<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>eskişehir &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<atom:link href="https://kemalataturk.net/etiket/eskisehir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<description>Türk Milletinin Kutbu Atatürk&#039;ün Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Jul 2020 08:00:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://kemalataturk.net/wp-content/uploads/2019/06/cropped-12002131614088709776.png-32x32.png</url>
	<title>eskişehir &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ankara&#8217;nın Direniş Merkezi Olması</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ankaranin-direnis-merkezi-olmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 08:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'nın Direniş Merkezi Olması]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[Kâzım Karabekir Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Mebuslar Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[milletvekili]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5729</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasını önleyememek zorunluluğu üzerine, İstanbul’da toplanacak Mecliste, “yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasını önleyememek zorunluluğu üzerine, İstanbul’da toplanacak Mecliste, “yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven altına alma amacımızı korumak ve savunmak için birleşik ve dayançlı bir grup oluşturmayı” tek çözüm olarak düşündük. Bunun sağlanması için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 günlü yönerge ve genelgede, milletvekillerinin belli yerlerde grup grup toplanarak, görüşecekleri önemli noktalardan biri olarak bu konuyu ele almıştık.<br />
Gene o zaman, düşündük ki bu grubun kurulmasını sağlamak için, her sancaktan birer milletvekilini Eskişehir’e çağıralım. Eskişehir üzerinden trenle İstanbul’a gidecek milletvekillerini de çağıracağımız milletvekilleriyle birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir’e giderek, genel bir toplantı yaparak, işleri enine boyuna görüşelim. Bu arada, İstanbul’da milletvekillerinin güvenliğiyle ilgili önlemleri de söz konusu etmek istiyorduk. Ancak bundan sonra açıklayacağım nedenlerle, bu toplantıyı Ankara’da yapmayı yeğledik. Daha bir ay kadar Sivas’ta kaldıktan sonra artık Ankara yolunu tuttuk. Ankara’ya gelişimizi 27 Aralık 1919 günlü, şu açık bildirimle her yere duyurduk:<br />
Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya gitmek üzere yola çıkan Temsilciler Kurulu, bütün yol boyunca ve Ankara’da, büyük ulusumuzun sıcak ve içten yurtseverlik gösterileri içinde bugün buraya geldi. Ulusumuzun gösterdiği birlik ve kararlılık, ülkemizin geleceğini güven altına alma konusundaki inancı sarsılmaz bir biçimde destekleyecek niteliktedir.<br />
Şimdilik Temsilciler Kurulu merkezi Ankara’dadır. Saygılarımızı sunarız efendim.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
2 Ocak 1920 günü, Derneğin merkez kurullarına, Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye, Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir bildirim yaptık. Bu bildirimimizin içindekiler ve yazılış biçimi şöyleydi:<br />
… Yolculuğumuz sırasında görüp incelediklerimiz bizlere, gerçek koruyucu Ulu Tanrı’nın yardımıyla gerçekleşen ulusal birliğimizin dayanağı olan Ulusal Örgütün kök salmış ve ulusun ve ülkenin geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir güç ve erk durumuna gelmiş olduğunu sevinçle gösterdi.<br />
Dış durum, bu ulusal dayanç ve birlik sayesinde, Erzurum ve Sivas Kongresi ilkelerine göre, ulusun ve yurdun çıkarına elverişli bir yola girmiştir.<br />
Kutsal birliğimize, dayanç ve inancımıza güvenerek yasal isteklerimizin elde edileceği güne değin, direnerek çalışılması ve bu bildirimimizin köylere varıncaya dek bütün ulusa duyurulması rica olunur.<br />
<strong>Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneği Temsilciler Kurulu Adına Mustafa Kemal</strong><br />
Baylar, Temsilciler Kurulu merkezinin, Ankara’ya taşınması düşüncesi oldukça eski idi. Bu düşünce, ilk olarak ortaya atıldığı sıralarda, Kâzım Karabekir Paşa’dan gelmiş olan bir teli olduğu gibi burada bildireceğim:<br />
<strong>Üçüncü Kolordu Komutanlığına,                                                                                               Erzurum’dan, 3 Ekim 1919<br />
</strong>Temsilciler Kuruluna: Ulusal Güçleri temsil eden yüksek Kurulun, değil Ankara’ya gitmek, Sivas’ın batısına bile geçmemesi düşüncesindeyim. Çünkü doğu illerinin Ulusal Güçleri olan kurulun, bütün bütün uzaklaşması, dolayısıyla bu illerin örgütsüz kalmasına yol açacaktır. Bundan başka, şimdiye değin tam yasal ve mantıklı olarak yönetilmekte olan ulusal eylemin, öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımızın yaptıklarını göz önünde tutarak belli bir yerde korunması için Temsilciler Kurulunun Sivas’tan batıya geçmemesi düşüncesinde bulunduğumu bilgilerinize sunarım.<br />
<strong>On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir</strong><br />
Böyle bir telin, gerçek olamayacağı yargısına varmak istedim. Ancak ne çare ki bu gizli tel, Erzurum’dan, Sivas’taki Üçüncü Kolorduya çekilmiştir. Açılan gizli telin altında (Açıldı. Fethi 4-5 Ekim) yazısı ve imzası olduğu halde Üçüncü Kolordudan bize gönderilmiştir.<br />
Baylar, Kâzım Karabekir Paşa, çağrımız üzerine Sivas’a geldikten ve bizimle görüştükten sonra kuşkusuz, bu telle önceden bildirdiği düşünce ve görüşün yerinde olmadığını görmüş olacaktır. Ancak, bu düşünce ve görüşteki yanlışlığı anlamak için, ille yüz yüze gelip görüşmeye hiç de gereklik olmayacağı apaçık bir şeydir. Bu düşünce ve görüşün dayandığı nedenlere, şöylece bir göz atmak, onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım. Başta Temsilciler Kurulunun yalnız doğu illerinin Ulusal Güçleri olmadığı ya da o örgütleri temsil etmediği ve belki bütün ülkenin –Anadolu ve Rumeli’nin- Ulusal Güçlerini temsil ettiği çoktan bilinmeliydi. Özellikle, bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı tartışmaları olmuştu. Bir de Temsilciler Kurulunun Sivas’tan Ankara’ya taşınması, doğu illerinin örgütsüz kalmasını gerektirecek bir etmen olamazdı. Temsilciler Kurulunun, doğu illerine Sivas’tan telle verdiği buyrukları ve yönergeleri, Ankara’dan da eskisi gibi verilebileceği kuşku götürmezdi. Ancak Temsilciler Kurulunun, doğu illerinden daha çok Batı illerine, İstanbul’a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı nedenler, elbette çoktu. Öncelikle, batı ve güneybatı illerimizden, eylemli olarak düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimize giren düşman karşısında, sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların güçlendirilmesini sağlamak gerekti. Oysa doğu illerimizde, böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir eylemli tehlike de doğabileceğe benzemiyordu. Uzak bir olasılığa göre, sözgelimi doğudan Ermenilerin eylemli bir saldırıda bulunacağı kabul olunsaydı bile, onun karşısında Ulusal Güçler ile güçlendirilmesi kararlaştırılmış olan, kendilerinin komutasında 15. Kolordu hazır bulunuyordu. Ancak, İzmir cephelerine, türlü yöntemde komutanlıklar, türlü nitelikte güçler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen dokuncalı etkiler vardı. Adana’ya giren düşmanlara karşı daha cephe kurulamamıştı.<br />
Şu durumda yol ve yöntem odur ki genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu yüklenenler, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiğince yakın yerde bulunurlar. Yeter ki bu yaklaşma, genel durumu gözden uzak bırakacak ölçüde olmasın! Ankara, bu koşulları üzerinde toplayan bir noktaydı. Her halde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye ya da Karahisar’a gitmiyorduk. Ancak cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı ve genel durumu yönetme bakımından Sivas’tan hiçbir ayrılığı olmayan Ankara’ya gelecektik. Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanması zorunlu görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne kadar yerinde ve yararlı sayılması gerektiğini açıklamayı gerekli görmem.<br />
Baylar, Temsilciler Kurulunun Ankara’ya taşınmaması için nedenler ortaya konulurken, bu arada hele “Öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan” söz edilmiş olmasına hiçbir anlam veremedim. Gerçekten, kendisinin dediği gibi düşmanlar bizim hangi davranışımızı, hangi girişimimizi iyi görmüşlerdir ya da görebilirler ki ona göre davranalım! Eğer, bu düşünce ve görüşe yol açan: “İstanbul’da ulusal isteğe uygun davranan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Mebuslar Meclisi de orada toplanarak ulusun ve ülkenin yazgısını denetlemeye başladıktan sonra, Temsilciler Kurulunun batı cepheleriyle, Mebuslar Meclisi ile ilgi ve ilişki kurmasına ne gereklik kalır. Öyle ise, Temsilciler Kurulunun yalnız doğu illerinin örgütleri ile ilgilenmesi ve bununla yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?” gibi bir düşünce ve görüş idiyse, bir ölçüye dek, üzerinde durulabilir. Ancak böyle olunca da genel durumu ve olaylarla koşulların gerçek yüzünü görüşte ve anlayışta Temsilciler Kurulu ile Kâzım Karabekir Paşa arasında doldurulamayacak bir hendek olduğunu kabul etmek gerekir. Temsilciler Kurulunun Ankara’ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında çok durularak belki, ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün kaynağı ve kökeni daha iyi kavranabilirse de bizim şimdilik buna ayıracak zamanımız yoktur.<br />
Baylar, bundan önce söylediğim gibi, bir iki günlük bir toplantı ve görüşme isteğiyle, milletvekillerini çağırmak için ilk yazdığımız telde –ki bu tel örneğini, bir resmî yazı biçiminde, basılı olarak da postayla göndermiştik- amaç bildirildikten sonra “Temsilciler Kurulunun bulunacağı bir yerde toplanılacak, toplantı zamanı ise, gönderilecek milletvekillerinin adları ve adresleri belli olduktan sonra haberleşerek kararlaştırılacaktır. Temsilciler Kurulu, kısa sürede İstanbul’a yakın bir yere gidecektir.” denilmişti.<br />
Ankara’ya varışımızda, Ankara-Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan, önceki bildirimimize 29 Aralık 1919 gününde yaptığımız bir ekte, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara’yı gösterdik ve genelge ile bildirdik. Bu genelgenin bir maddesi de öteki milletvekillerinden olabildiğince çok kişinin görüşmelere katılmasının pek çok istenmekte olduğu yolundaydı.<br />
Baylar, sonucunun pek çok yararlı olacağını umduğumuz bu iyicil ve yurtseverce girişimin bile, İstanbul Hükümeti üyelerince önüne çıkıldığını bilginize sunarsam şaşmazsınız sanırım. İzin verirseniz, bu noktayı biraz açıklayayım; biz milletvekillerini, Ankara’ya çağırırken, onlar da birtakım kişilerin bu çağrıya gelmemelerini ve tasarlanan toplantının yapılmamasını sağlamak için, karşı önlem alıyorlar ve girişimde bulunuyorlarmış. Kimi milletvekillerinin çektikleri teller üzerine bu işi anladık.<br />
(Atatürk burada, Aydın Milletvekili Hüseyin Kâzım tarafından İstanbul’a çağrıldıklarını bildiren Burdur Milletvekili Hüseyin Baki ve Akdağmadeni Milletvekili Bahri’nin yolladığı birbirine benzer tellere yer vermektedir. Atatürk bunlara yanıt olarak bu çağrılarla kendilerinin bir ilgisi olmadığını açıklamış ve bu açıklamayı tüm milletvekillerine göndermiştir.)<br />
30 Aralık 1919 günlü bir gizli telle de İstanbul’daki örgütümüze: “Hüseyin Kâzım Bey’in girişiminden söz ettikten sonra, bizim bildirimlerimizin kendisine duyurulmasını ve görüşmelere katılmak istiyorsa tez elden Ankara’ya buyurup gelmeleri gerektiğinin anlatılmasını” bildirdik.<br />
Baylar, biz, İstanbul’daki örgütümüzden haber beklerken, karşımıza bir kişi çıktı. Bunun kim olabileceğini kestirmede güçlük çekmezsiniz, sanırım. Bildiğiniz gibi, hem bizim İstanbul’da delegemiz hem de bakan olan bir kişi… Cemal Paşa… Evet, 1 Ocak 1920 günlü şu tel “Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa” imzasıyla geliyordu.<br />
(Bu telde beş maddelik bir önerge bulunmaktadır. Bu önergeye göre, Ankara’ya çağrılan milletvekillerinin İstanbul’a gelmeleri gerektiği ve Ankara’da toplanma kararının doğru olmadığı belirtilmektedir.)<br />
Baylar, böyle bir davranma ve bildiride bir içtenlik ve soyluluk görüyor musunuz? İlkin, bizim, milletvekilleriyle toplanma kararımız ve bununla ilgili bildirimiz, bundan bir buçuk ay öncesinden beri bilinmekteydi. Eğer bu girişimimiz, yurt yararına gerçekten uymaz ve sakıncalı görülmüş idiyse, güdülen ulusal amaçta bizimle birlik olduklarını ileri sürmekte bulunan bayların ve Hükümetin, bizim çağırdığımız milletvekillerine, İstanbul’a gelmeleri için tel çekmeden önce bizimle anlaşmaları; hiç olmazsa düşüncelerinden ve girişimlerinden bize bilgi vermeleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya İstanbul’a gidişlerini çabuklaştırmak için Denetleme Kurulu Başkanlıkları aracılığıyla Şeyh Muhsini Fâni’nin47 ve İçişleri Bakanının imzalarıyla, taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak ve olupbittiler yaratarak bizim girişimimizi sonuçsuz bırakmaya kalkışmak doğru muydu?<br />
