıkar. Bir hükümette bunalım ancak hükümet başkanının çekilmesiyle çıkabilir. Hükümetin, İçişleri Bakanı Şerif Paşa’ya, onun da Ferit Paşa’ya ayak uydurduğu ve bağlı olduğu anlaşılıyor. Meclisin açılması üzerine, İçişleri ve Dışişleri bakanlarının kesin olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlayamadık. Bu bakanlar, şimdiden böyle bir söz verdiler mi? Düşmanların, Meclisi açtırmak istemeyecekleri doğaldır. Yalnız Padişahın Meclisi dağıtacağı da düşünülebilir mi? Eğer böyle olasılık varsa o halde Meclisi, İstanbul’da, dağıtmak ve ulusu Mebuslar Meclissiz bırakmak için mi topluyoruz? Öyle ise Padişahın bu konudaki görüşlerinin, kurulumuzca kesin olarak şimdiden bilinmesi gerekir ki milletvekillerini dışarıda, güvenli bir yerde toplamak için girişimlerde bulunalım! Yoksa Meclis, İstanbul’da toplanma yüzünden yukarıda belirtilen durumlara düşerse, bunun sorumluluğu, İstanbul’da toplanması için direnenlere düşecektir.<br />
4. Milletvekillerinin görüşmek üzere Ankara’ya gelmeleri yararlıdır.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 119-131</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ali Rıza Paşa Hükümeti Dönemi</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ali-riza-pasa-hukumeti-donemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2020 10:53:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[23. Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet İzzet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Albay Kâzım Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Rıza Paşa Hükümeti Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Dernekleri]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Karakol Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Mebuslar Meclisini]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis Başkanı Kâzım Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Refet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dünyası ve İstiklâl gazeteleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5585</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa’nın yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiğini 2-3 Ekim 1919 günü yazdığım&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa’nın yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiğini 2-3 Ekim 1919 günü yazdığım bir genelge ile bütün ulusa bildirdim. Bu genelgenin bir örneğini de bilgi edinilmesi için, yeni Sadrazama ulaştırdım. 2 Ekim günü, yeni hükümet başkanıyla, görüşmek istemiştik. Ertesi gün, Bakanlar Kurulunun toplantısı sırasında, Temsilciler Kurulu ile görüşeceklerine söz vermişlerdi. Bilginize sunduğum bu genelgede belli başlı noktalar şunlardı:</p>
<ol>
<li>Yeni Hükümet, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kararlaştırılan ve saptanan örgütlere ve ulusal amaçlara saygı gösterirse, Ulusal Güçler ona yardımcı olacaktır.</li>
<li>Yeni Hükümet, Mebuslar Meclisi toplanarak gerçekten denetleme işine başlayıncaya dek, ulusun yazgısı ile ilgili hiçbir yüküm altına girmeyecektir.</li>
<li>Barış Konferansına atanacak delegeler, ulusun isteklerini gerçekten anlamış ve güvenini kazanmış bilgili ve güçlü kişilerden seçilecektir.</li>
</ol>
<p>Bildiride; bu saydığım ilkelerin, yeni hükümetçe kabul edilmesinin önerileceği belirtildikten sonra, “Bu konuda başkaca düşündükleri varsa yarın öğleye değin tez elden bildirilmesi” istendi. 3 Ekim 1919 günü, Sadrazam Ali Rıza Paşa’ya yazdığım telyazısında, “Ulus, şimdiye dek başa geçenlerin, Anayasa’ya ve ulusal isteklere aykırı davranışlarından üzüntü duydu. Bundan dolayı yasal haklarını tanıtmak ve yazgısını yetkili ve güvenilir ellerde görmek için kesin kararını verdi. Gereken sağlam girişimlere başladı. Düzenli örgütlere bağlı Ulusal Güçler, ulusun kesin istencini, bütünüyle gösterme ve kanıtlama gücünü kazandı. Ulus, Padişahın güvendiği yüce kişiliğinizle yüksek arkadaşlarınızı, güç durumda bırakmak istemez. Tersine, yardımcı olmaya bütün içtenliğiyle hazırdır. Ancak hükümet üyeleri arasında Ferit Paşa ile işbirliği yapmış bakanların bulunuşu, yüksek hükümetinizin görüşleriyle, ulusal isteklerin uygunluk derecesini, büyük bir açık yüreklilikle anlamak zorunluluğunu doğurmuştur. Ulusa tam güven gelmeden, iyiliğe doğru atılmış olan adımın durdurulması ve yarım önlemlerle yetinilmesi uygun görülmemektedir. Bundan dolayı şu ilkelerin sizce, kabul edilip edilmeyeceğini kesin ve açık olarak anlamak isteriz.” dedik ve genelge dolayısıyla bildirdiğim üç ilkeyi saydık. Daha sonra, “Bu temel noktalarda uyuşma olduğu anlaşıldıktan sonra, olağandışı durumun düzeltilmesi amacıyla, ikinci derecede kimi diyeceklerimizin de” bulunduğunu bildirdik. Ali Rıza Paşa, bugün, ant içmek üzere Saray’a gideceklerinden telyazımıza, yarın yanıt verileceği bildirildi.</p>
<p>Biz, bu davranışlardan, Ali Rıza Paşa Hükümetinde, bir duraksama, bu hükümette bulunan kişilerin de kafalarında bir bulanıklık sezer gibi olduk. Onun için kimi önlemler almayı uygun gördük. Aynı gün, bir genelge yazdık. Bunda, “Hükümet ile ulus arasında, görüş ve istek yönünden uyuşma sağlandığı, genelge ile bildirilinceye dek, resmî yazışmanın eskisi gibi kesilmiş bir durumda bulundurulması” gerektiğini bildirdik. Bundan başka, her yerden gelen öneri ve düşünceleri birleştirerek bütün kolordu komutanlarına ve ulusal eyleme yardımcı olan valilere de 3 Ekim günü, kimi gizli bildirimlerde bulunduk. Yeni hükümet ile ilk yazışmalarımızı gös teren bu belgeleri, olduğu gibi, yüksek görüşlerinize sunmayı -bundan sonraki- yazışmalarımızın ve ilişkilerin kolaylıkla anlaşılabilmesi için uygun görüyorum. İzin verir misiniz?</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde 3 Ekim 1919’da Kolordu Komutanlıklarına, Valiliklere,  bağımsız mutasarrıflara, Ali Fuat Paşa’ya ve Refet Beye göndermiş olduğu üç farklı tele yer vermekte ve bu telyazılarda, sivil ve askeri görevlere atanacak kişiler hakkında İstanbul Hükümetine telyazılar çekilmesini ve gelecek yanıtlar hakkında kendisine bilgi verilmesini istediğini bildirmektedir. 4 Ekimde Ali Rıza Paşa’dan gelen bir telyazıda, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararların bildirilmesinin istendiğini belirten Atatürk, sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Sadrazam Paşa ve sayın arkadaşlarının –içlerinde, biraz sonra görüleceği gibi, Ulusal Güçlerin delegesi olarak hükümete girdiğini bildiren Cemal Paşa bulunmasına rağmen- hükümeti kurdukları güne değin, ulusal amaçların neler olduğunu bilmediklerini söylemeleri şaşılacak iş değil midir? Bundan daha çok dikkati çeken nokta, ulusal isteklere uyup uymamak konusunda karar verebilmek için, her şeyden önce, Kongrelerin kararlarını istemeleridir. Oysa bu denli gürültü doğuran ve uygulanması kendilerinden önceki hükümetin düşmesi sonucunu veren Kongre kararlarını bilmemeleri düşünülebilir miydi? Amaçlarının zaman kazanmak ve bize karşı hiçbir yüklemeye girmeksizin, yeni ve şeytanca önlemlerle ulusu aldatarak kurulmuş olan dayanışmayı ve bağlantıyı gevşetmek olduğuna hiç kuşku etmedim. Ama bozuşma olacaksa, ben de her şeyden önce onların içlerinde sakladıklarını ulus önünde belirtecek bir yol tutmayı yeğledim. Bundan dolayı, Sadrazamın ve sayın arkadaşlarının isteklerini yerine getirdim. 4 Ekim 1919 günlü telyazısı ile Kongre bildirisini, olduğu gibi ve tüzüğün yalnız örgütle ilgili temel noktalarını da özet olarak bildirdim. Hiçbir yerden resmî yazışmalara girişilmemesi için yeniden genel bildirimler yapıldı.</p>
<p>Baylar, o gün şöyle bir tel aldık:</p>
<p>(4 Ekim tarihli, başlıksız ve imzasız bu telde, ülkede yaşanacak ikiliğin yabancı devletlerin yararına olacağı belirtilmekte ve tehlikeli sonuçların oluşmasına karşı tedirginlik duyulduğu anlatılmaktadır. Bu nedenle, yapılacak seçimde, Mustafa Kemal Paşa’dan, el konulan resmî dairelerin boşaltılması ve milletvekili seçimlerinde halkın özgür bırakılması için söz vermesi istenmektedir:)</p>
<p>Sayın Baylar, dikkat edilirse, bu telyazısında ne adres vardır ne de imza… Sadrazamlık katından yazıldığı anlaşılıyordu. Fakat başka bir şey daha anlaşılıyordu ki bu satırları yazan kişi ya da kişiler bir defa, Temsilciler Kurulunu tanımak ve onunla imzalı olarak resmî yazışma ve görüşmelerde bulunmak istemiyorlardı. Bir de bizim, Kongrelerde aldığımız kararla rın ve kendilerine önerdiğimiz üç noktanın dikkate alınmasını, yeni Hükümetin Sadrazamı ve bakanları olağan buluyorlar. Bu karar ve ilkelerin sağlanmasına çalışmakta olduklarını söylüyorlar. Ancak, Hükümetin kılavuzu yasa kararlarıdır. Görevi, aykırı durumları önleyip ortadan kaldırmaktır, gibi bir başlangıçtan sonra, bizim durumumuzun ve davranışlarımızın olağandışı ve yasaya aykırı olduğuna dokundurarak bu durum sürüp giderse, merkezle Anadolu’nun birbirinden ayrılığı sonucunu vereceğini bildirip bundan doğacak tehlikeleri sayıyor ve sonunda baklayı ağzından çıkararak; Sizin el koyduğunuz resmî dairelerin boşaltılacağına, hükümet işlerindeki kesikliğin giderileceğine ve hükümet erkine saygı gösterileceğine, yabancılarla siyasal ilişkilere girişilmeyeceğine, milletvekili seçimlerinde halkın özgürlüğüne hiç dokunulmayacağına söz vermemizi isteyerek, bizim varlığımızı ve çalışmalarımızı ortadan kaldırmak amacında olduğunu anlatmış bulunuyor.</p>
<p>Baylar, belki unuturum, ayrıntılara geçmeden önce söylemeliyim ki bizim el koyduğumuz resmî daire yoktu. Yalnız Sivas Valiliği, Temsilciler Kurulunu okulların tatil bulunması dolayısıyla lisede konuklamıştı. Söz konusu edilmek istenilen resmî daire bu olacaktı. Yeni hükümet her türlü yürütümüne başlangıç olmak üzere Temsilciler Kurulunu buradan kovarak, onun erkini ve onurunu kamunun gözü önünde kırmak istiyordu.</p>
<p>Sivas’taki Kongre Merkezince, kimin tarafından yazıldığı belirsiz olan bu telgrafın kabul edilmediğine ilişkin, İstanbul Merkez Müdürlüğüne telyazısı yazılmış ve ardından bu telin kimin tarafından hangi makama gönderildiği saptanmaya çalışılmıştır.)</p>
<p>Baylar, ertesi gün yani 5 Ekim 1919 günü, imzasız telin, Sadrazam tarafından, Temsilciler Kuruluna yazıldığı ve o kurulun teline yanıt olduğu söylendi. Bunu resmî olarak saptayan, resmî ve imzalı bir bildirme olmamakla birlikte, biz böyle küçük bir noktada daha çok durmayı yararlı ve uygun görmedik. Sadrazam Paşa’ya yanıt yazmayı uygun bulduk. 5 Ekimde yazdığımız uzun yanıtın temel noktalarını özetleyeyim: Önerilerimizin tümünün uygun görülüp kabul edilmiş olduğu anlaşıldı, dedikten sonra, bizim söz vermemizi istedikleri noktalar üzerinde açıklama yaptık ve dedik ki: “Olağandışı ve yasaya aykırı durumların etkeni ve yaratıcısı Ferit Paşa Hükümeti idi. Ferit Paşa Hükümetinin yaptığı yasal olmayan eylem ve davranışların doğurduğu sonuçların kaldırılması için sizler kesin önlem alırsanız, bu durum kendiliğinden ortadan kalkar.” “Derneğimizin, şimdiki hükümete karşı yüküm altına girmesi ve desteklemesi için önce, hükümetin ulusal örgütlerimizi iyi karşıladığını açık ve kesin bir dille söylemesi gerekir. Yoksa karşılıklı güven ve yakınlığın doğduğu kuşkulu kalacak ve karşıt davranış ve girişimlerin belirmesi beklenecektir.”</p>