İkincisi Baylar, seçimi yenileme işi aylarca ve aylarca yapılmayıp tüzeye göre belli süre çoktan geçirilmiş olduğu sıralarda hiç de tez canlılık göstermeyi aklına getirmeyen bu baylar, bizim Erzurum’dan, Sivas’tan beri yaptığımız sonu gelmez girişim ve çalışmalarımızın bir başarısı olarak gerçekleştirilen yeni seçimlerden sonra, ayrıca araya girip izleyerek her birinin milletvekili seçimlerini sağladıktan sonra, çok çok üç beş gün gibi az bir gecikme üzerine böyle tez canlılık göstermeli miydiler? Hele bu gecikme, büyük bir ülkenin gerçekleştirilmesi, özellikle İstanbul’da toplanma aymazlığını gösterenlerin kendi güvenlikleri ile ilgili önlemlerin alınması yollarını görüşmek amacıyla olursa, bu bayları bu denli ivediye sürüklemeli miydi? Hiçbir önlem ve karar almadan, bir an önce, horlanmaya ve rezilliğe koşup gitmek neden ileri geliyordu?<br />
Üçüncüsü Baylar, temiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak İstanbul’da, kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve aşağılama çemberine, onları da tez elden sokmak isteyen bu baylar, Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneğinden değiller miydi? Bu ulusal derneğin üyesi bulunmuyorlar mıydı? Bir derneğin üyeleri, milletvekili olsalar bile, derneğin liderleriyle görüşerek en sonunda saptanacak programa göre iş görmek zorunda değil midirler? Dünyanın her yerinde, bütün uygar toplumlarda bu, böyle değil midir? Bir grubun, bir partinin kendi liderleriyle görüşmesinden ve ilişki kurmasından, yasama gücünün, başka güçlerin etkisi altında iş görmüş olduğu sanısının doğacağı kuruntusundan ve bunun yabancıların dikkatini çekeceğinden, niçin korkuluyordu? Bu baylar, seçimin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan örgütün etkisinde kalmış görünmeyi, yüksek onur ve özsaygılarıyla bağdaşmaz mı buluyorlardı? Milletvekillerinin, yurt içinde, güçlü bir ulusal örgüte bağlı olduklarını ve o geniş örgütün saptadığı belirli amaçlardan ayrılamayacaklarını ve her olasılığa karşı, o örgütün etkisi altında bulunduklarını, açık bir vicdan ve açık bir alınla ortaya koymanın, asıl bunun, içte ve dışta en büyük güveni ve saygıyı sağlayabileceğini, bu baylar, anlamıyorlar mıydı? Ve dahası, böyle bir vicdan ve inanç sağlamlığı içinde, belirli ulusal amacı gerçekleştirme yolunda, her tehlikeyi göze almaya hazır bir durum ve davranış alınmadıkça, Meclisin, kendisinden beklenilen hizmetleri yapamayacağını anlamak, kâhinliğe mi, yoksa yapıldığı gibi, saldırı ve aşağılamaya uyuşukçasına boyun eğmeye mi bağlı idi?<br />
Bu baylar, benim, milletvekilleriyle aracısız görüşmemi istemiyorlar, Hükümet ve kimi baylar, benim, İstanbul’a gitmemi de uygun görmüyorlar. Ancak geniş yetki ile bir delegenin gönderilmesini öneriyorlar. Doğrusu bu noktadaki akıllarına ve anlayışlarına diyecek yok! Gönderdiğimiz delegeler değil miydi ki milletvekillerinin düşman pençesine girmesinde en çok etkili olanlar ve sonunda, kendilerini bile savunmak için önlem ve çözüm bulmakta güçsüz olduklarını kanıtlayanlar. Milletvekillerinin, kimseye danışmadan İstanbul’a çağrılmalarında, aldatmayı ve oldubittiye getirmeyi başaramadıktan sonra, bize bildirim yaptırmayı istemekte gösterilen yumuşaklık da pek ince değil midir Baylar?<br />
(Atatürk, Cemal Paşa’ya, önergeyi veren milletvekillerinin kimler olduğunu öğrenmeye yönelik tel yazmış ve yanıt olarak da bunların, Hüseyin Kâzım, Tahsin, Celalettin, Arif, Hâmit… ve başkaları olduğunu öğrendikten sonra, sözlerini şöyle sürdürmüştür:)<br />
Baylar, bize sonradan verilen bilgiye göre, bana tel çeken kişiler, milletvekillerinden bir topluluk değildi. Sadrazam, kendi tanıdığı Hakkı Bey adında bir kişiyi –Siverek milletvekili olduğunu öğrenmesi üzerine- ve Hüseyin Kâzım Bey’i, yanına çağırarak, bana kısa bir tel yazdırmıştır. Bu teli, elden kimi kişilere imza ettirmişler. Gizli olarak gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin Beyler Cemal Paşa’ya götürmüşlerdir. Demek, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telyazısı, sonradan uydurulmuştur. Aslına bakılırsa, önergeden söz edildiği halde, bunun nereye sunulduğunun bugüne değin belli olmaması da bu işte dolap ve özel erek olduğunu göstermeye yeterdi. Meclis yeni açılmış ve Meclis Başkanlığı daha görevine başlamış değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa’nın bu telini aldıktan sonra, şu gizli teli yazdım:<br />
<strong>Ankara, 09.01.1920<br />
Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretlerine, Hüseyin Kâzım, Tahsin, Arif, Hamit Beyefendilere,<br />
</strong>Ankara’ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağı üzerine, Milli Savunma Bakanı Paşa Hazretleri aracılığıyla bildirilen görüşlerinizi öğrendik. Konu, yurdun ve ulusun varlığıyla ilgilidir. Ulusal Mecliste ulusal örgüte dayanan güçlü bir grup kurulmaz ve Sivas Genel Kongresi ile ulusun bütün dünyaya duyurduğu kararlar, büyük çoğunlukça bir inanç ve bir ilke olarak benimsenemezse ulusal hizmetimizin sağlayacağı başarı boşa gider. Ülke bir felakete uğrayabilir. Bundan dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandaları bizim için uyulacak ilke olamaz. Amaç ulusun esenliği ve yurdun kurtuluşudur. Bir iki günlüğüne buyurmanız ve karşılıklı görüşülerek ülkü birliğine varmamız bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
Saygıdeğer Baylar, İstanbul’un değindiğimiz ve açıkladığımız can sıkıcı durumuyla uğraşırken, yurdun doğu ucunda da bir yalancı peygamberin ortaya çıkardığı önemlice ve kanlı bir olay geçiyordu.<br />
(Atatürk burada, Bayburt’a dört saat uzaklıktaki Hart köyünde, kendisini Mehdi ilan eden Şeyh Eşref’in halka Şiilik propagandası yaptığını, engel olunmak istenilince de güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya girdiğini ve sonunda Halit Bey komutasındaki 9. Tümen tarafından yok edildiğini anlatmakta ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)<br />
Baylar, Milli Savunma Bakanlığı ile Temsilciler Kurulu arasında, sürüp giden bir sorun vardı. Bakan Paşa, İstanbul’da bulunan generalleri, kolorduların başına ve albayları, tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki üstsubaylarla subayları da Anadolu’daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu. Bu isteği, bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulanmasını da Milli Savunma Bakanlığı Eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa’yı, Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın yerine 20. Kolordu Komutanlığına ve Nurettin Paşa’yı da, Konya’da Albay Fahrettin Bey’in yerine 12. Kolordu Komutanlığına atamakla bir oldubittiye getirmek istemişti. Bu yöntem izlenip uygulandığında, Genel Savaşta, yetişmiş ve kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç general ve üstsubay varsa, hiç kuşku yok, bunların tümü bu görevlerden uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü İstanbul’da toplanmış eski general ve üstsubaylar, kıdem ve rütbe bakımından, ordudaki büyük birliklerin başında bulunan genç komutanlardan önde idiler. Biz, hiçbir zaman bu ilkeden yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz koşullar unutularak, böyle yanlış işlerin yapılmasına olur diyemezdik. Bunun için, Cemal Paşa’ya her zaman görüşümüzü ve atanan yeni kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gerektiğini bildiriyorduk.<br />
Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak, Aydın cephesine yardım etmeye ve destek olmaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında görevden alınmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti. 20. Kolorduya, Ankara’da bulunan 24. Tümen Komutanı Yarbay rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa, hem Ulusal Güçlerin Komutanlığını yapıyor hem de gerçekte kolordusunu elinde tutuyordu. Biz, kolordu ve tümen gibi birliklerde komuta değişikliğini kabul etmemeye; özellikle ulusal isteklere uymuş ve o yolda çalışan kişilikleri belli komutanları, böyle boş ve nasıl bir özel amaca dayandığı bilinmeyen bir ilke için elden çıkarmamaya kesin olarak karar verdik. Yalnız, İstanbul’da bulunan genç ve özverili subayların ve doktorların, bir an önce Anadolu’ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.<br />
(Atatürk, isteğinde direnen Cemal Paşa’ya yazdığı yanıtta; savaşta çalışarak yükselmiş kişilerin ast duruma düşmelerinin yerinde olmadığını ve bu gibi girişimlerin ulusal birliğin bozulmasına neden olacağını belirterek değişikliğe kesinlikle yer olmadığını bildirmiştir.)<br />
Baylar, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak, dikkatlerini çekmiştim. Ocak ayı başında, Ankara’da bulunan Fuat Paşa’ya olduğu gibi, Konya’da bulunan Fahrettin Paşa’ya da “Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı bırakmayarak eskisi gibi ulus ve yurt görevinizi sürdürmeniz gerekmektedir. Şu durumda, bu konuda yapılacak bildirimlerden zamanında bize bilgi veriniz.” diye buyruk verdim.<br />
Cemal Paşa Ocak ayı başlarında, o sırada Milli Savunma Bakanlığı başyaveri olan Salih Bey’i -8. Kolordu Komutanı Salih Paşa’dır.- iki mektubunu, bu mektuplara ekli olarak Anlaşma Devletleri olağanüstü temsilcilerinin verdikleri 24 Aralık 1919 günlü ortak bir nota ve bu notaya hükümetin verdiği yanıt örneği ile Ankara’ya gönderdi. Cemal Paşa bu mektuplarında da komuta değişikliği ve yapılacak düzenlemeler konusundaki ilkesinden ve komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşaların görev yerlerine gitmelerini sağlamak zorunluluğundan söz ediyor ve özellikle “Ordunun önemli komuta görevlerinde, son ulusal harekete açıkça katılmış kişilerin doğrudan doğruya ve resmî olarak bulunmaları, dışarıya ve özellikle yabancılara karşı orduda siyasetin hüküm sürdüğü görünümünü verir ve bu da her halde kötü etki yapar. Bakanlık, eylemli olarak bu etkilerin baskısı altındadır” diyordu ve görevinden yine çekileceğini bildiriyor ve bu kez, şu duruma göre artık Mebuslar Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez bir düş olacağını haber veriyordu.<br />
Baylar, bu konuda verdiğim yanıtları şöylece özetleyebilirim: “Düşüncelerimizin yerinde olduğu yolundaki inancımızı yeniden bildiririz. Ferit Paşa’nın kötülüklerinin sonucu olan, Aydın cephesinin ve bölgesinin ve oralardaki Ulusal Güçlerin şimdiki durumunu ve geleceğini, son derece ilgiyle dikkate alıyoruz. Gelecek için umut verici bir durumun sağlanmasını düşünüyoruz. Ali Fuat Paşa’nın, devlet gözünde olsun, kamunun gözünde olsun, her türlü eleştiriden uzak bulunduğu kanısının unutulmaması ana koşuldur. Ulusal eylem sırasında, her nasıl olursa olsun ileri atılmış olanların, görevlerinin ve durumlarının değiştirilmesi, özverilerinin suç sayıldığı yolunda yorumlanır. Bu, bizim değişmez zorunlu görüşümüze göre, hiç de uygun sayılamaz. Hükümetin olabilir saydığı siyasal sakıncaları ortadan kaldırmak için gerekli her şey yapılmıştır. Ahmet Fevzi Paşa, bizimle işbirliği yapacak yeterlikte değildir. Ahmet Fevzi Paşa’nın özel görevle gezip dolaşırken söylediği mantıksız sözlerini bildirmiştik. Bunu ummam, diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi Paşa’nın, arkadaşlara yazdığı özel bir gizli telde, ordu, bugünkü başıbozuk durumunda kaldıkça ülke için yüzde yüz yıkım olacaktır, diyor. Bu adam, ordunun ulusal örgüte yardımcı olma durumunu başıbozukluk sayıyor. Oysa bilmek gerekir ki ordu, ulusal örgütün kadrosu dışında değildir; belki onun ruhu ve temelidir. Ahmet Fevzi Paşa’nın Gönen’de ilk olarak yaptığı iş, Anzavur olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen cana kıyıcıların salıverilmelerini istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden atadığınız iki kişinin, kabul edilmeyeceği yolundaki zorunlu ve haklı düşüncelerimiz üzerine, ortaya bir onur sorunu çıkarmayınız. Bu, yurda ve ulusa bağlılıkla bağdaştırılamaz. “Görevinizden çekilirseniz, Mebuslar Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez biz düş olacağı” yolundaki sözlerinizden, Sadrazamla birlikte bütün hükümetin, meşrutiyetiyle yönetime karşı olduğu anlaşılmaktadır. Pek önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması rica olunur.<br />
Baylar, şimdi, Başyaver Salih Bey eliyle gönderildiğini bildirdiğim, Anlaşma Devletleri olağanüstü temsilcilerinin, Ali Rıza Paşa Hükümetine verdikleri ortak notadan biraz söz edeyim:<br />
Fransa, Büyük Britanya ve İtalya Olağanüstü Komiserleri; Karadeniz Ordusu Başkomutanı Sayın Corc Miln (George Milne) ile Osmanlı Milli Savunma Bakanı arasında yapılan birtakım yazışmalara, Osmanlı Hükümetinin dikkatini çektikten sonra, “Bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa, Karadeniz Ordusu Başkomutanının, Paris’teki Yüksek Kurul kararlarına uyarak, verdiği yönergeyi uygulayacak yerde, yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, kabul edilmeyecek birtakım özürler ve nedenler ileri sürmüştür. Olağanüstü Komiserler, Milli Savunma Bakanının bu davranışından doğacak kötü sonuçlar üzerine, Osmanlı Hükümetinin dikkatini çekmekle birlikte, Karadeniz Ordusu Başkomutanının bildirdiği konferans kararını uygulamak için ne gibi önlemler almayı düşündüğünü öğrenmek isterler. Olağanüstü Komiserler, olayı öğrenen Anlaşma Devletleri Yüksek Kurulunu aydınlatmak üzere, Yüksek Kurul adına verilen buyrukları Milli Savunma Bakanının yerine getirmemesi karşısında Osmanlı Hükümetinin görüşlerini hemen bildirmesini isterler.” diyorlar.<br />
Baylar, Osmanlı Hükümeti, bu notaya verdiği yanıtta: “İzmir’e Yunanlıların nasıl girdiğini, Karma Komisyonun nasıl soruşturma yaptığını ve soruşturmaya değin geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında, halkın nasıl canını kurtarma ve namusunu koruma kaygısına düştüğünü; Hükümetle ordunun her zaman Soruşturma Komisyonunun adaletine ve insafına güvendiğini ve yalnız akan kanları, geçici de olsa dindirmek için, Osmanlı Milli Savunma Bakanlığının, General Miln Cenaplarına 23 Ağustos 1919 günlü yazı ile öneride bulunmuş olduğunu bildiriyor ve bu önerinin, Yunan birlikleriyle Ulusal Güçler arasına Osmanlı birlikleri yerleştirmek olduğunu ancak bu önerinin kabul edilmediğini” açıklıyor.<br />
Sonra; “Yunanlıların girdikleri bölgeye Yunan birliklerinden başka, Anlaşma Devletleri birliklerinin girmeleri önerisiyle ilgili, 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü iki yazıya ve bunların karşılıksız kaldığına” işaret olunuyor. Bundan sonra da “General Miln Cenaplarının, kendi çizdiği sınırı gösterir yazılarının (3 Kasım 1919) Milli Savunma Bakanlığına gönderilmesi noktasına değinilerek, Milli Savunma Bakanının, böyle bir yazı hükümlerini uygulamaya tek başına yetkili olmaması dolayısıyla, Hükümete başvurduğundan ve Hükümetçe de Komiserlere durumun bildirildiğinden” söz ediliyor. Daha sonra -geçici sınır çizgisine değin Yunanlıların girmesine engel olan- gücün, halk topluluğu olduğu bildiriliyor. Hükümetin ve ordunun, halkın bu tutumunu önleyemediği belirtilerek işe bir çözüm yolu bulunması bir daha rica edildikten sonra “Gerek Hükümeti ve gerek Milli Savunma Bakanlığını, sözde Yüksek Kurul kararlarını uygulamıyor gibi bir suçlamadan artık kurtarmaya iyilikseverlikle aracı olunması” yolundaki yalvarmalara üstün saygılar da eklenerek yanıt yazısına son veriliyor.<br />
Saygıdeğer Baylar, şimdi de Cemal Paşa’nın mektuplarında dokunduğu noktaları işaret edeceğim. Milli Savunma Bakanı, bize Anlaşma Devletleri Komiserlerinin notasını okuturken bir yandan da öteden beri yaptırmak ya da bizi yapmaktan alıkoymak istediği noktaları bir daha bildiriyor ve pekiştiriyordu. Cemal Paşa’nın, istediklerini bu kez ileri sürer ve önerirken sözü geçen notayı da okutarak, bizim ruhsal ve içsel durumumuz üzerinde etki yapmayı düşünmüş olduğunu kestirmek, bilmem doğru olur mu?<br />
Cemal Paşa, Anlaşma Devletleri’nin siyasal eğilimlerinden söz ettikten sonra, Hükümet; Vilson ilkelerine göre kabul edebileceği yenilikleri yapmaya söz verir nitelikte bir bildiriyi, yakında yayımlayacaktır. İçişleri Bakanını gücendirmemelidir çünkü görevinden çekilir. O çekilince de bunalım olur. Meclis açıldığı zaman İçişleri ve Dışişleri Bakanları kesin olarak değiştirilecektir. Düşmanlar, Meclisi açtırmamak istiyor, dahası, Dostlar Derneğinin Padişaha başvurarak, bu Meclisin yasal olmadığını bildirip dağıtılmasını isteyeceği haber alındı diyor ve milletvekillerinin Ankara’ya gelmesi işinden söz ediyor.<br />
Şimdi Baylar, bu üç belgeyi göz önünde tutarak, hep birlikte, kısa bir yorumlama yapalım! Komiserlerin notasından anlıyoruz ki Anlaşma Devletlerinin Karadeniz Başkomutanı Bay George Miln, Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanına yani Cemal Paşa’ya, doğrudan doğruya kendi buyruğu altındaymış gibi yönerge ve buyruklar vermektedir. Cemal Paşa, şimdiye dek bundan bize söz etmedi. Ve yine anlıyoruz ki Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanı, aldığı yönerge ve buyrukları yerine getirmemekten ve kabul edilemeyecek özürler ve nedenler ileri sürmüş olmaktan ötürü suçlandırılıyor. Milli Savunma Bakanının aldığı buyrukların ne olduğunu kestiriyoruz ve niçin yerine getirmemekte olduğunu da anlıyoruz. Çünkü Ulusal Güçler engel olmaktadır… Ulusal Güçler, Milli Savunma Bakanının ve Hükümetin, Başkomutan Bay Miln’in buyruklarına ve yönergelerine uyarak verdiği ya da vereceği buyruklara boyun eğmiyor… İşte komiserler, Paris’teki Yüksek Kurul adına, bunu kabul edilebilecek özür ve neden saymıyorlar. Demek istiyorlar ki hükümet iseniz, Milli Savunma Bakanı iseniz, ülkeye, ulusa, orduya egemen olmalısınız! Egemen iseniz özürler ve nedenler kabul edilemez.<br />
Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti, 2 Ekim 1919’da iş başına geldi. Ondan önce Ferit Paşa Hükümeti vardı. Buna göre, Ulusal Güçler ile Yunan birlikleri arasında Osmanlı birlikleri yerleştirilmesiyle ilgili, 23 Ağustos 1919 günlü öneriyi yapan Ferit Paşa Hükümetidir. Düşman eline geçen bölgenin, yalnız Anlaşma Devletleri elinde bulunmasıyla ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü önerileri yapan da Ferit Paşa Hükümetidir.<br />
Ali Rıza Paşa Hükümeti daha, bir öneri ortaya atmış değildir. Ama tersine, 3 Kasım 1919 günü Yunanlıların gireceği bölgenin sınırını belirtiyor ve bu sınıra değin Yunanlıların girmesinin sağlanmasını, Başkomutan Miln, Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa’ya buyuruyor. İşte Cemal Paşa’nın yerine getiremediği buyruk budur. Teşekkür olunur ki gerek kendisi ve gerek üyesi bulunduğu Hükümet, iş başına geldiklerinden çok çok bir ay sonra, Ulusal Güçlere karşı güçsüz olduklarını, yabancı komiserlere söyleyebilmişlerdir.<br />
Baylar, bu delegelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence, Hükümetin ortak notaya verdiği yanıtında, komiserlerin ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçakgönüllülükle ve büyük bir incelikle karşılık verilirken, bir yön üzerinde hiç durulmamış olmasıdır. O da Baylar, Bay George Miln’in doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanına buyruk ve yönerge vermekte olmasıdır. Bu durum, ne Ulusal Örgüte karşı, her şeyi onur sorunu yapan Milli Savunma Bakanının ne de Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını sağlamak sorumluluğunu yüklenmiş olan Hükümetin onuruna, saygınlığına dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin onurunu ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu anlamak istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa, bağımsızlığı ortadan kaldıran bu sataşmaya ve saldırıya araç olamayız diye bağırmayı göze alamıyorlar… Göze alamıyorlar Baylar, çünkü korkuyorlar. Nitekim korktukları başlarına geldi. Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insanlık onuruna ve ulusal onura saldırılamayacak bir çevrede ve öyle koşullar içinde bulunmak gerekir. Buna önem vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir ulus için dokunulmaz olarak kalması, en büyük namus ülküsü olan kutsal kavramlara karşı, çoktan saygısız ve duyarsız oldukları yargısına varmakta yanlışlık yoktur!<br />
Adalet dilenmekle ve başkalarını kendine acındırmakla ulus işleri, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onuru ve bağımsızlığı güven altına alınamaz.<br />
<strong>Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin yarınki çocukları, bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar.<br />
</strong>Baylar, Cemal Paşa’ya, komuta değişikliğiyle ilgili noktalarda verdiğimiz yanıtı bilginize sunmuştum. İzin verirseniz, o yanıtın başlangıcını oluşturan konular üzerindeki düşüncelerimizi de özetleyeyim. Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz şunlardı:<br />
1. Anlaşma Devletleri’nin her biri, bütün Türkiye’den en büyük çıkarını sağlamak amacını gütmektedir. Bu, Türkiye’de, güvenilir bir dayanak noktası bulmaya bağlıdır. Yabancıların açıktan açığa karşıt ve kırgın görünmelerinin nedenini, Hükümetin yansızlık durumunda aramalıdır; güçsüz ve dayanaksız olmasında aramalıdır.<br />
2. Hükümet, bildiri yayımlamakta tez canlılık göstermemelidir. Bildiri, hükümet durumu sağlamlaştıktan sonra yayımlanmalıdır. Hükümetin güçlü olması, her bakımdan Ulusal Güçlere dayandığı kanısını uyandıracak bir yol tutturmasına ve bunu bütün dünyaya duyurmasına bağlıdır. Meclis toplandıktan ve sonra orada güçlü bir “Hakları Savunma Derneği Grubu” kurulduktan sonra, bildiriye sıra gelebilir. Herhalde bildiri, Barış Konferansına gidecek delegeler yola çıkmadan önce, ama grupla görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir. Çünkü böyle olmazsa, önem ve değer verilmeyecektir. Bir de işe, kabul olunacak yenilikleri duyurmakla başlamak doğru değildir. Tersine bildiride, ulusun bağımsızlığından ve ülkenin bütünlüğünden başlamak, ancak bunun sağlanması koşullarına bağlı olmak üzere yönetim işlerinin ana çizgilerini saptamak uygun olur. Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar, Sivas Genel Kongresi Bildirisi’nde ve Tüzüğü’nde vardır. Orada, yarınki sınırlar, devletin ve ulusun bağımsızlığı, azınlıkların hakları, yapılacak yardımın ulusça nasıl anlaşıldığı açıkça belirtilmiştir. Böyle bir bildiri, şimdiden düzenlenir ve Meclis açıldığı zaman çoğunluk grubuyla görüşüldükten sonra yayımlanır. Uygun olan budur.<br />
3. İçişleri Bakanının çekilmesiyle hükümette bir bunalım çıkmasına neden görülememektedir. Böyle bir düşünceden İçişleri Bakanına Sadrazam gözüyle baktığınız anlamı çıkar. Bir hükümette bunalım ancak hükümet başkanının çekilmesiyle çıkabilir. Hükümetin, İçişleri Bakanı Şerif Paşa’ya, onun da Ferit Paşa’ya ayak uydurduğu ve bağlı olduğu anlaşılıyor. Meclisin açılması üzerine, İçişleri ve Dışişleri bakanlarının kesin olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlayamadık. Bu bakanlar, şimdiden böyle bir söz verdiler mi? Düşmanların, Meclisi açtırmak istemeyecekleri doğaldır. Yalnız Padişahın Meclisi dağıtacağı da düşünülebilir mi? Eğer böyle olasılık varsa o halde Meclisi, İstanbul’da, dağıtmak ve ulusu Mebuslar Meclissiz bırakmak için mi topluyoruz? Öyle ise Padişahın bu konudaki görüşlerinin, kurulumuzca kesin olarak şimdiden bilinmesi gerekir ki milletvekillerini dışarıda, güvenli bir yerde toplamak için girişimlerde bulunalım! Yoksa Meclis, İstanbul’da toplanma yüzünden yukarıda belirtilen durumlara düşerse, bunun sorumluluğu, İstanbul’da toplanması için direnenlere düşecektir.<br />
4. Milletvekillerinin görüşmek üzere Ankara’ya gelmeleri yararlıdır.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 119-131</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Damat Ferit Paşa Hükümeti Dönemi</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/damat-ferit-pasa-hukumeti-donemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2020 10:30:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[6 Eylül 1919]]></category>
		<category><![CDATA[Celâdet ve Kâmuran Âli]]></category>
		<category><![CDATA[Damat Ferit Paşa Hükümeti Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[İlyas Bey]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya’da 15. Alay Komutanı]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5582</guid>

					<description><![CDATA[Şimdi Baylar, savaş tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip sorunu üzerinde, izin verirseniz, biraz geniş bilgi vereyim.&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şimdi Baylar, savaş tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip sorunu üzerinde, izin verirseniz, biraz geniş bilgi vereyim.</p>
<p>“Baylar, daha temmuz başında, Erzurum’da bulunduğumuz sırada Celâdet ve Kâmuran Âli adında iki kişinin yabancılarca, pek çok para ile İstanbul’dan Kürdistan’a gönderileceği, bunların türlü yalanlar söyleyerek kafaları karıştırmak ve bize karşı halkı kışkırtmakla görevlendirildikleri ve bir iki gün içinde yola çıktıkları ya da çıkacakları haber alındı. Bu haber üzerine, bunların, sessizce gözetlenmeleri ve tutulmaları gereğini 3 Temmuz gününde Diyarbakır’da On üçüncü Kolordu Komutanına ve ayrıca Kurmay Başkanı olan Halit Bey’e ve Samsun Mutasarrıfına bildirdim. 20 Ağustosta, On Üçüncü Kolordu Komutanına verdiğim buyrukta, söz konusu kişilerin, İstanbul’dan yola çıktıklarının bildirildiğini ve alınacak önlemler arasında özellikle Mardin istasyonunda sıkı bir denetleme yapılmasının uygun olacağını yazdım.</p>
<p>Sivas Kongresinin ikinci günü, yani 6 Eylül gününde, “Bedirhanlı ailesinden Celâdet ve Kamuran ile Diyarbakırlı Cemil Paşaoğlu Ekrem adlarında üç kişinin, yanlarında, eskiden Diyarbakır ilinde bize karşı propaganda yapan bir yabancı subayla birlikte, silahlı Kürtler koruyuculuğunda Elbistan ve Akçadağ üzerinden Malatya’ya geldikleri ve mutasarrıf, belediye başkanınca karşılandıkları, On Üçüncü Kolordunun yazısından anlaşılıyor.”  15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın 3. Kolordu Komutanlığına bununla ilgili olarak gönderdiği 6 Eylül 1919 gün ve 529 sayılı gizli telinde verilen bilgide: “Yabancı subayın, Türk, Kürt ve Ermeni nüfusunu incelemek üzere İstanbul Hükümetinin izniyle dolaştığını söyledikleri; Malatya’da bulunan atlı alayının, er sayısı az olduğundan bunları yakalamaktan çekindiği; bununla birlikte, bunların hemen yakalanması için İstanbul’a başvurulduğu 13. Kolordudan bildirilmiştir. Bu adamların ne amaçla ve ne görev için nereleri gezecekleri konusundaki bilgisini, Harput Valisinden sordum.” denilmekteydi. Harput Valisi Ali Galip Bey’dir. Bu adamların ne amaçla geldiklerini 3 Temmuzdan beri biliyoruz. Beş-on silahlı Kürt’e karşı bir atlı alayının er sayısı az görülmüş, tutuklamaktan çekinilmiş, asıl dikkate değer şey, bunların yakalanması için İstanbul’a başvurulmuş olduğu haberidir! Bu küçük ve önemsiz gibi görünen noktaları; o zamanki durumu görüşte dikkati çeken düşünce ve anlayış ayrılıklarını gösterdiği için anıyor ve belirtiyorum.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, Ali Galip ile yanındaki hainleri yakalatmak için verdiği buyruk ve yönergeleri, aldığı askerî önlemleri, bu konuda karşılaştığı olumsuz durumları, yapılan işbirliği sonucunda hainlerin yakalanmak yerine elden kaçırıldığını ve bu gelişmelere ilişkin yazışmaların ayrıntılarını anlatmakta ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>10 Eylülde İlyas Bey’e verdiğim yönergede başlıca belirttiğim noktalar:</p>
<ol>
<li>Kaçakların ivedilikle yakalanmaları,</li>
<li>Kürtlük akımına hiçbir elverişli alan bırakılmaması,</li>
<li>Malatya’da mutasarrıflık görevini Jandarma Komutanı Tevfik Bey’in üstlenmesi; uygun görülecek namuslu ve yurtsever bir kişinin de Harput’a valilik görevine hemen başlaması,</li>