<p>Ali Rıza Paşa’nın imzasız telyazısındaki, “Ülkemizde, meşrutiyet yöntemi gereğince, ulusal egemenliğin yürürlükte olduğu” noktasına da “Gerçekten öyle ise de Mebuslar Meclisinin dağıtıldığı günden sonra, dört ay içinde toplanması Anayasa’mızın açık kararlarından iken, bugüne değin temel seçim defterleri bile düzenlenmemiştir. Bu davranış, Ferit Paşa Hükümetinin açıktan açığa meşrutiyeti vurması ve Anayasa’ya kesin saldırısı demektir ve Ceza Yasası’nın özel maddesine göre ağır bir suç sayılarak bu suçu işleyenlere yasa kararlarının eksiksiz uygulanması, ulusal egemenliği kabul eden ve yasa kararlarının uygulanmasını kendisi için yasal bir ödev sayan her yasal hükümetin, ilk kutsal görevidir.” diye yanıt verdik. Ondan sonra şu önerileri ileri sürmeye başladık:</p>
<ol>
<li>Yurtta esenlik ve güvenlik olduğunu ve ulusal isteklerin yüzde yüz haklı ve yasal olduğunu resmî bir bildiri ile açıklayarak ulusun genel birliğine hükümetin de katıldığını gösteriniz.</li>
<li>Düşük hükümetin haince davranışlarına alet olmuş bulunan birtakım yüksek memurlar vardır. Onları ilgili mahkemelere veriniz. Ulusal eyleme engel olan kimi eski valilerin devlet hizmetinde kullanılmamaları için gerekli işlemi yapınız. Ulusal eyleme hizmet ettikleri için çıkarılanları eski görevlerine atayınız.</li>
<li>Önceki rütbeleriyle göreve alınmaları Mebuslar Meclisinin onayından geçmemiş olan ve çalıştırılmamalarının tek nedeni birtakım kötü siyasal düşüncelerden başka bir şey olmayan emeklileri, hemen eski durumlarına getiriniz. Önemli askerî görevleri yetkili ellere veriniz.</li>
<li>Eski bakanlardan Ali Kemal ve Âdil Beylerle Süleyman Şefik Paşa’nın, Mebuslar Meclisi açılınca Yüce Divana verilmek üzere, hiçbir yere kaçmalarına meydan bırakılmamasını; Posta ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit Bey’in hemen tutuklanarak ilgili mahkemeye verilmesini; yasanın dokunulmazlığı ve ulusal hakların kutsallığı adına isteriz.</li>
<li>Ulusal eyleme katılmış ya da ulusal eylemi desteklemiş olanlara karşı başlanan kovuşturma ve baskılara son veriniz.</li>
<li>Basını yabancı sansüründen kurtarınız.</li>
</ol>
<p>İşte Baylar, özet olarak saydığım bu noktalarla ilgili düşünce ve önerilerden sonra telimizi şöyle bitirdik:</p>
<p>Bilginize sunduğumuz şeylere ve ileri sürdüğümüz önerilere ulusu inandıracak açık ve uygun yanıt verilinceye dek, ulusal amaçları gerçekleştirmek için, ulusça alınmış olan eylemli önlemlerin, eskisi gibi sürdürülmesinin zorunlu olacağını, bütün illerle bağımsız sancaklardan ve bunlara bağlı yerlerden aldığımız kararlar üzerine tam kesinlikle bildiririz.</p>
<p><strong>İmza: Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği Temsilciler Kurulu adına </strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, İstanbul’la iletişim biter bitmez, şu genelge ile ülkeye durumu bildirdim:</p>
<p>5.10.1919</p>
<p>Genelge</p>
<p>Belediyelere ve Basına</p>
<p>Sadrazam Paşa Hazretleri Erzurum ve Sivas Kongrelerindeki temel kararları ve ulusal örgütlerin isteklerini yerinde görüyorlarsa da düşüncelerinde açıklanması gerekli kimi yönler bulunduğundan, hükümetle ulusun gerçekten anlaşmasının sağlanması amacıyla ve bütün merkezlerden alınan düşüncelerin özüne dayanılarak verilen yanıt ve ileri sürülen öneriler, aşağıda gösterilmiştir. Kamuoyuna bildirilir. Gelecek yanıt ve ona göre alınacak kararlar da hemen bildirilecektir.</p>
<p><strong>Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği</strong></p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu adına,</strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin iş başına geçtiğinin beşinci gününe geldik. Daha da anlaşamıyoruz. Ülkenin, İstanbul ile olan resmî yazışması ve resmî ilişkisi kopmuş durumda sürüp gidiyor. Sadrazam Paşa Hazretleri, önerilerimize karşılık vermiyor ve hiçbir zaman da vermemiş olduğunu göreceksiniz. Hükümet üyelerinden hiç kimse, bizimle görüşmek istemiyor. Bugün, yani 6 Ekim 1919 günü, Yunus Nadi Bey arkadaşımız, Milli Savunma Bakanı olan Cemal Paşa’yı, çağrısı üzerine, dairesinde ziyarete gitmiş. Cemal Paşa, Yunus Nadi Bey’e durumdan, özellikle Hükümetle Temsilciler Kurulu arasında, daha anlaşmaya varılamadığından söz açmış ve anlaşıldığına göre, bizi haksız göstermiş ve kendilerinin her şeyi kabule ve uygulamaya hazır bulunduklarını anlatmış ve her halde anlaşmazlık çıkaran ve bunda direnen yanın, Temsilciler Kurulu olduğunu söylemiş; belki de Yunus Nadi Bey’in bizimle yakından tanışıklığı dolayısıyla, arabuluculuk yapmasını önermiş olacak. Yunus Nadi Bey, bu arabuluculuk isteğini kıvançla kabul etmiş; yalnız Yunus Nadi Bey’in, Cemal Paşa’nın verdiği bilgiyi temel ve gerçek olarak aldığı ve durumu ona göre yorumladığı şimdi sözünü edeceğim telyazısından anlaşılmaktaydı.</p>
<p>(Bu telyazısı, Yunus Nadi Bey’in Hükümet ile Temsilciler Kurulu arasında görünüşte de olsa anlaşmayı sağlaması bakımından önemlidir. Yunus Nadi, bu görüşmede Mustafa Kemal’e anlaşma sağlamak gerektiğinden söz etmiş ve kimi dileklerde bulunmuştur. Görüşme Yunus Nadi’nin ilk sorun olarak gördüğü şu düşünceleriyle sürmüştür.)</p>
<ol>