<li>Malatya ve Harput’taki Hükümet gücünün, eksiksiz ele alınarak ulusa ve yurda karşı hiçbir davranışa meydan verilmemesi,</li>
<li>Kaçaklara uyanların aman verilmeden acımasızca yok edileceğinin duyurulması ve namuslu halka gerçeğin bildirilmesi,</li>
<li>Ulusal varlığımızı tehlikeye sokacak olan yabancı askerlere de karşı konulacağının göz önünde bulundurulması gibi önlemlerin ve düzenlenmelerin bildirilmesinden oluşmaktaydı.</li>
</ol>
<p>Baylar, kaçakların, o çevredeki aşiretlerden birtakım Kürtleri toplayabileceklerini ve Maraş’ta bulunan yabancı birliklerden bile yararlanabileceklerini yüzde yüz olacakmış gibi kabul etmek gerekiyordu. Onun için, alınmış olan düzeni pekiştirmek ve bu işe ayrılmış olan birlikleri artırmak gerekiyordu. Bu amaçla Sivas’tan katıra bindirilmiş bir birlik daha 9 Eylül akşamı Malatya’ya gönderildiği gibi, Üçüncü Kolordu da elden geldiğince, birliklerini güneye indirecek; On Üçüncü Kolordu, izleme işini sağlayacak ve –hainlere kıpırdayacak elverişli bir durum yaratmamak için en geniş ölçüde etkin olmak gerekli olduğundan- Mamahatun’daki atlı alayı da Harput’a doğru gönderilecekti. Bu konuda 3., 13. ve 15. Kolordu Komutanlarına gereği gibi bildirimler yapıldı ve dileklerde bulunuldu.</p>
<p>Baylar, verdiğimiz yönergeler çerçevesinde kaçakları izletirken, bir yandan da elimize geçen kimi belgeleri gözden geçirelim. Bu belgelerin, olayı ve Ali Galip’in giriştiği işleri, İstanbul Hükümetinin kötülüklerini, her türlü açıklamadan daha iyi belirteceğini sandığımdan, olduğu gibi okunmaları gereksiz görülmez düşüncesindeydim.</p>
<p>(Burada Atatürk, İçişleri Bakanı Adil Bey’in Milli Savunma Bakanı Süleyman Şefik Paşa ile birlikte imzalayıp Elazığ Valisi Ali Galip Bey’e gönderdiği 3 Eylül 1919 tarihli yönergeyi okumuştur. Bu yönergede, yapılan Kongrelerin önemsiz olduğu ancak Avrupa’ya bunu anlatmanın olanaksızlığı vurgulanmakta ve bu nedenle Sivas’ta toplanacak olan yeni Kongrenin durdurulması gerektiği bildirilip bu konuda yapılması gerekenlere yer verilmektedir. Her türlü önlemi almak için İstanbul Hükümetinin de desteğiyle valilik görevine Ali Galip getirilmiştir. Ayrıca Ali Galip’in Sivas’ta yapılacak toplantıya engel olması için buyruğuna, güvenilir iki yüz kişinin verildiği ve oradaki Kürtlerden de 100-150 kadar atlıyı alması gerektiği belirtilmiş ve Ali Galip’in kendisine de bu görevi kimseye söylememesi gerektiği vurgulanmıştır.</p>
<p>İçişleri Bakanı Adil Bey, Ali Galip Bey’e daha sonra yolladığı 6 ve 9 Eylül 1919 tarihli telyazılarında da Mustafa Kemal Paşa’nın ve arkadaşlarının yakalanması için gereken paranın ildeki maliye kasasından alınmasını ve Sivas’a doğru, bir an önce yola çıkılmasını bildirmiştir. Ali Galip, bunlara verdiği 9 Eylül 1919 tarihli yanıtta şöyle diyor: ‘İçinde bulunduğumuz ayın on dördüncü günü yeterince güçle haydutların (yani Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının) yakalanması için Malatya’dan yola çıkmak üzere gerekli önlemler alınmıştır. Tanrının yardımıyla çarpışmada başarı sağlanacağına güvenilsin.)</p>
<p>9-10 Eylül gecesini hükümet konağında yürek çarpıntıları içinde sabaha dek uykusuz geçiren Ali Galip’in, 9 Eylül 1919 günü daha yiğitliğinin üzerinde olduğu ve Tanrı’nın yardımıyla çarpışmada başarı sağlayacağından çok umutlu olduğu bu telden anlaşılıyor.</p>
<p>Baylar, olaydan ve bu belgelerden kendilerine bilgi verilen sivil yönetim başkanlarının, İçişleri Bakanı Adil Bey’e ve komutanların da Milli Savunma Bakanı Süleyman Şefik Paşa’ya güvensizliklerini bildiren teller çekmelerinin uygun olacağı düşünüldü. Herkesin dikkati çekildi.</p>
<p>Sivas Valisi Reşit Paşa’nın teline karşılık veren Adil Bey’in şu sözleri pek şaşılmaya ve yadırganmaya değer. Adil Bey, sözünü ettiğim telini şu cümlelerle bitiriyordu: “…Elbette Padişah ve Halife Hazretlerinin yüksek istençlerine uymak gereğini anlarsınız!” Baylar, bir rastlantıyla bu telin alındığı sırada ben de telgrafhanede bulunuyordum. Bir aralık dayanamadım, şu teli yazdım ve çekilmek üzere görevliye verdim:</p>
<p>11 Eylül 1919</p>
<p>İçişleri Bakanı Adil Bey’e Ulusun düşünce ve dileklerini Padişahına bildirmesine engel oluyorsunuz. Alçaklar, cana kıyıcılar! Düşmanlarla birlik olup ulusa karşı haince düzenler kuruyorsunuz. Ulusun gücünü ve istencini anlamaya gücünüzün yetmeyeceğine kuşkum yoktu. Ancak yurda ve ulusa karşı, haincesine ve bütün gücünüzle uğraşacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip Bey ve yardakçıları gibi akılsızların bönce ve kuruntuya dayanan sözlerine kapılarak ve Bay Novil gibi ulusumuz ve yurdumuz için zararlı olan yabancılara vicdanınızı satarak işlediğiniz alçaklıkların ulusça yükletilecek sorumluluğunu göz önünde tutunuz. Güvendiğimiz kişilerin ve gücün sonunu öğrendiğiniz zaman kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Bütün komutanlar ilgililere, gerektiği gibi başvurdular. 12 Eylüle değin aldığımız raporlardan kaçakların, 10-11 Eylül gecesini Raka’da geçirdikleri ve 11-12 Eylül gecesini de Raka’nın yarım saat yakınında bir köyde, bir aşiret başkanının yanında geçireceklerinin anlaşıldığı bildiriliyordu. Bu bilgi 20., 15. ve 13. Kolordu Komutanlarına bildirildi.</p>
<p>11 Eylülde ve 11-12 Eylülde Malatya ile telgraf başında yapılan haberleşme, Malatya’da, kesin buyruk ve yönerge almış kişilerin kafalarında hâlâ karışıklık olduğunu gösterir nitelikteydi.</p>
<p>(Atatürk, bu noktada öncelikle Malatya’daki birlik komutanlarıyla yaptığı yazışmalara ve Ali Galip ile yanındakilerin yakalanması için verdiği buyruklara değinmektedir. Bu yazışmalardan birinde, P. Pil (Peel) adında bir İngiliz subayının Malatya’ya gelmiş olduğunu bildiren İlyas Bey’e verdiği yanıtta, bu subayın, memur ve ileri gelenlerle konuşturulmamasını istemekte ve bu subaya, ‘kaçak Ali Galip Bey’in yurt hainliğiyle suçlandığının, yakalanır yakalanmaz adalete verileceğinin ve başka türlü bir işlem yapılamayacağının’ söylenmesi buyruğunu vermiştir.)</p>
<p>Baylar, alınan önlemler, yapılan düzenlemeler ve özellikle gösterilen hırslı ve sert tutum sonucunda, Ali Galip ve Halil Beylerin kandırmaya çalıştıkları aşiretler dağılmış, umutsuz kalan Ali Galip ilkin Urfa’ya ve oradan Halep’e kaçmıştır. Bay Novil de gözaltında rahatça Elbistan üzerinden gitmiştir. Ötekiler de birer yol bulup kaçmışlardır. Bu evreleri, daha çok açıklamayı yararlı görmüyorum. Bu konuda söylediklerime ek olarak yayımlanacak olan belgeler okununca bugün ve yarın için uyarıcı sonuçlar çıkarılacağını umarım.</p>
<p>Baylar, Ali Galip’in giriştiği işin, Padişahın ve Ferit Paşa Hükümetinin ve yabancıların ortak bir girişimi olduğuna, bilginize sunduğum belgeleri gördükten sonra, kimsenin kuşkusu kalmaz, sanırım. Bu hainliğin, ortak girişimlerine karşı takınılması gereken tutum açıktır. Ancak karşı girişimde elden geldiğince açık saldırıdan sakınmak, o günün gereği olmakla birlikte, girişim gücünü türlü hedeflere çevirmekten sakınarak bir noktada toplamak, uygun bir davranış olacaktı. Biz de saldırılacak hedef olarak yalnız Ferit Paşa Hükümetini seçtik ve bu işte Padişahın parmağı olduğunu bilmezlikten geldik. Ferit Paşa Hükümetinin, gerçekleri bildirmeyerek Padişahı aldatmakta olduğu tezini tuttuk.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, kendi buyruğuyla tüm birlik komutanlarınca Ferit Paşa’ya telgraflar çekilmiş olduğunu anlatmakta ve en sonunda İstanbul ile ilişkileri kesme aşamasına gelindiğini belirterek, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>12 Eylül 1919 günü tüm komutanlara ve illere şu genel bildirim yapıldı:</p>
<p>“Bir saate değin, örneği aşağıda bulunan telyazısı, Kongre Genel Kurulunca Sadrazama çekilecektir. Bundan dolayı siz de hemen buna uygun ve bu anlamda birer telyazısı çekiniz ve hemen bildiriniz efendim.”</p>
<p><strong>Genel Kongre Kurulu</strong></p>
<p>Saat beşte Sadrazama da bilgi için diye ulaştırılan ve bütün komutanlara, valilere gönderilen bildirim şu idi:</p>
<ol>
<li>Hükümet, ulusun sevgili padişahına dileklerini ulaştırmasını engelleyip onunla bağlantısını kesmekte ve gerçekleşen haince davranışını sürdürmekte direndiğinden, ulus da yasal bir hükümet başa geçinceye dek İstanbul Hükümeti ile yönetim yönünden ilişkisini ve İstanbul ile her türlü telgraf ve posta haberleşme ve ulaştırmasını büsbütün kesmeye karar vermiştir. Her yerdeki sivil memurlar, askerî komutanlarla birlikte, bu kararı yerine getirecek ve sonucu Sivas’ta Kongre Genel Kuruluna bildirecektir.</li>
<li>İşbu bildirim tüm komutanlara ve sivil yönetim başkanlarına gönderilmiştir.</li>
</ol>
<p>12.09.1919                                                                                  Genel Kongre Kurulu</p>
<p>Baylar, ayın on ikinci günü İstanbul Hükümetiyle genel olarak haberleşme ve bağlantı kesildi. Buna uymayan kimi yerler ve bu yerlerle olan tartışmamızı ayrıca açıklayacağım. Ondan önce izin verirseniz, daha önemli sayılması gereken bir sorun üzerinde bilgi sunayım. Bildiğiniz gibi Ferit Paşa Hükümeti, milletvekilleri seçimi için sözde bir buyruk vermişti. Ama içinde bulunduğumuz güne değin, yani Anadolu’nun İstanbul’la bağlantıyı kestiği 12 Eylül gününe dek, bu buyruk uygulanmamıştı. Son durum üzerine en önemli işin milletvekilleri seçimini tez elden sağlamak olacağını çok iyi anlarsınız. Bunun için, 13 Eylülde hemen bu konuyla uğraşılmaya başlanıldı. Uzun ayrıntılara girmektense, sözünü ettiğim gün (tüm birlik komutanlıklarına, illere, bağımsız sancaklara, belediyelere ve Hakları Koruma dernek merkez kurullarına) gönderilen ilk genel yönergeyi, olduğu gibi bilginize sunmayı daha yararlı sayarım. Bildirim şudur:</p>
<p>İstanbul Hükümetinin tuttuğu ve sürdürdüğü gerici yönteme ve yaşamakta olduğumuz günlerin büyük korku ve tehlikelerine karşı haklarımızı savunmak ve varlığımızı korumak için Ulusal Meclisin seçilmesini ve toplanmasını sağlamak ve çabuklaştırmak bugünün en önemli işidir.</p>
<p>İstanbul Hükümeti ulusu aldatarak milletvekili seçimlerini aylarca yaptırmamış olduğu gibi, son zamanda verdiği seçim buyruğunun yerine getirilmesini de türlü nedenlerle geciktirmekte ve geri bırakmaktadır. Ferit Paşa’nın, Toros’un ötesindeki illerimizi gözden çıkardığı, Barış Konferansına verdiği nota ile kanıtlanmış; Aydın ilinde Yunanlılarla aramızda sınır çizmeye girişmesi de orada düşman eline düşen yerlerin bir oldubitti biçiminde Yunan topraklarına katılmasını kabul ettiğine kanıt sayılmıştır. Düşmanın akılsızca ve haince siyaset güderek ülkenin ve ulusun bölünüşüne yol açması kesinlikle beklenir. Ulusal Meclis toplanmadan önce Barış Antlaşmasını imza ederek ulusu bir oldubitti karşısında bulundurmak istediği sanılmaktadır. Bundan dolayı, Genel Kongre, orduyu ve ulusu uyanıklığa çağırır ve aşağıdaki işlerin ivedilikle yapılmasını, ulusun var ya da yok oluşu ile sonuçlanacak önemde saydığını bildirir:</p>
<p>Birincisi- Seçim hazırlıklarının yürürlükteki yasada gösterilen en kısa süre içinde yapılıp bitirilmesi için Belediyeler ve Hakları Savunma Dernekleri bütün güçleriyle çalışmalıdırlar.</p>
<p>İkincisi- Sancaklardan çıkarılacak milletvekillerinin sayısı, nüfusa göre, hemen saptanarak Temsilciler Kuruluna şimdiden bildirilmelidir. Adaylar sorunu, daha sonra haberleşme ile çözümlenecektir.</p>
<p>Üçüncüsü- Gerek seçim hazırlıkları sırasında, gerek seçim yapılırken gecikmeye yol açacak nedenler şimdiden düşünülerek ortadan kaldırılmalı ve hiçbir gecikmeye yer verilmeyerek en kısa süre içinde seçimlerin sonuçlandırılması.</p>
<p>Bu kararın bölgenizdeki bütün belediyelere ve Hakları Savunma Derneklerine bildirilmesine ve gereğinin tez elden yapılmasına yardım buyurmanız rica olunur.</p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu</strong></p>
<p>Ferit Paşa Hükümeti, direnmesini sürdürüyordu. Bilindiği üzere, devrilinceye değin de sürdürdü. Ülkeyi günlerce başsız bırakmak kuşkusuz pek büyük sakıncalar doğururdu. Bundan dolayı, önce ne düşünüldüğünü sormak üzere, sonra da –ileri sürülen kimi aykırı görüşlere bakmaksızın- buyruk olarak ilgililere bildirdiğimiz kararları, Eylülün 13-14’üncü gecesi, şöylece saptamış ve yazmıştım:</p>
<p>“Kongrece alınması düşünülen önlemleri kapsayan buyruk örneği aşağıda bilginize sunulmuştur: Bu konudaki yüksek görüş ve düşünceleriniz alındıktan sonra Genel Kurulca görüşülerek yürürlüğe konulacaktır. 15.09.1919 günü öğleye değin görüşlerinizi bildirmenizi bekliyoruz efendim.</p>
<p>Ulusal amaçları haincesine yorumlayan ve başka anlamlara çeken; girişimlerimizin ve ulusal ayaklanmamızın yasa dışı olduğunu ilan eden, padişahlık ve halifelik katına karşı ulusun sonsuz bağlılığını yasaya ve türeye uygun her türlü araçla belirtmeye can attığımız halde, Padişah ile ulus arasında bir engel duvarı kuran; halkı birbirine karşı silahlandıran ve birbirini öldürmeye yöneltip kışkırtan İstanbul Hükümeti ile bağlantıyı kesmek zorunda kalan Genel Kongre Kurulu, aşağıdaki kararları size bildirmeyi ödev sayar:</p>
<ol>
<li>Devlet işleri, Padişah Hazretleri adına ve yürürlükteki yasalara göre, eskisi gibi yürütülecektir. Soy ve mezhep ayrılığı gözetilmeksizin halkın canı, malı, ırzı ve her türlü hakları güven altında bulundurulacaktır.</li>
<li>Hükümet görevlilerinin kendilerine verilmiş görevleri, ulusun yasal isteklerine göre yürütmeleri doğaldır. Bununla birlikte, görev yapmaktan çekinenlerin özür bildirmeleri, görevden çekilme sayılarak yerlerine uygun görülen kişiler vekil olarak atanacaklardır.</li>