<li>Ferit Paşa Hükümetinde bulunmuş olan kimi kişilerin, bu hükümete katılmalarından dolayı kötü gözle görülmelerinin doğru olmadığını ve Abuk Paşa’nın, Ferit Paşa Hükümetinin düşürülmesinde rol oynadığını,</li>
<li>Rıza Paşa Hükümetinin, geçiş dönemi hükümeti olduğunu, yaşamının milletvekili seçimleri sonuna dek sürebileceğini,</li>
<li>Şimdiki Hükümetin, ulusal isteklerin tümünü iyi karşılamak ve iyi sonuçlanmasına çalışmak konusunda en ufak bir kuşkuya yer vermemekte olduğunu söylediler ve</li>
<li>Özelikle, Cemal ve Abuk Paşalar gibi kişilerin, hükümette ulusal örgütlerin birer delegesi ve kefili gibi görülmelerinde duraksamaya yer yoktur, yargısına vardılar.</li>
</ol>
<p>İkinci sorun olarak da Yunus Nadi Bey, kişilerle ilgili yöne dokundular; bunda bizimle tam duygu birliğinde olmakla birlikte: “Biraz ılımlı davranmayı salık vermeye cesaret edeceğim.” dedi ve görüşünü, ulusal başarının sağladığı iyi etkilerin, kimilerince öç alma olarak yorumlanıp lekelenmekten korunmasının önemli olduğu sözleriyle açıkladı. Yunus Nadi Bey: “Şimdiki hükümetin ileri gelenleriyle yaptığım görüşmelerden, ulusal örgütün isteklerinin tümünü yerine getirmeye ve yürütmeye kararlı oldukları anlaşılıyor” dedikten sonra, şu bilgiyi verdi: “Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa, bugün yayımlanacak bildiride, bu yönün yeterince belirtilmiş olduğunu ve ancak bildiri, hükümetin resmî diliyle yazıldığına göre, her yön dikkate alınılarak yazılmış olduğunu, göstermelik birkaç sözcüğe önem verilmemesi gerektiğini söyledi.” Yunus Nadi Bey, yeni Sadrazamın ve hükümetinin –her türlü yanlış anlamayı ortadan kaldırmak için- ulusal örgütlerin ileri gelenlerinin göstereceği bir kurulla, doğrudan doğruya görüşmek konusundaki gönülden isteğini bildirdikten sonra, bütün düşüncelerini şu cümle ile özetledi: “Şimdi benim en önemli saydığım yön, bunalımın geçmemiş olması ve karışık durumda sürüp gitmemesidir.”</p>
<p>Yunus Nadi Bey, düşüncemi beklediğini söylediği için ben de şu yanıtı verdim:</p>
<p>(Atatürk burada, Yunus Nadi ile yaptığı yazışmalara yer vermekte ve kendisine bazı konularda yanlış bilgilendirildiğini açıkladıktan sonra sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Yunus Nadi Bey, verdiğim bilgilerden ve yaptığım açıklamalardan gerçek durumu anladı. Bizimle yazışmayı sürdürmeye gereklilik görmedi. Tersine, yeni hükümeti ve özellikle Cemal Paşa’yı uyarmaya çalışmış… Gerçekten, anlayacağım üzere, görünüşte olsun bir uzlaşma durumu ve görünümü belirdi.</p>
<p>Baylar, 6 Ekim 1919 günü de geçti. Biz, alınmış olan önlemlerin önemle ve özenle yürütülmesi gereğini genelgeyle duyurduk.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, Yunus Nadi Bey ile yazışmalarının ertesi günü, bekledikleri yanıtın Sadrazam yerine Cemal Paşa’dan geldiğini ve bu yanıtta yurdun kurtarılması için elbirliğiyle çalışılacağının bildirildiğini açıklamaktadır. Bunun üzerine Atatürk de bu tele olumlu ve içten bir tel ile yanıt vermiş; Temsilciler Kurulunun, bundan sonra hükümetin gücünü ve erkini pekiştirmek amacıyla çalışacağını dile getirmiş ve sağlanan uzlaşma sonucunda, iletişim konusundaki kısıtlamaların kaldırılacağını, ancak hükümetin bildirimi yayımlamadan önce, olduğu gibi göndermesini ve ilgililere bildirimi yapabilmek için 48 saat süreye gereksinim olduğunu belirtmiştir. Temel konularda birlik sağlandığı anda, ayrıntılar konusundaki birliğin kendiliğinden sağlanacağını belirten Atatürk, Hükümetin, Temsilciler Kurulunun yurdun kurtuluşu için çalıştığına güvenmesi konusunda da ricada bulunmuştur.)</p>
<p>Cemal Paşa, bu telyazımıza o gece yanıt verdi. Bunda “Bildiriyi çabuk yayımlamanın zorunlu olduğunu, ancak gerekli noktalara dikkat olunduğunu” bildiriyordu. Biz de aynı gecede incelik gereği, yanıt verdik. Ancak Baylar, hükümetin bildirisini yayımlamadan önce, bize göstermek istemediği anlaşılınca, biz de ulusa olan bildirimizi, onlara danışmadan yayımladık ve Padişaha yazılan teli de öylece çektik. Baylar, 7 Ekim 1919 günlü olan bildirimiz; ulusu, yürüdüğümüz yolun doğru ve başarıya ulaştırıcı olduğu ve bugüne dek olduğu gibi, tutulan yolda birliği koruyarak yürünmesi gerektiği konusunda, dolaylı olarak aydınlatıp uyarmaya ve yürek gücünü artırmaya yardım etmek amaçlarını güdüyordu. Padişaha yazılan tel de ulus adına teşekkürü kapsıyordu.</p>
<p>Baylar, söz arasında küçük bir bilgi vereceğim. Kurulumuz, bütün yurda, ortak ulusal amacın gerektirdiği işleri yaptırmaya çalıştığı sırada, düşman elinde bulunan İzmir’e de doğrudan doğruya bildirimler yapıyordu. Ali Rıza Paşa Hükümetiyle anlaşmakta olduğumuz 7 Ekim 1919 tarihinde, İzmir’e de şu teli çekiyorduk.</p>
<p><strong>İvedidir Sivas,                                                                                                                              7 Ekim 1919</strong></p>
<p><strong>İzmir Valiliği Yüksek Katına</strong></p>
<p>Şimdiye dek yapılan bildirimler ulaşarak gereği yapılmakta olup olmadığının, ulaşmamış ise ne gibi engeller bulunduğunun tezlikle bildirilmesi rica olunur.</p>
<p><strong>Anadolu ve Rumeli Hakları  </strong></p>
<p><strong>Savunma Derneği Temsilciler Kurulu adına                                              </strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>İzmir’in ve İzmir Valisinin hangi koşullar içinde bulunduğunu, kuşkusuz biliyorduk. Bildirimlerimizi alıp alamayacağı kuşkulu olsa bile, uygulayamayacağı besbelliydi. Ancak biz, bütün yurdun alınyazısıyla uğraşan ve düşmanın yurda girişini tanımayan bir güç merkezi bulunduğunu düşmanlarımıza da bildirmekte yarar görüyorduk.</p>
<p>(Atatürk, içinde bulunulan sorunları vurgularken, ‘küçük bir nokta’ diye tanımladığı bir ayrıntıya da yer verir. Bu, Karabekir Paşa’nın, Atatürk ve Rauf Bey gibi etkin kişilerin İstanbul’daki hükümete katılmak yerine denetsel ve gözlemci bir konumda kalmalarına yönelik önerisidir. Bu öneriye olumlu bakmayan Atatürk, görevlerinin öncelikle ülkede ulusal örgütler kurmak, sonra da gücünü bu örgütlerden alan Mecliste çalışmak olduğunu dile getirmekte ve doğru olanın ‘ulusun çoğunluğunu temsil eden ve özel amacı belli olan partinin, hükümeti kurma sorumluluğunu üzerine alması ve kendi amaç ve ilkelerini yurtta uygulaması’ olduğunu düşünmektedir. Atatürk daha sonra, TBMM açılıp da hükümet kurulurken, Karabekir Paşa’nın da hükümet başkanlığına eğilimli olduğunu, Fevzi Paşa’nın aracılığında Karabekir Paşa ve Fethi Bey arasında bir tercih noktasına gelindiğini ve yapılan görüşmeler sonucunda Fethi Bey üzerinde anlaşma sağlanınca Fethi Bey kabinesi kurulduğunu anlatarak, sözlerini şöyle sürdürür:)</p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti ile başladığımız görüşme noktasına gelelim: Söylemiştim ki hükümet, bize, bildirisini yayımlamadan önce vermediği için, biz de ulusa olan bildirimizi, hükümetin düşüncesini almadan yayımlamıştık. Bunun üzerine, Hükümet, Cemal Paşa aracılığıyla daha dört maddenin türlü araçlarla yayılmasını gerekli görmekte olduğunu, 9 Ekimde bildirdi. Bu maddeler, şunlardı:</p>
<ol>
<li>İttihatçılıkla ilişki bulunmadığı,</li>
<li>Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşına karışmasının doğru olmadığı ve savaşa sürükleyenlere karşı adları açıklanarak, kimi yayımlar yapılması ve kendilerinin yasa yoluyla kovuşturulup cezalandırılmaları,</li>
<li>Savaş sırasında her türlü ağır suçları işleyenlerin yasaya göre cezalanmaktan kurtulamayacakları,</li>
<li>Seçimlerin serbest yapılacağı.</li>
</ol>
<p>Cemal Paşa, bu maddeleri saydıktan sonra, bunların açıklanması ve yayılmasının, içerde ve dışarıda birtakım yanlış anlamaların önüne geçeceğinden söz açarak ülkenin yüksek çıkarları gereği olarak özellikle iyi karşılanmasını rica ediyordu.</p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin, ne denli yetersiz ve cılız düşündüğünü ve gerçeği görmekteki kısa görüşlülüğünü anlamak için, bu maddeler sanki birer ölçüdür. Devletin, içine düştüğü dağılış çıkmazının derinliğini ve korkunçluğunu göremeyen zavallılar, elbette gerçek ve güvenilir çözümü görmemek için gözlerini yumarlar. Çünkü o gerçek ve güvenilir çözüm, kendilerini daha çok korkutur. Akıl ve anlayışlarındaki sınırlılık, yaratılış ve karakterlerindeki gevşeme ve duraksama gereği böyledir. Çoktan köle olduğuna kuşku kalmamış olması gereken Padişah ve Halifenin, köleliği ile kazanılabilecek iktidarın, iktidarsızlığa örnek olması olağan değil midir? Ferit Paşa’nın yerine geçen Ali Rıza Paşa ve önceki hükümetten kalan ve hükümete yeni giren çalışma arkadaşları, aslında Ferit Paşa’nın bıraktığı yerden başlayarak, onun gerçekleştiremediği yabancı isteklerini izleyip sonuçlandırmaktan başka, ne yapabileceklerdi? Bu, bizce, açık olarak biliniyordu. Ama kolayca kestirip kavrayabileceğiniz birçok nedenlerden ve düşüncelerden dolayı, sabırlı ve dayanıklı davranmaktan başka başarı yolu yoktu.</p>
<p>Baylar, uzlaşmış görünmeyi uygun bulduğumuz bu yeni hükümetle, bizim görüşlerimiz arasındaki uyuşmazlığın gelişen başlangıcını görmek için, bu dört madde ile ilgili düşüncelerimizi kapsayan yanıtımızı, Büyük Millet Meclisi tutanaklarının ilk günlerle ilgili sayfalarında, bir kez daha gözden geçirmek iyiliğinde bulunursunuz.</p>
<p>Baylar, bu günlerde İstanbul’daki basın ilgilileri, bir dernek kurmuşlar ve Tasviri Efkâr, Vakit, Akşam, Türk Dünyası ve İstiklâl gazeteleri adına, 9 Ekimde, kimi sorular soruyorlar ve bu konuda yapacakları yayına temel olacak görüşlerin bildirilmesini istiyorlardı. Bunlara, gereken konu ve bilgiler verildi. Bu basın kurulunun başkanı olan Velit Bey’in de kendi gazetesi adına dikkate değer soruları içine alan bir teli vardı. Ona da yaverim aracılığıyla yanıt verdirdim. Bunları belgeler arasında okuyacaksınız.</p>
<p>Baylar, yeni hükümete girmiş olan ve Temsilciler Kurulunun delegesi durumunda bulunan Cemal Paşa ile yapılan yazışmaların anlatılması, yüksek topluluğunuza, İçişleri Bakanlığı makamını ele geçirmiş olan Damat Mehmet Şerif Paşa’dan söz açmayı geciktirdi. Biz, yeni hükümet ile uzlaşma yolu ararken Şerif Paşa, çoktan ulusu zehirlemeye başlamış bulunuyordu. Bakanlığa geçtiğini ilk bildiren 2 Ekim günlü genelgesinde yer alan şeyler anımsanırsa, orada, şu cümlelere rastlanır: “Yurttaşların tam uzlaşmış ve birleşik durumda bulunması, devletin gerçek çıkarları için gerekli olduğu halde, bir süredir, yurt içinde uyuşmazlık ve bölünme belirtileri görülmesi, güçlükleri bir kat daha artırması dolayısıyla, pek çok acınacak bir durumdur.” “…….. başarı ……… hükümetin isteklerine uymakla; yurt yararına aykırı davranışlardan kaçınmakla sağlanabileceğinden, hemen merkezlere ve onlara bağlı yerlere bu yolda öğütlemelerde bulununuz.”</p>
<p>(Şerif Paşa’nın acemi davranışlar sergilediğini anlatan Atatürk, sözlerini şöyle sürdürüyor.)</p>