<li>Görev sırasında ulusal amaç ve gidişe aykırı davranışları görülecek ve anlaşılacak olanlar, din ve ulusun esenliği adına kesin olarak ağır cezalara çarptırılacaklardır.</li>
<li>Görevden çekilmiş memurlardan ve halktan, her kim olursa olsun ulusal kararlara aykırı davranışlarda bulunan ve bozgunculuk aşılayanlar da ağır cezalara çarptırılacaklardır.</li>
<li>Ülkenin ve ulusun esenliği ve mutluluğu, adalet ve haktanırlıkla ve ülkede dirlik ve güvenin sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Bu yolda gereken her türlü önlem alınması, kolordu komutanlarıyla valiliklerden ve bağımsız mutasarrıflıklardan beklenir.</li>
<li>Ulusun dileklerinin Padişah Hazretlerine bildirilmesi başarıldıktan sonra ulusça inanılıp güvenilecek, yasal bir hükümet kuruluncaya dek, yazışmalar Sivas’taki Genel Kongre Temsilciler Kuruluyla yapılacaktır.</li>
<li>İşbu kararlar, bütün ulusal örgütlerin merkezlerine bildirilecek ve halka duyurulacaktır.”</li>
</ol>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, bilginize sunduğum bu son genelgemiz üzerine, kimi hafif kimi de oldukça ağır karşı görüşler, direnmeler ve dahası, karşı girişimler ve korkutmalarla bile karşılaştık. Karşı görüşler ve yermeler, yalnız son genelgemiz içeriği üzerinde de kalmadı. Bununla ilgili olarak, daha başka noktaları da kapsadı. Bu konuda yüksek kurulunuzu özel olarak aydınlatmak için bu yolda geçmiş olan yazışmalardan bir bölümünü kısaca sunmama izin vermenizi rica ederim.</p>
<p>(Söylev’in bu bölümünde Atatürk, İstanbul Hükümeti ile ilişkiyi kesme konusunda Erzincan Hakları Savunma Derneği, Diyarbakır 13. Kolordu Komutanı Cevdet Bey, Erzurum Merkez Kurulu, Malatya’daki İlyas Bey, Sivas Hakları Savunma Derneği, Temsilciler Kurulu üyesi ve birçok çağrıya karşın Sivas Kongresine gelmemiş olan Servet Bey ve 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa gibi kişi ve kurumların kaygılarına, düşüncelerine, direnmelerine ve kendisinin bunlara verdiği yanıtlara, belgelere dayalı olarak yer vermiştir.)</p>
<p>Bu tartışmalar üzerinde daha birçok sorular soruldu ve açıklamalar yapıldı. Üstelik “Hakları Savunma Kurulunun Trabzon Merkezi” uydurma imzasıyla, başka illere bizi yeren teller de çekildiği görüldü. On beş gün sonra da Trabzon’dan bir tel aldık. Ama Servet Bey’den değil… Olduğu gibi bildirirsem durum anlaşılır.</p>
<p>Sivas’ta Temsilciler Kurulu Adına</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Trabzon Belediye Kurulunun, örneği aşağıda bulunan telyazısı İstanbul’a şimdi çekiliyor. Bir örneğinin de 15. Kolordu Komutanlığına yazdırıldığı bilgilerinize sunulur.</p>
<p><strong>1 Ekim 1919                                                                                                                   Mevki Komutanı  </strong></p>
<p><strong>                                                                                                                                                   Ali Rıza</strong></p>
<p>Örnek</p>
<p>İstanbul, Sadrazam Ferit Paşa Hazretleri’ne Bugüne dek Anadolu’dan yükselen ulusal çığlığı Trabzon, kendisine özgü ağırbaşlılıkla inceledi ve izledi. Ülke bu duruma daha çok katlanamaz. Yurt sevginiz varsa artık görevinizi bırakınız Paşa Hazretleri.</p>
<p><strong>Belediye Başkanı                 Üye                   Üye                    Üye </strong></p>
<p>Hüseyin                                   Ahmet               Mehmet Avni    Mehmet Salih</p>
<p><strong>Üye                                        Üye                    Üye                    Üye </strong></p>
<p>Hüsnü                                      Temel                 Mehmet             Şefik</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa’dan 17 Eylül 1919 günü de kişiye özel bir gizli tel aldım. Pek içten ve kardeşçe bir dille yazılmış olan bu telde bir iki uyarma vardı. Kâzım Karabekir Paşa: “Paşam!” diyor, “Sivas’tan gelen bildirimler ve genelgeler, kimi zaman Temsilciler Kurulu adına kimi zaman da doğrudan doğruya sizden geliyor. 10 Eylül 1919 günü, İstanbul’daki Hükümete doğrudan doğruya bildirim yaptığınız ve uyarma yazıları yolladığınız olmuştur. Şuna inanmalısınız ki böyle imzanızla yaptığınız bildirimler, sizi çok sevgi ve saygıyla sevenler arasında bile, büyük bir içtenlik ve düşünce esenliği ile eleştiriliyor… Bunun ne denli etkili olacağını ve tepkilere yol açacağını çok iyi bilirsiniz. Bu bakımdan Temsilciler Kurulu ve Kongre kararlarının her zaman imzasız, yalnızca Temsilciler Kurulu diye yayılmasını rica ederim.” Telyazısı şu sözlerle son buluyordu. “Yüksek kişiliğinizin, elbette ortada tek başına görülmemesi ülke yararı bakımından gereklidir. Oy birliği ile (bu işte oyları toplanan kişilerin ya da kurulun bugüne değin öğrenilememiştir.) bilginize sunulan bu dileklerimin iyi karşılanacağına inanıyorum, ellerinizden öperim.”</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa’yı gerçekten duraksattığını ve bizi eleştirmeye dek götürdüğünü gördüğünüz noktaları elden geldiğince belirgin olarak yorumlamanın ve açıklamanın gerekli olduğu besbellidir. O günlerdeki duygu ve düşüncelerimden esinlenen görüşlerimi, bugünün yeni etkilerine kendimi kaptırmaktan çekinerek belirtmek için, o gün verdiğim karşılığı olduğu gibi bilginize sunmayı yeğlerim.</p>
<p><strong>19 Eylül 1919</strong></p>
<p>On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Sayın Kardeşim,</p>
<p>Derin bir içtenliğe dayandığından kuşku duymadığım kanılarınızı açık ve kardeşçe bir dille bildirmiş olmanız, kardeşlik bağlarımızı pekiştirmiş ve beni yürekten sevindirmiştir. Aklınıza gelen sakıncaları çok iyi anlıyorum. 10 Eylül günü Hükümete doğrudan doğruya yazılmış bir bildirim yoktur. Yalnız telgrafhanede bulunduğum bir sırada İçişleri Bakanı Adil Bey’le makine başında bir rastlantı sonucu karşı karşıya geliverdik. Onun Sivas Valisi Reşit Paşa’ya verdiği yersiz karşılıklar üzerine, ben de ona karşı, salt kişisel olmak üzere, bildiğiniz biraz sertçe uyarmalarda bulundum. Bu, basbayağı bir konuşma biçiminde olup geçmiştir. Bundan başka gerek hükümete gerek Padişaha, gerekse yabancılara başvurmalarımızda hep “Kongre Kurulu” ya da “Temsilciler Kurulu” sözleri, imza yerine geçmiştir. Yalnız Amerika Senatosuna yazılan ve sizin de bildiğiniz bir mektuba Kongre kararıyla beş kişi imza koymuştur ki bu arada benim de imzam vardır. İçerde yapılan açık yazışmalara gelince bunda da  “Temsilciler Kurulu” sözlerini imza yerine kullanmakta idik. Ancak bunun kimi çevrelerde kötü etki yaptığı, güvensizliğe yol açtığı görüldü. Gerçekten böyle genel bir deyimin bildirdiği kişiler ve güç gizli kalıyor. Ortada sorumlu kimdir? (…) İşte bu nedenlerden dolayı, bu imza işi siz kardeşimin bildirmenizden önce, Temsilciler Kurulunda görüşülmüştü. Temsilciler Kurulunun gizli bir komitenin yürütme kurulu olmayıp hükümetten resmî izin almış, yasal ve türeye uygun bir derneğin temsilcilerinden meydana gelmiş olması dolayısıyla, ilgili yasaya uyularak kararları ve bildirimleri sorumlu bir kişinin imzalaması zorunlu görülmüştü. Temsilciler Kurulunun bildirim ve yayımlarını genel ve belirsiz bir ad altında yaparak düşeceği yasa dışı durumdan doğacak sakıncalar, bu bildirim ve yayımlara imza atılması üzerine ulusal akıma karşı olanların yapmakta oldukları zararlı propagandalara katabilecekleri zarardan üstün görüldü ve sonuç olarak, bildirim ve yayımlara imza atılması, oy birliği ile karar altına alındı. Bu karar alındığı halde, bu kez yaptığınız kardeşçe uyarma üzerine, sorunun bir daha görüşülmesini Temsilciler Kuruluna önerdim. Daha önce ileri sürülmüş olan gerekçe ve düşüncelerden dolayı, yazılan şeylerin, Temsilciler Kurulu kararıyla olduğu açıklanmak üzere yazılmasına oy birliğiyle karar verdiler. Kendimle ilgili bulunduğundan, bu görüşmelerde yansız kalmayı uygun gördüm. İlke olarak, bir kişinin imza etmesi kabul edildikten sonra, benim yerime başka bir kişinin imza etmesi söz konusu oldu. Bu noktada, Kurulun ileri sürdüğü sakıncalar şunlardır: Bütün dünya, benim bu işin içinde bulunduğumu bilir. Bugün başka bir kişinin imzasıyla bildirimler yapmaya başlanınca ve benim adımın ortadan kalkmasıyla, ya aramızda bir bozuşma ve ayrılık olduğu sanılacak ya da herhangi bir kişi imza eylediği halde benim ortaya çıkmaktan çekinir, yasal olmayan bir durumda bulunduğum ve böylelikle, yapılan işlerin de yasal olmadığı sanısına düşülecektir. Bundan başka, kamuya inan ve güven verici başka bir arkadaşımız, imzasıyla ortaya çıkınca, bugün benim için düşünülen sakıncalar o arkadaşımız için de düşünülecektir. O zaman onun da çekilip başka birinin imza atmaya başlaması gibi sonunda bizim için güçsüzlük belirtisi olacak bir sıra gütmek gerekecektir. Bilmem böyle bir tutumu ne ölçüde uygun bulursunuz? (…) Benim, kamu yararına ve geniş kapsamlı olan işlerimizde kendi görüşlerime göre değil, bütün değerli arkadaşlarımın candan ve gönülden birliği ile çalışmayı yeğlediğimi, siz kardeşim de kabul edersiniz. Bununla birlikte bu konuda başkaca düşünceleriniz olursa bildirmenizi siz kardeşimden bekler, üstün saygı ve içtenlikle gözlerinizden öperim kardeşim.</p>
<p><strong>                                                                                             Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, İstanbul Hükümetiyle yazışmayı kestiğimiz 12 Eylül 1919 gününden sonra Ferit Paşa Hükümetinin düştüğü güne dek değişik zamanlarda Padişaha, yabancı devlet temsilcilerine, İstanbul Belediyesine ve bütün basına çeşitli andırı ve bildiriler yazıldı. 20 Eylül 1919 günlü, Sadrazam Damat Ferit imzalı bir genel bildirim ile Padişahın da bir bildirisinin yayımlandığını anımsayacaksınız. Bu bildirinin önemli yerlerini bir daha anımsatmak isterim. Bunları sıra ile göstereceğim:</p>
<ol>
<li>Hükümetin izlediği siyaset sonucunda, İzmir’de geçen acıklı olaylar, Avrupa’daki uygar devlet ve ulusların dikkatlerini çekti ve kardeşlik duygularını uyandırdı.</li>
<li>Bir özel kurul, olay yerinde yansız olarak soruşturmaya başladı. Hakkımız uygarlık dünyasının gözleri önünde belirmektedir.</li>
<li>Ulusal birliğimizi bozacak hiçbir karar ve öneri olmadı.</li>
<li>Kimi kimselerce, sözde halk ile hükümet arasında karşıtlık olduğu ilan ediliyor.</li>
<li>Bu durum, yasa koşullarına uygun olarak bir an önce yapılmasını istediğimiz seçimleri de geri bıraktırdığı gibi barışın yaklaşmakta bulunduğu bir sırada, varlığı çok gerekli olan Millet Meclisinin toplanmasını da geciktirecektir.</li>
<li>Bugün bütün ulusumdan beklediğim, Hükümetin buyruklarına tam uymaktır.</li>
<li>Büyük devletlerin adalet duyguları, Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranışı, durumumuzu ve onurumuzu koruyacak bir barışa yakında kavuşmak umudumu sağlamlaştırmaktadır.</li>
</ol>
<p>Bilirsiniz ki bu bildirinin yayımlanması bizim, ülke ile İstanbul Hükümeti arasında yazışmayı ve ilişkiyi kestiğimiz ve bunda direnmekte bulunduğumuz günlerde oluyor. Her halde, verdiğimiz yönerge ve genel buyruklara uyulsa, hiçbir yerden alınmaması ve halka okutturulmaması gerekirdi. Oysa karar ve bildirilerimize uyulmayarak ve görüşümüze büsbütün aykırı olarak bu bildirinin kimi yerlerce alındığı, şimdi bilginize sunacağım bir telyazısından anlaşıldı.</p>
<p>(Burada, Karabekir Paşa’nın Trabzon Mevki Komutanına yazdığı ve bu bildirinin yayılması yolundaki düşüncelerini içeren bir teline yer veren Atatürk; Kâzım Karabekir Paşa’ya bu bildirinin yayılması için aracılık yapmayı doğru bulmadığını, ancak, her merkezden İstanbul’a bir tel çekilmesinin daha uygun olacağını bildirmekte ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Padişahın bu bildirisinin, ulus üzerinde yapacağı kuşku götürmeyen kötü etkilerin bir ölçüde önüne geçebilmek için, söz konusu bildirinin içindekileri yalanlamaya ve etkisiz bırakmaya yarayacak nitelikte Padişaha bir karşılık yazmayı ve bunu yurtta dağıtıp yayarak okutturmayı tek çıkar yol olarak düşündük ve öyle yaptık.</p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde, ulusal girişim ve kararların gereği gibi yürütülmediği Trabzon’da ulusal örgütlenmeyi sağlayabilmek için Yarbay Halit Bey’in görevlendirildiğini ve Karabekir Paşa’nın bu görevlendirmeye karşıcıl bir tutumla yaklaştığını anlatmaktadır. Öte yandan Ferit Paşa Hükümetinden dolayı pek çok sorunla karşılaşıldığı da vurgulanmakta ve bu sorunlara bazı örnekler verilmektedir. İstanbul Hükümetince Dersim Mutasarrıflığına atanan Osman Nuri Bey, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Çorum Mutasarrıfı Samih Fethi Bey, Niğde Mutasarrıfı, Saymanı ve Komiserinin tutuklanmaları bu örnekler arasında sayılabilir. Atatürk daha sonra, İstanbul Hükümetinin Kastamonu Valisini değiştirmesi sonucunda çıkan olayları ayrıntılı bir biçimde ele almakta ve Kastamonu’daki birlik komutanı Albay Osman Bey ile yaptığı yazışmalarına yer vermektedir. Kendisine 1617 Eylülde çekmiş olduğu şu teli okuyarak sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Önlemlerinizde ve işlerinizde başarılar dilerim. Bize durumunuzdan ve gelmekte olan valinin tutuklandığından bilgi vermenizi bekleriz.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Ferit Bey, Vali Vekili; Albay Osman Bey, Kastamonu ve dolayları Komutanı olarak çalışmaya başladıktan bir iki gün sonra, kendilerini yeniden telgraf başına çağırarak bilgi istemiştim.  İstanbul’dan gereken yerlere, istenildiği gibi halkın imzası altında teller yazıldığı ve bütün illerle ve sancaklara da bu tellerin gönderildiği bildirilmekle birlikte, birtakım sorular da soruluyordu. Bu arada “Halk diyormuş ki:</p>
<ol>