<p>Bir de Baylar, hükümetin İçişleri Bakanı Mehmet Şerif imzasıyla yayımlanan bildirinin birkaç noktasına hep birlikte göz gezdirelim. “Şimdiki bakanlar kurulu bağdaşıktır.” Çok doğrudur. Bu yön bütünüyle açığa çıkacaktır. “Temel ilkelerde düşünce birliğindedir. Hiçbir partiden değildir. Türlü siyasal grupların hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden tinsel yardım bekliyor.” Bu cümlelerden çıkan anlam açıktır. Hükümet, ulusal örgütler ve onu yöneten Temsilciler Kurulu ile birlik değildir. Üstelik buna eğilimi bile yoktur. Anlaşma ve Hürriyet Partisinden, İngiliz Dostları Derneğinden, Kızıl Hançercilerden, Nigehbancılardan, bunlara benzer derneklerden ne ölçüde yardım bekliyorsa bizden de ancak o ölçüde… Cemal Paşa aracılığıyla bizi oyalamak ve aldatmak için gelen tellerde sözü edilen şeyler hep yalandır. Sonra Baylar, şu cümleyi okuyalım: “Yurt yazgısına, ulusun vekilleri aracılığıyla yön verilmesi, isteklerimizin en başta gelenidir.” Bundan çıkan anlam da şudur: Sivas’ta birkaç kişi toplanmış, ulus adına konuşuyor, ulusun yazgısıyla ilgileniyor. Temsilciler Kurulu diye bir ad takınarak ulusun ve yurdun işlerine –görevleri olmadığı halde- karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar ulusun vekili değildir!</p>
<p>Hükümet, bu bildiride, barış üzerindeki görüşünü de şöylece açıklıyor: “Vilson ilkelerinden gereği gibi yararlanılarak, Osmanlı Devleti’nin birlik halinde ve padişahına bağlı, bağımsız bir devlet olarak yaşatılması için hiçbir girişimden geri durulmayacaktır.” Yeni hükümet, bu görüşlerini başarabileceği görüşünü desteklemek üzere şunları söylüyor: “Aslında büyük devletlerin adaletli duyguları ve gerçekten gittikçe belirmekte olan Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranma isteği, bu konuda güven vermektedir.” Baylar, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa Hükümetinin Padişah ağzı ile yayımladığı bildirinin harfi harfine benzeri değil midir? Bu biçim bildiriler yayımlamanın amacı, ulusu aldatmak ve uyuşukluğa sürüklemek değil midir? Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ılımlı davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıydı? Ülkenin merkezinden başlayarak her yerde yabancıların davranışları, gerçekte bunun tersini ortaya koyacak eylemli ve seçik kanıtlar değil miydi? Gerçekte Vilson; ilkeleriyle birlikte, ortadan çekilmiş ve Osmanlı ülkesinin Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta, İzmir’de, Adana’da ve her yerde düşmanlarca ele geçirilmesine ilgisiz kalmıyor muydu? Bunca kesin dağılış belirtileri karşısında, aklı, anlayışı, vicdanı olan adamların kendilerini aldatmaları düşünülebilir mi? Bu gibi adamlar, doğrusu kendilerini aldatacak kadar enayi olurlarsa onların yurdun yazgısını yönetmelerine, aklı eren, gerçeği ve acıklı durumu gören kişiler dayanabilirler mi? Eğer bu adamlar, gerçeği biliyor ve kendilerini aldatmıyorlarsa, bunların ulusu aldatarak koyun sürüsü gibi düşmanın pençesine bırakmaya canla başla çalışmalarına ne anlam verilebilir? Bu yönler düşünülerek yargıya varılmasını kamuoyuna bırakırım.</p>
<p>Baylar, hükümetin bildirisi, yersiz ve kapsadığı düşünceler yanlış olduğu halde, biz Temsilciler Kurulu adına aynı gün, 7 Ekim günü, yeni hükümeti desteklemeye karar veriyoruz. Yeni hükümet ile ulusal amaçlar arasında tam uzlaşma olduğunu ulusa muştuluyoruz ve her yerde hükümet işlerine kesinlikle karışılmamasını sağlayacak ve hükümetin erkini ve yürütümünü berkitecek önlemler alıyoruz. İçeride ve dışarıda, tam birlik olduğunu eylemle kanıtlayacak biçimde davranıyoruz.  Kısacası, ülkenin esenliğini sağlamayı temiz yürek ve içtenlikle düşünenlerin, akılca ve vicdanca yapmak zorunda oldukları –akla gelebilen- her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bir an önce milletvekillerinin seçimini sağlamak için özendirmelerde ve öğütlemelerde bulunuyoruz. Yalnız bir şey yapmıyoruz. Ulusal örgütleri kaldırmıyoruz ve Temsilciler Kurulunu dağıtmıyoruz. Biricik suçumuz budur.</p>
<p>Damat Ferit Paşa’dan sonra, başka bir Damat Paşa’nın çevresinde, sadrazam diye, bakan diye toplanmış birtakım beyinsizleri, alçak bir Padişahın alçakça düşüncelerini kolaylıkla uygulamakta serbest bırakmayacağımızı sezdiriyoruz. Delegemiz Cemal Paşa, bizim, hükümete karşı iyi niyet ve güven göstermemizi sağlamak için her yola başvurmaktan geri durmuyor. Ahmet İzzet Paşa’ya da hükümeti övdürerek varlığımızın silinmesi gereği üzerine öğütler verdiriyordu.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, Ahmet İzzet Paşa’nın Cemal Paşa aracılığıyla gönderdiği öğüt teli ile kendisinin buna verdiği yumuşak yanıta yer vermekte ve bir gün Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaret eden Ali Rıza Paşa’nın “Cumhuriyet yapacaklar, cumhuriyet!” diye bağırdığını anımsatarak, Paşanın, ulusal savaşımın cumhuriyet kurma amacı güttüğünü bu denli çabuk kavramasını beğenmemenin olanaksız olduğunu belirterek, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Cemal Paşa 9 Ekim 1919 günlü bir gizli telle, Temsilciler Kurulu ile yakından görüşmek üzere, Donanma Bakanı Salih Paşa’nın yola çıkmasının uygun görülmekte olduğunu bildirdi. Ama Salih Paşa, biraz rahatsız olduğu için görüşme yerinin olabildiğince yakın olması ve İstanbul’dan deniz yoluyla gitmesinin düşünüldüğü belirtildikten sonra, Temsilciler Kurulundan kimlerle ve nerede buluşmalarının tasarlandığı soruldu. 10 Ekimde verdiğimiz yanıtta, buluşma yeri olarak Amasya’yı bildirdik. Görüşmek üzere, Temsilciler Kurulundan benimle birlikte Rauf ve Bekir Sami Beyler gidecekti. Bunu da bildirdik. Salih Paşa’nın İstanbul’dan hangi gün ayrılacağının ve Amasya’ya hangi gün ulaşabileceğinin zamanında bildirilmesini rica ettik.</p>
<p>Baylar, ülkenin her yerinde, ulusal örgütleri genişletme ve sağlamlaştırma işlerini sürdürüyorduk. Bir yandan da milletvekilleri seçimini sağlamaya ve çabuklaştırmaya çalışıyor, bu konudaki görüşlerimizi de gerekenlere bildiriyor ve kimi kişilerin seçilmesini de öğütlüyorduk. Ancak Dernek adına, aday göstermemeyi ilke olarak kabul etmekle birlikte, milletvekili olmak için çalışanların, Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Dernekleri ilkelerini ve kararlarını iyi karşılamış kişilerden olmasını, pek çok istiyor ve bu gibi kimselerin, kendiliklerinden dernek adına adaylıklarını koymaları gereğini de duyuruyorduk. 11 Ekim 1919 günü, bu bildirdiğim işlerle ilgili olarak, yeniden kimi buyruklar verdik.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, Askerî Gözcü Derneği adıyla İstanbul’da kurulan bozguncu bir örgütten söz etmekte; bu sorunun çözümü için Cemal Paşa’ya uyarıda bulunduğunu ve kendisinden olumlu yanıt almasına karşın, gelişmeler hakkında bir daha bilgi sahibi olamadığını anlatarak, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, anımsarsınız, İngilizler Merzifon’u ve arkasından Samsun’u boşaltmışlardı. Bu nedenle ve Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine, Sivas halkı fener alayı yaptı, gösterilerde bulundu. Birtakım söylevler verildi. Bu sırada halk da “Kahrolsun işgal!” diye bağırdılar. Sivas’ta çıkmakta olan İrade-i Milliye41  gazetesi, bu olayı olduğu gibi yazdı. İçişleri Bakanı Damat Şerif Paşa, bu gazetenin haberini söz konusu ederek Sivas Valiliğine yaptığı bir bildirimde, “Kahrolsun işgal!” gibi yazılar, hükümetin şimdiki politikasına uygun değildir, diyordu. Bu ne demektir, Baylar? Hükümet, düşmanların yurdumuza girişini kötü görmeyen bir siyaset mi güdüyordu? Yoksa kahrolsun işgal dedikçe, ülkenin daha çok işgaline mi yol açılacaktı? Düşmanın yurda girişi ve saldırılar karşısında ulusun durup susması, bundan üzülmüş görünmemesi mi akla ve siyasete uygundu? Böyle bozuk ve bilinçsiz bir düşünce, batış ve dağılış uçurumuna dek tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasete temel olabilir miydi?</p>
<p>İşte bunun üzerine, 13 Ekim 1919’da, Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa’ya çektiğim bir telde; “Yurdun kimi yerlerinin boşaltıldığını gören ulusun, böylece ve daha da belirgin olarak, duygusunu göstermesini pek uygun ve yerinde gördüğümüzü” ve: “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız ele geçirişleri tanımadığını, resmî siyaset diliyle bildirmesini ve Ateşkes Antlaşması kararlarına aykırı olarak, düşmanların bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto etmesini ve düzeltilme istemesini beklemekteyiz.” dedikten sonra, “Bu durumdan yararlanarak hükümetin güttüğü siyasette, Temsilciler Kurulunca, daha öğrenilmemiş yönler varsa aydınlatılmasını” rica ettim. Delegemiz ve Milli Savunma Bakanı olan Cemal Paşa’nın verdiği yanıt, çok ilgi çekicidir. 18 Ekim 1919 günlü olan bu yanıtta; şu cümlelerin anlamları dikkate değer. “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasetin gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve ılımlıca davranmak zorunda”dır.</p>
<p>Baylar, Rıza Paşa Hükümeti ve o hükümette Milli Savunma Bakanı olan kişi; sevgili yurdumuza giren, süngülerini ulusun can evine saplayan yabancıları, konuk sayıyor ve onlara karşı konukseverce ve ılımlıca davranmakta zorunluluk görüyor! Bu ne düşüncedir, bu ne kafadır? Ulusal istekler bu muydu? Milli Savunma Bakanı, “Özellikle ulusal girişimlerin yanlış yorumlanması yolundaki çalışmaların daha güçten düşmediği şu sıralarda, bildirmiş olduğum sakıngan davranışların yersiz olmadığı kabul buyrulur.” inancında olduğunu söyleyerek, ulusal girişimlerin zarar vermiş olduğunu kapalıca anlatıyor ve bu yüzden doğan kötülüğü gidermek için aldığı önlemlerin yersiz olmadığını bize de kabul ettirmek ustalığını göstermeye çalışıyor. Milli Savunma Bakanı telyazısını şu cümle ile bitiriyor: “Erginliğini kanıtlamış olan soylu ulusumuzun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümetin yürütümünde serbest kaldıkça, dışarıya karşı daha çok sözünü dinletebileceği açık bir gerçek olduğuna göre, Sayın Temsilciler Kurulundan, hükümetin yaptığı işleri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”</p>
<p>Baylar, Cemal Paşa, gerçekten önemli noktalara değiniyor. Önce, ulusun erginliğini kanıtladığını söyleyerek bizim, ulus adına yol göstermemize ve uyarmalarımıza gereklik olmadığını anlatıyor ve bununla, bizi ulus yanında gereksiz birtakım karışıcılar sayıyor. İkincisi; bizim, hükümeti serbest bırakmadığımızı ve bu yüzden dışarıya karşı sözünü dinletmeye engel olduğumuzu söylüyor.</p>
<p>Baylar, soylu ulusumuzun erginliğini kanıtlayan eserler; Erzurum, Sivas Kongreleri ve bu kongrelerde aldığı kararlar ve bu kararların uygulanmasına çalışmakla, birlik ve dayanışma doğması ve Sivas Kongresini yapanları yok etmeye kalkışan Ferit Paşa Hükümetini devirmek gibi işler, davranışlar ve uyanıklılık idi. Bu kadarla yetinmek, bütün bu çalışma ve davranışlarda olduğu gibi bundan sonra da, ulusa yaptığımız kılavuzluk ödevinden vazgeçerek, hükümeti serbest bırakabilmek, ancak bir koşulla olabilirdi. O da özgür davrandığını kanıtlayacak, bir Millet Meclisine dayanan ulusal bir hükümetin, ülkenin ve ulusun yazgısını tam anlamıyla sağlama bağladığına inanmaktı. Ulusun “Kahrolsun işgal!” diye yükselen yakınma çığlığını boğmaya çalışan, duygusuz ve anlayışsız kimselerden kurulmuş, dokusunda bilinçsizlik ve hainlik bulunan bir hükümetin, böncesine, bilgisizcesine ve miskincesine davranışlarına seyirci kalmak; aklı, anlayışı ve yurtseverliği olan kimselerden istenebilir miydi?!</p>