<li>Başka illerin kamuoyu bizimle birlik değiller midir?</li>
<li>Bu olağan dışı durum ne zamana dek sürecektir?</li>
<li>Hükümetin direnmesine karşı ne gibi önlem alındı? Bizi aydınlatmak iyiliğinde bulununuz Paşam!”</li>
</ol>
<p>Halktan geliyormuşçasına sorulan bu soruların Vali Vekili ve Komutan Beylerin de kafalarında yer etmekte olduğunu düşünmek, ona göre karşılık vermek yorulmaya değerdi. Bundan dolayı Sivas- Kastamonu telini saatlerce tutan uzun bilgi verildi ve açıklamalar yapıldı. Bu açıklamaları şöylece özetleyebilirim:</p>
<ol>
<li>Ulusal tepki yurdun her köşesinde sarsılmaz ve ateşli olarak vardır. Bütün illerin en ufak köylerine değin halk ve en ufak birliğine değin bütün ordularımız baştan aşağı duyarlı ve tam birlik olarak kendilerine bildirilen kararları uygulamakta ve yürütmektedirler ve halkın ikinci ve üçüncü sorularına yanıt olmak üzere de:</li>
<li>Ne zaman ki Kastamonu halkı, bu durumu olağan dışı bulup kaygıya düşmekten kurtulacak ve amacımızı gerçekleştirinceye dek dayanmakta kararsızlık belirtisi göstermeyecektir; işte o zaman bu olağan dışı durum kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Hükümetin direnmesi olağandır. Buna karşı başka önlem almadan önce, ilk önlemimizi gereği gibi ve her yerde kesinlikle uygulama yollarını düşünelim. Örneğin: Bolu durumu üzerine ne yapılmıştır? Bolu kesimine dek bütün yerlerin İstanbul’la resmî iletişiminin kesildiğine güvenebilir miyiz? Bununla ilgili olarak beklediğimiz bilgi daha gelmedi. İşte bu dediğim önlem İstanbul’a değin yayılabilirse Hükümetin direnme gücü kalmayacağını sanırım. Ama bundan sonra da gene çok bilinçsizce ve çok bönce bir direnmeyi sürdürmek isterlerse, elbette daha etkili önlemler uygulanabilir.</li>
</ol>
<p>(Sonra edinilen bilgilerden, Yeni Valinin -İçişleri Bakanından- Zonguldak’ta kalması yönünde buyruk aldığı, ancak barınamayınca İstanbul’a döndüğü öğrenilmiştir.)</p>
<p>Sırası gelince bildirmiştim ki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, Kongre adına, kimi kararlar ve önlemler almıştı. Ali Fuat Paşa’ya Kongrece “Batı Anadolu Ulusal Güçler Komutanı” diye bir san verildi. Paşa, Eskişehir ve dolaylarını ulusal bir bölge sayıp komutanlığına Süvari Yarbayı Atıf Bey’i; Afyonkarahisar dolaylarını da ulusal bir bölge sayıp komutanlığına 23. Tümen Komutanı Ömer Lûtfi Bey’i atamıştı. Bu tümen ile Anadolu’ya geldiğimizin daha ilk günlerinde ilgilenildiğini o günlerle ilgili konuşmalarım sırasında söylemiştim. İstanbul Hükümeti Fuat Paşa’nın yerine Hamdi Paşa’yı atamış ve göndermişti. Hamdi Paşa, Eskişehir’e dek geldi. Orada, kendisine 16 Eylülde İstanbul’a dönmesi gerektiği bildirildi.</p>
<p>İngilizler, Eskişehir Bölgesi Ulusal Güçler Komutanı olan Atıf Bey’i tutuklayıp İstanbul’a gönderdiler. Ulusal Güçler Komutanı olan bir kişinin kendini kolaylıkla düşman eline düşürmeyecek önlemleri almış olması gerekirdi. Bu konudaki dikkatsizlik ve önlemsizlik, kendisini kurtarmak için uzun süre üst üste girişimlerde bulunmamızı gerektirdi. Bilirsiniz, o sırada</p>
<p>Eskişehir’de İngiliz birlikleri vardı. Fuat Paşa toplayabildiği Ulusal Güçler ile birlikte Eskişehir’e yakın Cemşit denilen yere gitmişti. Eskişehir’i uzaktan sardı. Eskişehir’de bulunan Anlaşma Birlikleri Komutanı General’un Soli Flud (Solly Flood) Fuat Paşa’ya gönderdiği bir mektupta kullanılan deyimler ve Ulusal Güçlerimizi niteleyişi; komutanlarımızın ve Ulusal Güçlerimizin yüksek onur ve özsaygılarına karşı bir saldırı sayıldığından ve adı geçen Generalin hak ve yetkisi dışında görüldüğünden, bu konu üzerine İstanbul’da bulunan Anlaşma Devletleri siyasal temsilcilerinin bir andırı ile dikkatleri çekilmişti. 25 Eylül 1919 günü General Soli Flud’un Fuat Paşa’ya gönderdiği bir kurul –ki bir kurmay binbaşı ile Eskişehir’deki İngiliz denetleme subayından meydana gelmişti- İngilizlerin içişlerimize ve ulusal hareketimize hiç karışmayacaklarına söz verdi. Bu sıralarda, İngilizler, Merzifon’da bulunan birliklerinin geriye alınmasına memnun olup olmayacağımızı sormuşlardı. Elbette, pek memnun olacağımızı bildirmiştik. Gerçekten oradaki kuvvetlerini bütün ağırlıkları ile birlikte önce, Samsun’a çektiler. Sonra oradan da İstanbul’a götürdüler. Eskişehir’de üstünlük sağladıktan sonra, Fuat Paşa’yı, Bilecik ve Bursa dolaylarına göndermeyi düşünüyorduk.</p>
<p>Baylar, Konya’da Vali Bulunan Cemal Bey, Ferit Paşa Hükümetinin Anadolu’da önemli bir dayanak noktası durumuna girdi. Konya’da Ordu Müfettişi olan Cemal Paşa’nın İstanbul’a gidip gelememesi, orada bulunan Kolordu Komutanı Selahattin Bey’in kararsızca davranışları ve sonunda habersizce İstanbul’a çekilip gitmesi, Konya ve dolaylarını Vali Cemal Bey’in etkisi altında bırakmıştı. Oraya, amacı yakından anlamış bir kişinin gönderilmesi gerekiyordu. Sivas’ta yanımızda bulunan Refet Bey’in gönderilmesi, uygun görüldü. Refet Bey yola çıktı. Konya’da Temsilciler Kurulunca gönderilen bir komutanın gelmekte olduğu haber alınınca, yurtsever kişiler canlanmış; öte yandan da Vali Cemal Bey cezaevinde ne kadar kanlı katil, ne kadar tutuklu varsa hepsini çıkarıp silahlandırarak kendisine bir güç sağlamak istemişti. Ancak Konya’nın sayın halkı, bu alçakça davranışa karşı ayaklanarak, yurtseverliğin gerektirdiğini yapmaya karar vermiş ve bunu sezen Cemal Bey, 26 Eylülde İstanbul’a kaçmıştır. Halk, belediye dairesinde toplanarak Hoca Vehbi Efendi’yi vali vekilliğine getirmişti.</p>
<p>(Atatürk burada, Albay Refet Bey’in istediği 2. Ordu Müfettişliği unvan ve yetkisinin yerinde olmadığını belirtmekte ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, her yeri çalışmaya ve ulusal örgütler kurmaya yöneltmek için uğraşırken İstanbul Hükümetinin isteklerine hizmet eden kimi sivil örgütlerin baş yöneticilerinin sözde ruhsal gözdağı veren telyazılarını da alıyorduk. Örneğin; Urfa Mutasarrıfı Ali Rıza adında biri, yaptıklarımızın Anlaşma Devletleri’ne saldırı sayıldığını ve bu yüzden bütün Osmanlı ülkesinin Anlaşma Devletleri askerlerince ele geçirileceğini, böylelikle Türk Hükümetine son verileceğini, ilgililerle görüşerek öğrendiğini bildiriyor ve İstanbul Hükümeti ile anlaşmamızı öneriyordu. Bu telin mutasarrıfa yabancılarca yazdırıldığına kuşku yoktu. Buna, elbette gereği gibi karşılık verildi.</p>
<p>Baylar, anımsarsınız ki yurdumuzda ve Kafkasya’da inceleme yapmak üzere Amerika Hükümeti, General Harbord’un başkanlığı altında bir kurul göndermişti. Bu kurul Sivas’a geldi. 22 Eylül 1919 günü General Harbord ile uzun uzadıya görüşmelerde bulunduk. Generale, ulusal ayaklanmanın amacı ve ereği, ulusal örgüt ve birliğin ortaya çıkış nedeni, Müslüman olmayan azınlıklara karşı olan duygular, yabancıların ülkemizde yıkıcı propagandaları ve işleri üzerine geniş ve kanıtlı açıklamada bulundum. Generalin kimi beklenmedik sorularıyla karşılaştım. Örneğin; Ulus düşünülebilen her türlü girişim ve özveride bulunduktan sonra da başarı elde edilemezse ne yapacaksın? sorusuna verdiğim karşılıkta –yanlış anımsamıyorsam- demiştim ki: Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını korumak için düşünülebilen girişim ve özveriyi yaptıktan sonra başarır. Ya başarmazsa demek, o ulusu ölmüş saymak demektir. Öyle ise, ulus yaşadıkça ve özverili girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz.</p>
<p>Generalin sorduğu sorudan asıl amacın ne olabileceğini araştırmak istemedim. Ama verdiğim karşılığı onun beğendiğini bugün yeri gelmişken söylemek isterim.</p>
<p>Baylar, Eylülün 25. günü akşamı, Ankara’da bulunan 20. Kolordu Komutan Vekili Mahmut Bey’den aldığım bir gizli telde şunlar bildiriliyordu:</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu noktasında Selanik’ten tanıyıp sevdiği ve aynı zamanda bir tarikat üyesi de olan Abdülkerim Paşa’nın, kendisine İstanbul Hükümeti ile Ulusal Güçler arasında arabuluculuk yapmayı önerdiğini anlatmakta, bu öneriye yönelik yazışmaların ayrıntılarına değinmekte ve bu girişimin herhangi bir sonuç vermediğini bildirmektedir. Kerim Paşa ise bu yazışmaları ve bunlardan doğan sonuçları doğal olarak Padişaha da bildirmiş ve Ferit Paşa Hükümetinin direnci iyice kırılmıştır. Bu noktaya gelindikten sonra; Atatürk elbette, Padişah ile görüşmek isteyen Ali Galip, Servet ve Zeki Beylere de engel olduğunu belirtmekte ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, bu son söylediklerimle bir gerçek üzerinde daha sizleri aydınlatmak isterim. Trabzon Valisi Galip Bey ile Zeki Bey’in, Saray ve Ferit Paşa ile ilişkileri vardır. Bir kurul olarak İstanbul’a gitmek istemelerinin, ulusal amaca hizmet için olmayıp İstanbul’da gerekenleri aydınlatmak ve kimi önlemler önermek ve yeni buyruklar almak gibi ereklere dayandığından, bence kuşkulanmaya yer yoktu. Nitekim Zeki Bey daha sonra İstanbul’a gittiğinde arkadan yeterince para ve cephane yollamaya söz verilerek ve özel yönerge ile Trabzon ve Gümüşhane dolaylarında, örgütler kurmak üzere gönderilmiştir. Adı geçeni İnebolu’da tutuklatarak Ankara’ya getirtmiştim. Bana, bu söylediklerimin tümünü itiraf etti. Yalnız, sözde İstanbul’u aldattığını, alacağı para ve silahları bize teslim etmek isteğinde bulunduğunu söyledi. Buna, o gün ve dahası, bugün bile inanacak kolay kandırılabilen kimseler bulunabilir mi? Bununla birlikte ben, bu kişiyi Erzurum Kongresi ile ilişkisine saygı gösterip yalnız gerekli uyarma ve öğütlemelerle yetinerek salıvermiştim.</p>
<p>Baylar, İstanbul Hükümetince, Kolordu Komutanı olarak Konya’ya gönderilen Sait Paşa’yı 30 Eylülde İstanbul’a geri gönderdik. Konya Valisi kaçak Cemal Bey’in, kaçmadan önce düzenlediği ilk bozkır olayının önüne geçmek için, Yirminci Kolordu ve Niğde’deki On birinci Tümenin aracılık ve yardımlarıyla gereken önlemler alındı ve İstanbul’un beklediği kötülüğü durdurduk. Ereğli, Bolu, Adapazarı, İzmit dolaylarında kurulmasına çalışılan Ulusal Güçler, eylül ayının son günlerinde büyük duyarlık göstermeye başladı ve o çevrelerdeki Ulusal Güçlerin başkanları, Hükümet çekilmemekte direnirse İstanbul’a yürümeye hazır bulunduklarını bildiriyorlardı. Bu durumu, 28 Eylülde, bütün yurda ve elbette İstanbul’a da genelge ile bildirdik. Ancak İzmit kentinde 2 Ekim günü olumsuz denebilecek yeni bir durum karşısında kaldık. O sırada İzmit Mutasarrıfı, Suat Bey adında bir kişi idi. Kendisini telgraf başına çağırdık. Son günlerdeki bildirimlerimizin tümü alınarak gereğinin yapılıp yapılmadığını sordum. Mutasarrıf Bey yaptığı açıklamada diyordu ki: “Bildirimleri aldım. Anlaşmazlık ve karşıtlık olmaması için, halkı serbest bırakarak dinlemeyi, en doğru bir tutum olarak gördüm. Olumsuz söylentiler vardır. Temsilciler Kurulundan açıklama istemek ve özellikle amacın, İttihat Hükümetini önceki biçimde diriltmek olup olmadığını kesin olarak anlamak istemektedirler. Ben en yansız bir adam olmak üzere düzeni ve güvenliği korumakla yükümlüyüm. Ben her kim ve her ne için olursa olsun, sonucu bilinmeyen bir serüvene başkalarını sürüklemeyi doğru görmem. Ölçülü ve ağır davranılması düşüncesinde olduğumu tam bir tecrübem üzerine bilginize sunarım.”</p>
<p>Verdiğim yanıt tam olarak şöyleydi:</p>
<p><strong>Sivas, 2 Ekim 1919</strong></p>
<p>Suat Bey’e</p>
<p>İzmit’te en küçük anlaşmazlığa ve karışıklığa meydan vermemek, temel göreviniz olduğu gibi bizim de özelikle rica ettiğimiz bir iştir. Örgütlerimizin ve ulusal eylemimizin yasal amacını ve niteliğini gerek size ve gerek İzmit’te birçok kişiye ve bütün dünyaya karşı yazdığımız ve yazmakta bulunduğumuz bildiri ve açıklamalarla, en kinci düşmanlarımıza bile anlatmış olduğumuza kuşkumuz kalmamıştır. Artık ancak ayak takımının söylentisinden başka bir niteliği olmayan dedikoduların karar vermede etkili olabileceğine olanak vermiyoruz. Bundan başka, halkın sorup öğrenmeyi gerekli gördüğü noktalar vardıysa, bunlar neden hemen sorulup çözümlenmemiş bulunuyor? Siz yansız durumda kalmayı yeğ görüyorsunuz. Oysa tutumunuz hiçbir zaman yansızlık olamaz. Çünkü siz ulusun yasal ayaklanmasına karşı yansızlığınızı ileri sürdüğünüz halde, haince davranışlarıyla yasa dışı olan ve aslında yok sayılan Ferit Paşa Hükümetinin memurluğunu yapıyorsunuz. İttihatçılığın diriltilmesiyle uğraşacak dar görüşlülerden olmadığımızı siz pek güzel anlayabilirsiniz. Size, pek temiz duygularla fakat bütün kesinliği ile şunu bildiririm ki siz artık Ferit Paşa Hükümetine güven beslemiyorsanız bunu, İçişleri Bakanlığına resmî olarak bildirmelisiniz. Eğer ulusun buyruk ve isteğine aykırı olarak Ferit Paşa Hükümetine güveniniz varsa İzmit’in sayın halkını, yasal ve ulusal eyleminde serbest bırakmak üzere hemen görevinizden ayrılıp İstanbul’a gidiniz. Bu iki noktadan herhangi birine uymazsanız, sizin için doğabilecek durumun yaratıcısı ve sorumlusu yine siz olacağınızı tam bir içtenlikle bildirmeyi bir vicdan görevi sayarım.</p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu adına </strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Mutasarrıf Bey’in: “Kulunuzu soğukkanlılıkla dinleyiniz efendim; ben iyi anlatamadım. Amacınızın yüceliği ve yasallığı üzerine hiç söz söylenemez.” cümleleriyle başlayan yanıtında, yazılan satırlar: “Bizi yarınki cuma namazı toplantısına dek, kendi hâlimize bırakınız. Ferit Paşa’ya, kim bilir kaç kez kalemle saldıran beni ne denli kötü gözle görüyorsunuz efendim?” cümleleriyle sona eriyordu. Bunun üzerine, ertesi günkü cuma namazı toplantısına değin bekleyeceğimizi bildirmek için yazdığım telyazısına, şu iki cümleyi ekledim: “Sizi kötü gözle gördüğümü sanmanız doğru değildir. Çünkü vicdanımız sızlamaksızın varabileceğimiz yargılar, ancak gerçek sonuçların alınmasına bağlıdır efendim.”</p>
<p>O günlerde İzmit’te, Albay Asım Bey adında bir kişi, tümen komutanı olarak bulunuyordu. Asım Bey’e de bir iki günden beri, telgraf başında bildirimde bulunulmuştu. Ama hiçbir yanıt alınamıyordu. Onu da 2 Ekim günü makine başına çağırdım, konuştum. Kendisine: “Hükümetin düşeceği ve belki de düşmüş olması kesin olarak beklenir; bu durumda ulusun dayancı ve istenci her türlü kuşkunun üstünde bir sağlamlık gösteriyor.” dedikten sonra, kesin düşünce ve kararını beklemekte olduğumu söyledim. Tümen Komutanı Asım Bey’in uzun uzun özür ve düşünce bildirmekle doldurduğu karşılığından çıkan somut anlam, şimdiye dek yanıt vermeyişinin nedeni, İstanbul’daki Kolordu Komutanına yazdığı buyruk isteme yazısına karşılık alamayışından ileri geldiği ve yarınki cuma namazında kararlar alınacağı, cümleleriyle özetlenebilir. Kimi öğüt ve özendirmeleri kapsayan yanıtımda başlıca şunları dedim: “Ferit Paşa’nın, yarına dek çekilmesi çok kuvvetle beklenebilir. Böyle olunca, yarınki toplantınız sonunda Padişah Hazretlerinden ve belli olursa yeni hükümet başkanından, hükümetin ulusal isteklere tam olarak uyacak yansız kişilerden kurulmasının rica edilmesini ve bunun beklendiğinin bildirilmesini sağlayınız. Bir de yurdumuzu ve ulusal bağımsızlığımızı kurtarmak için, kurulacak yeni hükümet ile birlik olarak, daha pek çok çalışmamız gerektiğinden Temsilciler Kurulu kararı ile bildirdiğim noktaları göz önünde bulundurarak tam sessizlik içinde örgütler kurulmasının sürdürülmesini rica ederim.”</p>
<p>Baylar, ben Asım Bey’e bu son cümleleri yazdırırken (2 Ekim 1919, saat 15.40’tan sonra) araya imzasız şöyle bir özel tel girdi:</p>
<p>“Paşa Hazretleri, İstanbul’da yakın arkadaşlar söylediler. Bütün akşam gazeteleri yazıyormuş. Ferit Paşa sağlık durumu dolayısıyla çekilmiş. Tevfik Paşa, hükümeti kurmakla görevlendirilmiş. Daha sabahtan söyleniyordu fakat doğrulanmamıştı, şimdi doğrulandı efendim.” Bu teli kim veriyor? Anlayınız, dedim. Sormaya zaman kalmadan telin şöylece arkası geldi: “Biz, Ankara telgrafçıları! Paşa Hazretlerine saygılarımızı sunarız ve yurdumuzun başına karabasanlı bir bela olan bu Hükümetin devrilmesi için, ulusun başında bulunup başarı sağlayışınızı kutlarız. Lütfen söyleyiniz.”</p>
<p>Telgraf iletişimi kesildi. Gerçekten 2 Ekim günü Ferit Paşa Hükümeti düşmüş bulunuyordu. Ancak yeni hükümeti kuran Tevfik Paşa değil, Senato üyelerinden Korgeneral Ali Rıza Paşa idi. Baylar, sırası gelmişken bilginize sunayım; bütün telgrafçılarımızın, ulusal girişim ve eylemlerimize yaptıkları özverili hizmetlerin ulusal tarihimizde önemli yeri vardır. Kendilerine bugün açıkça teşekkür etmeyi bir ödev sayarım.</p>
<p><em>Malatya’da 15. Alay Komutanı</em></p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 65-82</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Annesinin Ölümü</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/ataturkun-annesinin-olumu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 08:50:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Annesinin Ölümü]]></category>
		<category><![CDATA[behçet uz]]></category>
		<category><![CDATA[belediye reisi]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[izmir]]></category>
		<category><![CDATA[Karşıyaka]]></category>
		<category><![CDATA[Latife Hanım]]></category>
		<category><![CDATA[meclis]]></category>
		<category><![CDATA[Mezar]]></category>
		<category><![CDATA[Muzaffer Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[salih bozok]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=4676</guid>

					<description><![CDATA[Atatürk&#8217;ün annesi, Ankara&#8217;ya gelip yerleşmiş, fakat kısa bir süre sonra zaten bozuk olan sağlığı iyice bozulmuştu. Doktorların, Ankara&#8217;nın&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk&#8217;ün annesi, Ankara&#8217;ya gelip yerleşmiş, fakat kısa bir süre sonra zaten bozuk olan sağlığı iyice bozulmuştu. Doktorların, Ankara&#8217;nın yüksek ve sert iklimi yerine deniz havasının daha iyi geleceğini ısrarla söylemeleri üzerine, onu İzmir&#8217;e göndermişti. Orada Uşakizadeler&#8217;in yazlık köşkünde ve müstakbel gelini Latife Hanım&#8217;ın dikkatli bakımına karşın 15 Ocak 1923 günü vefat etmişti.</p>
<p>Atatürk o gece Eskişehir&#8217;de bulunuyordu. Bu haberi kendisine İzmir&#8217;de bulunan Başyaver Salih Bey (Bozok) telgrafla bildirmişti.</p>
<p>Derhal cevap verildi.</p>
<p>&#8220;Verdiğiniz elim haber beni çok müteessir etti. Merhumenin münasip bir tarzda merasimi tetfiniyesini ifa ettiriniz.&#8221;</p>
<p>Birkaç gün sonra İzmir&#8217;deydik. Trenden iner inmez, anasının Karşıyaka&#8217;da mezarını ziyarete gitti ve büyük bir teessür ve heyecan içinde, gözleri dolu dolu, &#8220;Anam ölmüş, bu hazin hakikat karşısında benim için teselliye mucip bir nokta var: Kurtuluşu hepimiz için, gaye-i emel ifade eden bu güzel İzmir&#8217;in mukaddes topraklarına gömülmüş olmasıdır. Annem benim için çok sıkıntılar çekti. Allah orada rahat uyumasını nasip etsin&#8221; diye içini döktü.</p>
<p>Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, bir gün annesi için galiba Latife Hanımefendi tarafından yaptırılan mermer sandukalı ve uzun kitabeli kabrin fotoğrafını görmüş, hiç beğenmemiş, hele kitabede, &#8220;Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri&#8217;nin Valide-i Muhteremleri Zübeyde Hanımefendi&#8217;nin&#8230;&#8221; diye başlayan cümlelerden hiç hoşlanmamışlardı.</p>
<p>Bir gün Genel Sekretere Hasan Rıza Soyak Bey&#8217;e, &#8220;İlk fırsatta İzmir&#8217;e gidersin, bu sandukayı ve kitabeyi kaldırtırsın, dağdan iki büyük ve uzun taş getirtirsin, birini olduğu gibi bir temel üzerine tespit ettirir, diğerini baş tarafına diktirirsin. Bir yerini de biraz düzelttirerek, &#8220;Atatürk&#8217;ün anası Zübeyde burada gömülüdür&#8221; diye yazdırırsın, altına da ölüm tarihini koydurursun, yeter&#8221; emrini vermişti.</p>
<p>&#8220;Bir gün İzmir Belediye Reisi. Dr. Behçet Uz, Dolmabahçe Sarayı&#8217;na geldi. Beraberinde Atatürk&#8217;ün annesi için, Belediye Meclisi kararı ile, hazırlattığı bir türbe projesi getirmişti. Bu tatbik edilirse, abide halinde, muazzam bir eser olacaktı. Etrafında bir park bir de çocuk bahçesi yapılacaktı.</p>
<p>Bu proje Atatürk&#8217;e sunuldu. Bir an göz ucuyla projeye baktı&#8230; &#8220;Hayır..&#8221; dedi, &#8220;ben size mezarın nasıl yapılacağını tarif etmiştim; gene öyle yapılmalıdır. Hem belediyenin masraf etmesine lüzum yoktur, bunu biz yaptıralım.&#8221;</p>
<p>Atatürk&#8217;ün bu isteği belediye reisi ve üyelere bildirilince çok üzülürler. &#8220;Arzu ettikleri mezar 1500-2000 liralık küçük bir masrafla yapılabilir. Lütfetsinler, hiç değilse bu küçük gideri İzmirlilere bıraksınlar&#8221; diye rica ederler. Durum Atatürk&#8217;e bildirilince olumlu cevap vermiş ve böylece Atatürk&#8217;ün isteğine uygun mezar yapılıp, yazı da onun isteğine uygun şekilde yazılmıştır.</p>
<blockquote><p><strong>Muzaffer Kılıç&#8217;tan</strong></p>
<p><strong>Atatürk&#8217;ten Hiç Yayınlanmamış Anılar, Yurdakul Yurdakul</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ani Kararları</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/ani-kararlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Dec 2019 20:58:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Fuat Cebesoy]]></category>
		<category><![CDATA[Ani Kararları]]></category>
		<category><![CDATA[at]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[Fevzi Çakmak]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Nuri Yurdakul]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[tren]]></category>
		<category><![CDATA[yunan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=4623</guid>

					<description><![CDATA[İnönü Muharebelerinden önce idi. Düzenli ordu kurulmuş ve batı cephesi komutanlığına Ali Fuat Paşa getirilmişti. Ben de Paşa&#8217;nın&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnönü Muharebelerinden önce idi. Düzenli ordu kurulmuş ve batı cephesi komutanlığına Ali Fuat Paşa getirilmişti. Ben de Paşa&#8217;nın emir subayı idim. Yunanlılar devamlı olarak birliklerimize saldırıyorlar ve birliklerimize kendilerini toplama imkânı vermiyorlardı. Devamlı ateş altında idik. Her an Yunanlıların büyük bir taaruza kalkması söz konusu idi.</p>
<p>Böyle bir günde Ali Fuat Paşa bana, &#8220;Mustafa Kemal Paşa ve kumandanlar batı cephesini görmek amacıyla Eskişehir&#8217;e gelecekler. Araziyi görmek ve tanımak için Eskişehir&#8217;den cephelere kadar belki atlarla, belki de trenle gitmek isterler. Her ikisini de hazırlattırınız&#8221; emrini verdiler.</p>
<p>Hemen birliklerden 20 at seçtik. Diğer taraftan, uzun, kalın bacalı altı tekerlekli eski model lokomotife de iki küçük yolcu vagonu bağlatarak hazır hale getirdik. O zamanlar lokomotifler odunla çalışırdı. Etraftan emin ettiğimiz kuru odunlarla lokomotifin odun stokunu da tamamladık.</p>
<p>Birkaç gün sonra Atatürk, Fevzi Paşa (Çakmak), İsmet (İnönü, o zaman albaydı) ve yaverleri Eskişehir&#8217;e geldiler. Her an Yunanlıların büyük bir taaruzu söz konusu idi. Bu nedenle zaman çok kıymetli idi.</p>
<p>Atatürk ve beraberindeki komutanlar Eskişehir&#8217;e gelir gelmez Ali Fuat Paşa Atatürk&#8217;e, &#8220;Paşam cepheye gitmek için hem at, hem de tren hazırlattım. Hangisi ile gitmeyi arzu edersiniz&#8221; dediler.</p>
<p>Atatürk, hem cepheyi ve araziyi görmek, hem de kısa zamanda ateş bölgelerinden uzaklaşmak zorunluluğunda idi.</p>
<p>Birkaç saniye durakladı ve &#8220;Atla gideriz, trenle döneriz&#8221; dediler.</p>
<p>&#8220;Atla giderken de bütün araziyi görüp tanır, değerlendiririz&#8221; dediler. Bu karar fevkalade yerinde bir karardı. Çünkü hem bütün birlikler ve arazi görülecek, hem de en erken bir şekilde tehlikeli bölgelerinden uzaklaşılmış olacaktı.</p>
<p>Biz atlara binerken, trenin de bizleri almak için cepheye hareket edildi. (27 Ağustos 1920)</p>
<blockquote><p><strong>Halil Nuri Yurdakul&#8217;dan</strong></p>
<p><strong>Atatürk&#8217;ten Hiç Yayınlanmamış Anılar, Yurdakul Yurdakul</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yunan Başkumandanı Trikopis&#8217;in Esir Edilişi</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/yunan-baskumandani-trikopisin-esir-edilisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Oct 2019 16:33:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Adalar]]></category>
		<category><![CDATA[afyon]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[atina]]></category>
		<category><![CDATA[Avgin Muharebesi]]></category>
		<category><![CDATA[Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Başbakan Gunaris]]></category>
		<category><![CDATA[Başkumandan Papulâs]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[büyük taaruz]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[Eskişehir-Kütahya]]></category>
		<category><![CDATA[general]]></category>
		<category><![CDATA[General Hagi Anesti]]></category>
		<category><![CDATA[General Trikopis]]></category>
		<category><![CDATA[Hıfzı Topuz]]></category>
		<category><![CDATA[inönü savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[istiklal harbi]]></category>
		<category><![CDATA[Kayseri]]></category>
		<category><![CDATA[Kral Paul]]></category>
		<category><![CDATA[makedonya]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Paris]]></category>
		<category><![CDATA[Prens Andre]]></category>
		<category><![CDATA[Prens Georges]]></category>
		<category><![CDATA[Ruzvelt Caddesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sakarya]]></category>
		<category><![CDATA[Talas]]></category>
		<category><![CDATA[Teotakis]]></category>
		<category><![CDATA[Trikopis]]></category>
		<category><![CDATA[Yugoslavya]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan Başkumandanı Trikopis'in Esir Edilişi]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan Kralı Konstantin]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=4104</guid>

					<description><![CDATA[Hıfzı Topuz anlatıyor: &#8220;Yunanistan&#8217;a yaptığım bir seyahat sırasında Atina&#8217;da Ruzvelt Caddesi&#8217;ndeki evinde mütavazı bir hayat yaşayan 84 yaşındaki&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hıfzı Topuz anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Yunanistan&#8217;a yaptığım bir seyahat sırasında Atina&#8217;da Ruzvelt Caddesi&#8217;ndeki evinde mütavazı bir hayat yaşayan 84 yaşındaki emekli General Trikopis&#8217;i ziyaret etmiş ve kendisiyle uzun boylu görüşmüştüm.</p>
<p>Trikopis&#8217;i evinde ziyarete gittiğim zaman kendisini derin bir rüyadan uyandırmış gibi oldum. Beni büyük bir nezaketle odasına kabul ettikten sonra:</p>
<p>&#8220;İstanbul&#8217;dan mı geliyorsunuz?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Evet.&#8221; diye cevap verdim, daldı. Bir müddet derin derin düşündükten sonra:</p>
<p>&#8220;54 sene evvel İstanbul&#8217;dan geçmiştim.&#8221; diye devam etti. &#8220;Güzel şehirdir İstanbul, ben de o zamanlar 30 yaşındaydım. Hey gidi günler, hey&#8230;&#8221;</p>
<p>Odada generalin gençliğine ait bir yığın resim görüyordum. İşte şu grubun ortasında bulunan burma bıyıklı genç teğmen, Trikopis&#8217;ti. Bu resim galiba Paris&#8217;te çekilmiş, sene 1903. Şu masanın üstünde duran resim de generalin I. Cihan Savaşı&#8217;nda Yugoslavya&#8217;da çekilmiş bir resmi. Masanın tam arkasında büyük bir resim daha görüyorum. Bu da 1921&#8217;de Eskişehir&#8217;de çekilmiş. Yunan Kralı Konstantin, Anadolu harekâtında başarı kazanan kumandanlara şecaat nişanı takıyor. Trikopis o zaman kolordu kumandanı. Konstantin&#8217;in yanında Başkumandan Papulâs, şimdiki Kral Paul, Prens Georges, Prens Andre, İstiklâl Savaşı&#8217;nı takiben Yunanlıların kurşuna dizdikleri Başbakan Gunaris ve bakanlardan Teotakis bulunuyor. Hey gidi günler..</p>