<p>Bir de Baylar, Cemal Paşa: “Ulusun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümet” sözleriyle pek büyük ve açık bir yalan söylüyordu. Ulusun hükümete güveni daha gerçekleşmemişti. Bu söz, ancak ve hiç olmazsa, Millet Meclisi önünde hükümetin güvenoyu almasından sonra söylenebilirdi. Oysa daha Millet Meclisinin üyeleri bile seçilmiş değildi. Milli Savunma Bakanı, bu sözü söylediği dakikada, yalnız bir kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O kişi de devlet başkanlığını kirletmekte olan hain Vahdettin’di. Temsilciler Kurulunun kendileriyle uzlaşmayı gerekli görmüş olması, ulustan alınmış bir güven gibi sayılmak isteniyordu. Eğer amaçları bu idiyse, ulusun kendilerine güven aracı olan bu Kurulu aradan çıkarmaya çalışmak neden gerekli oluyordu?</p>
<p>Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi, yurtta kararsız görünen kimi yerlerin de duygusu ve iç gücü üzerinde iyi etki yaptı. Her yerde, yüksek sivil memurlarla üst komutanlar başta olmak üzere, örgütlenmeye hız verildi. Ali Fuat Paşa, batı illerinin hemen hepsi ile ilgilendi. Kendisi Eskişehir, Bilecik ve daha sonra Bursa dolaylarında dolaşarak ve gerekenlerle yazışarak iş görüyordu.</p>
<p>Balıkesir’de bulunan Albay Kâzım Bey (Meclis Başkanı Kâzım Paşa) o bölgede ulusal örgütler ve askerî düzenlemelerle ilgileniyor ve uğraşıyordu. Bursa’da Albay Bekir Sami Bey, 8 Ekimde, Ferit Paşa’nın adamı olan valiyi İstanbul’a göndererek Kongre kararlarını uygulatmaya başlamış ve bir merkez kurulu kurdurmuştu. Ulusal örgütlenme ile uğraşıldığı kadar, milletvekilleri seçimi ile de büyük ilgi ile uğraşılıyordu. Ülkede, bütün ulusal örgütlerin, tek ad altında, Temsilciler Kuruluna bağlılığı ilkesine uyuluyordu. Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar dolaylarında örgütlerin sağlamlaştırılması ve Aydın, Konya, Bursa, Balıkesir42 bölgelerinin bağlantılarının kolaylaştırılması için önlemler alınıyordu. Batı cepheleri üzerinde Milli Savunma Bakanlığının aydınlatılmasına ve hükümetçe ne gibi önlemler düşünüldüğü de sorularak hükümetin bu konuya ilgisinin çekilmesine çalışılıyordu.</p>
<p>Efelerce yönetilen Aydın Cephesi kesimlerine bir komutan gönderme konusu, düşünülmeye başlandı. 14 Ekimde düşman elindeki yerlerde, gizli ulusal örgütler kurulması için Fuat Paşa’ya ve Afyonkarahisar’da 23. Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey’e yazıldı. Bununla birlikte, bu sıralarda, kimi yerlerde, amacın daha tam anlaşılamadığı görülüyordu. Örneğin, Katmayı Önleme Derneğinin kendi adlarına bildirim yapmakta olduğu ve 10 Ekim 1919 gününde, Katmayı Önleme Derneği Başkanı imzasıyla, Ekimin yirmisinde, bir büyük kongre toplanacağı ve bu kongreye iki delege gönderilmesi illerden isteniyor ve birtakım önlemler alınması bildiriliyordu.</p>
<p>Bir yandan, Karakol Derneğinin de İstanbul’dan başka, Bursa dolaylarında da çalışmakta olduğu anlaşıldı. Bu karışıklığın önüne geçmek için gerekli önlemler alındı. Özellikle, Ali Fuat Paşa’ya, Balıkesir’de Kâzım Paşa’ya, Bursa’da Bekir Sami Bey’e, Bursa Merkez Kuruluna gereği gibi yazıldı. Anlaşma ve Hürriyet Derneği de, düşmanlarla birlikte Anadolu’da karşıt örgüt kurmak üzere yetmiş beş kişi kadar göndermiş, bu haber alındı. Kolorduların dikkati çekildi. İstanbul’da gizli çalışmaya karar verildi. Trakya’ya örgütlerinin genişletilmesi için Cafer Tayyar Bey aracılığıyla yönerge verildi.</p>
<p>Baylar, milletvekillerinin seçilmesine çalışırken, bir yandan da Mebuslar Meclisinin nerede toplanabileceği düşüncesi, kafamızı kurcalıyordu. Anımsayacaksınız ki Erzurum’dan, Refet Paşa’nın bu konu ile ilgili bir teline karşılık verirken “Meclis toplanmalı, ama İstanbul’da değil, Anadolu’da” demiştim. Gerçekten, ben, Meclisin İstanbul’da toplanması kadar mantıksız ve amaçsız bir davranış düşünemiyordum. Ancak bu konuda yetkili olanları ve kamuoyunu, bu gerçeğe inandırmadıkça, düşüncemiz gerçekleşemezdi. İstanbul’da toplanmanın sakıncalarını, açık olarak belirtmek gerekiyordu. Bu amaçla, ulusal isteklerimizi Rumlarla yabancılara yani Hıristiyanlara karşıymış gibi göstermek için, Ali Kemal ve Mehmet Ali Beylerin çalışmaları, Ermeni Patrikhanesinde yapılan toplantılar ve Hürriyet ve Anlaşma Partisinin girişimleri üzerine, Milli Savunma Bakanı aracılığı ile, İstanbul Hükümetinin dikkatini çektik.</p>
<p>13 Ekim 1919 günü, Mebuslar Meclisinin açılışından sonra, Hakları Savunma Derneğinin nasıl bir siyasal durum alması düşünüldüğünü, Cemal Paşa aracılığı ile hükümetten sorarken, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasında ne gibi siyasal güvence elde edilmesinin düşünüldüğünü de sorduk. Aynı gün, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da esenliğini sağlama yolunda, ne gibi kolluk ve koruma düzeni alınacağını ve neler yapılmak gerektiğini, İstanbul örgütümüzün merkez kurulunda bulunan ve Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olan Albay Şevket Bey’den sorduk.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 82-98</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