<p>&#8220;Generalim!&#8221; diyorum. &#8220;Nasıl oldu şu Anadolu harekâtı? Tâ Ankara kapılarına kadar ilerledikten sonra nasıl oldu da davayı kaybettiniz?&#8221;</p>
<p>Trikopis tekrar derin derin düşünüyor. Sonra:</p>
<p>&#8220;Bizim Anadolu&#8217;da işimiz ne idi?&#8221; diyor. &#8220;Bizim menfaatimiz Balkanlar&#8217;da, Makedonya&#8217;da, Adalarda olabilir amma Anadolu&#8217;dan bize ne? Ne diye bizi oralara gönderdiler? Aradan bunca yıl geçti. Şimdi insan maziyi çok daha iyi görebiliyor. Çok daha sağlam hükümlere varabiliyor. Şimdi artık itiraf etmekten çekinmiyorum. Bizim Anadolu savaşında hiçbir menfaatimiz yoktu. Biz yabancı devletlere âlet olduk. Sizden de, bizden de bunca insan öldü. Bu kadar şehir verdik sonunda ne oldu? İşte bugün kardeşiz. Hataydı Anadolu harekâtı! Hem de muazzam bir hata&#8230;&#8221;</p>
<p>Trikopis yine bir müddet susuyor. Emekli generalin duyduğu pişmanlığı anlamaya çalışıyorum. Zavallı Yunan şehitleri, zavallı İstiklâl Harbi kahramanları! Boş yere yanan, yıkılan köylerimiz! Ve tarihin karanlık bulutları gerisinden eski &#8220;büyük düşmanımız&#8221;ın duyduğu pişmanlık. Ne muazzam tezat! Trikopis, bugün seninle kardeş olabilmemiz için Anadolu topraklarının kanla sulanması lâzımmış.</p>
<p>Emekli general tekrar anlatmaya devam ediyor:</p>
<p>&#8220;Ben Anadolu^da sizinle dört defa çarpıştım. Birincisine biz &#8220;Avgin Muharebesi&#8221; diyoruz. Siz &#8220;İnönü Savaşı&#8221;. 1921 yılı Mart ayının son günleriydi. Ben o zaman üçüncü tümen kumandanıydım. İnönü&#8217;de bizim üç tümenimiz bulunuyordu; 7.tümen merkezde, 3. tümen solda ve 10. tümen de sağda olmak üzere muharebe vaziyeti almıştık. Hepimiz kahramanca çarpıştık. Fakat Türkler bizden çok üstün oldukları için netice bizim lehimize tecelli edemedi. Geri çekildik ve burada ilk olarak İnönü&#8217;nün askerlik kabiliyetini anlamış olduk.</p>
<p>İnönü ile ikinci karşılaşmam Eskişehir-Kütahya hattında oldu. 1921 Haziranının sonlarına doğruydu. Ben Bursa&#8217;da bulunuyordum. Birliklerimiz Eskişehir ve Kütahya üzerinden taaruza geçmişlerdi. Türkler oyalama muharebesiyle yardım bekliyorlardı. Ben derhal cepheye hareket ederek bu yardıma mani oldum. Bu muharebe bizim galibiyetimizle neticelendi.</p>
<p>Türk ordusu ile üçüncü defa Sakarya&#8217;da karşılaştık. 1921 Ağustos&#8217;unun sonlarında cereyan eden bu savaşlarda biz geri çekildik. Ben ikinci kolorduya kumanda ediyordum. Afyon cephesini tutarak Yunan ordusunun çöküşüne mâni oldum. Eğer ben bu cepheyi tutmasaydım Sakarya&#8217;dan sonra çok kötü bir mağlûbiyete gidebilirdik. Bundan sonra uzun bir duraklama devresi oldu. Bu esnada birinci kolordu kumandanlığı da uhdeme (sorumluluğuma) tevdi (bırakma) edildi. Aralık 1921&#8217;de Cenup (Güney) Grup Kumandanlığına getirildim. Türklerin büyük bir hazırlık içinde bulunduklarını fark ediyorduk. Anadolu&#8217;da üç kolordumuz vardı. Başkumandan General Papulâs&#8217;ın uğradığı başarısızlıktan sonra yerine General Hagi Anesti tayin edilmişti. Muhtemel taaruzları önlemek için cepheyi yıkılmayacak bir şekilde tahkim (sağlamlaştırma) etmiştik. Ve bu cephenin çökmesine ihtimal vermiyorduk.</p>
<p>Nihayet 26 Ağustos 1922 sabahı Türklerin beklenmedik taaruzu ile karşılaştık. Bu taaruz bizim için muazzam bir darbe oldu. Hagi Anesti bütün kolordulara bizzat kumanda etmek istiyordu. En büyük korkumuz İzmir&#8217;le irtibatımızın kesilmesiydi. Bizim için en tehlikeli vaziyet bu idi. Ben İzmir&#8217;e telgraf çekerek takviye istemiş ve aksi halde mağlûp olacağımızı bildirmiştim. İstediğim bu takviyeyi gönderemediler. Hâlbuki karşımızda Mustafa Kemal vardı. Neye uğradığımızı anlayamadık. Cephe çökmüş ve ordu mağlûp olmuştu&#8230;&#8221;</p>
<p>Trikopis&#8217;in &#8220;Başkumandanlık Muharebesi&#8221;ne ait hatıralarını anlatırken büyük bir heyecan içinde olduğu görülüyordu. İhtiyar kumandan otuz yılın gerisinde kalan hatıralarını toplamaya çalışarak sözlerine şöyle devam etti:</p>
<p>&#8220;Türk ordusunun bu beklenmedik kuvveti karşısında birliklerimiz perişan olmuştu. Yan birliklerle de irtibatı kaybetmiştik. Cephanemiz tükenmek üzereydi. Neşrettiğim bir günlük emirle sonuna kadar muharebeye devam edilmesini askere tebliğ etmiştim. Vaziyetimiz gittikçe müşkülleşiyordu (zorlaşıyordu). Asker yorgundu. Kimsede muharebeye devam arzusu kalmamıştı. I. Dünya Savaşı&#8217;ndan beri durmadan çarpışan Yunan ordusunun maneviyatı hayli sarsılmıştı. Halk artık savaştan bıkmıştı. Askeri zorla, inanmadığı bir gaye uğrunda muharebeye sürüklemekteki güçlük, harbin en çetin meselelerinden birini teşkil eder. Ordunun adım adım hezimete yaklaştığını hissediyorduk. Her tarafımız Türklerle çevrilmişti. Esir olacağımızı anlıyorduk. Bizde kılıcı düşmana teslim etmek küçüklük sayılır. Vaziyetin kötüye gittiğini gören yaverin bir ara yanıma gelerek:</p>
<p>&#8220;Generalim, kılıçlarımızı imha edelim&#8221; diye teklifte bulundu. Kılıcımı kendisine verdim. Aldı ve parçaladı. Firar fayda etmedi, ordu perişan olmuştu.</p>
<p>Bu esnada atım da vurulmuştu. Başka bir ata binerek kaçmaya ve çemberi yarmaya teşebbüs ettim. Fayda etmedi. Türklerin içine düştüm. Esir oldum. Beni yakalayanlar hüviyetimi (kimlik) almakta güçlük çekmediler. Üzerimde bir revolver vardı. Derhal bunu anladılar. Bizde süvarilerin kılıcı atların eğerine bağlıdır. Benim bindiğim atta da böyle bir kılıç bulunuyordu. Askerler bunu da benim kılıcım zannıyla müsadere ettiler (el koydular). Bu esnada ordu perişan olmuştu. Sağ kalan birlikler dağınık bir halde İzmir&#8217;e kaçmaya çalışıyorlardı. Bu bizim için büyük bir mağlûbiyet olmuştu.</p>
<p>Beni ilk evvelâ Garp Cephesi Kumandanı İsmet İnönü&#8217;ye götürdüler. Kendisi ile fazla bir şey konuşmadık. İnönü, beni yanına alarak Mustafa Kemal&#8217;in huzuruna çıkardı. Yunan Orduları Başkumandanlığına tâyin edildiğimi de bu sırada öğrendim. Atatürk beni mert bir askere yaraşır bir şekilde kabul etti. Teessür (üzüntü) ve heyecan içindeydim. İnönü beni kendisine takdim etti. Gazi&#8217;nin bu esnadaki sözlerini hiç unutmayacağım:</p>
<p>&#8220;Üzülmeyin General, dedi. Siz vazifenizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte mağlûp olmak da vardır. Napolyon da vaktiyle esir olmuştu. Size karşı büyük bir hürmet hissi besliyoruz. Burada kendinizi esir addetmemenizi rica ediyorum. Misafirimizsiniz. Yakında her şey düzelecektir. Buyurun, istirahat edin.&#8221;</p>
<p>Atatürk&#8217;ün bu ince ve nazik muamelesi karşısında ben de bu büyük kumandana karşı içimde bir hayranlık duymaya başlamıştım. Bundan sonra bizi Kayseri&#8217;nin Talas bölgesinde kurulan bir esir kampına sevkettiler. Yüksek rütbeli subaylardan başka yanımda dört general daha vardı. Artık bizim için savaş bitmişti. Neticeyi beklemeye başladık. Bundan sonraki vaziyeti biliyorsunuz. Ordumuzun bakiyeleri (geri kalanları) birkaç gün içinde Anadolu&#8217;yu terkettiler. Fakat barış muahedesinin (anlaşma) imzalanması kolay olmadı.</p>
<p><strong>Kayseri Kampında Bir Sene</strong></p>
<p>Bir seneye yakın bir müddet Kayseri kampında yaşadık. Daimî bir nezaret altında bulunuyorduk. Bir gün kamp kumandanına:</p>
<p>&#8220;Beni bıraksanız bile bir yere kaçamam.&#8221; dedim. &#8220;Bundan sonra nereye gidebilirim? Haydi kamptan kaçtım diyelim; Yunanistan nerede, Kayseri nerede?&#8221;</p>
<p>Nihayet Türkiye ile Yunanistan arasında esirlerin karşılıklı mübadeleleri konusundaki anlaşma imzalandı. Biz de memleketimize döndük. İşte Anadolu seferimizin hazin hikâyesi. Fakat bu hikâye henüz bitmemişti. Yunanistan halkı kendisini bu maceraya sürükleyen insanlardan hesap soracaktı. Memleket karışıklık içindeydi. Anadolu harbine sebep olanlar kurşuna dizildiler. Orduda tasfiye yapıldı. Fakat benim bu işlerde hiç bir suçum olmadığı için bütün bu işlerden yüzümün akı ile çıktım. Ordudaki vazifeme devam ediyordum. Fakat yaşım da ilerlemişti. Nihayet 1928&#8217;de emekliye ayrılmamı isteyerek ordudan istifa ettim. Ve işte o zamandan beri köşemden dünyayı seyrediyorum. Şimdiye kadar birçok partilerin mebusluk teklifleri ile karşılaştım. Fakat hiçbirini kabul etmediğim gibi bundan sonra da politika ile uğraşmak niyetinde değilim. Yegâne arzum yeni bir harp görmeden barış içinde hayata gözlerimi kapamaktır.&#8221;</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Tarihi Hakkında</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/osmanli-tarihi-hakkinda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Aug 2019 12:24:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[adana]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Düyun-u Umumiye]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[galiçya]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[izmir]]></category>
		<category><![CDATA[kafkas dağları]]></category>
		<category><![CDATA[kapitülasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[makedonya]]></category>
		<category><![CDATA[meşrutiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı halkı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[padişah]]></category>
		<category><![CDATA[roma]]></category>
		<category><![CDATA[Sakarya]]></category>
		<category><![CDATA[sina çökkeri]]></category>
		<category><![CDATA[trakya]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ulusu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=2358</guid>

					<description><![CDATA[Biz, bugüne kadar gerçek, bilimsel ve olumlu anlamıyla ulusal bir dönem yaşayamadık; bundan ötürü de, ulusal bir tarihimiz&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Biz, bugüne kadar gerçek, bilimsel ve olumlu anlamıyla ulusal bir dönem yaşayamadık; bundan ötürü de, ulusal bir tarihimiz olmadı. Bunun daha iyi açıklanabilmesi için Osmanlı tarihini hatırlayalım: Osmanlı tarihinde görülen bütün çabalar, bütün çalışmalar, ulusun gerçek istek, dilek ve ihtiyaçları bakımından değil, belki şunun bunun özel isteklerini, aşırı isteklerini karşılamak için yapılmıştır. Nitekim Fatih İstanbul&#8217;u aldıktan, ve Selçuk Sultanlığı ile Doğu Roma İmparatorluğunun topraklarını ele geçirdikten sonra, Batı Roma İmparatorluğunu da elde ederek koskoca bir saltanat kurmak istedi. Böyle bir isteği gerçekleştirmek için de, bütün ulusu, bütün o büyük gücü, arkasından o ereğe doğru sürükledi. Yavuz Sultan Selim, Fatih&#8217;in açtığı batı cephesini koruyup sağlamlaştırmakla birlikte, Asya&#8217;yı yönetimi altında birleştirerek büyük bir İslam İmparatorluğu kurmaya girişti. Bütün ulusu, bütün o büyük gücü, bunun ardında dolaştırdı. Kanuni Sultan Süleyman ise, bu iki cepheyi olanca büyüklüğü ile genişletmek, bütün Akdeniz&#8217;i bir Osmanlı havuzu haline getirmek, Hindistan&#8217;ı bile elinin altında bulundurmak gibi çok ulu bir siyaset izledi. Bu siyaseti uygulamak için de o büyük gücü kullandı. Arkadaşlar, bütün bu davranışlar gözden geçirilirse görülür ki, bu büyük, güçlü padişahlar, izledikleri dış siyasette kendi arzu ve sonu gelmeyen isteklerine uyarak davranmışlardır. İç örgütlerini, iç işleriyle ilgili siyasetlerini bu aşırı isteklerden doğma dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Oysa içe dönük siyasete dayandırılması zorunludur; yani dış siyasetin iç örgütün kaldıramayacağı geniş boyutlarda olmaması gerekir. Yoksa, hayal ürünü dış siyasetler arasında koşanlar, dayanak noktalarını kendiliklerinden yitirirler. Gerçekten Osmanlı padişahları asıl olan noktayı unuttular. Duygularını ve isteklerini dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca, ele geçirdikleri ülkelerdeki ulusları, dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyleri birbirinden ayrı olan ulusları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar; ve onlara bütün özelliklerini koruyabilmeleri için ayrıcalıklar bağışladılar. Buna karşılık asıl Türk ulusu uzun seferlere çıkmakla, savaş meydanlarında ölmekle, alınan ülkelerin halkını beslemekle, onlara bekçilik etmekle kendini tüketiyordu. Bu yüzden temel öge olan ulusun kendi evinde, kendi yurdunda, kendi yaşamı için gereken şeyleri sağlamak için çalışması engellenmiş oluyordu. Bu padişahlar, böyle ülke ülke dolaştırmakla ulusu kendi yurdunu düşünmekten alıkoymakla da kalmıyorlardı; gerek ele geçirdikleri yerlerin halkını, gerek yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya Türk ulusunun haklarından, yaşam kaynaklarından, ekonomik olanaklarından birçok şeyi onlara bağış olarak, armağan olarak veriyorlardı. Örneğin: Fatih zamanında Cenevizlilere ve patriğe tanınan ayrıcalıklarla açılan yol, kendisinden sonra hep genişlemiş ve sağlamlaştırılmıştır. Bu ayrıcalıklar hükümetin en güçlü ve en görkemli zamanında bağışlanıyordu: sadece sadece bir hükümdara yakışan bir bağış olarak. Hepiniz hatırlarsınız: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle bir ticaret anlaşması yapılmıştı. Ama padişah Venediklilerle ticaret anlaşması yapmayı kendi şeref ve onuruna uygun görmedi. Çünkü onun anlayışına göre anlaşma ancak birbirine eşit uluslar arasında yapılabilirdi. Oysa Venedik o günlerde, Osmanlı Devleti ile eşit olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruyuculuğuna sığınmıştı. Bu yüzden böyle ulu bir sultan böyle bir hükümetle anlaşma yapamazdı. Ona ancak bazı &#8220;izinler&#8221;, olanaklar bağışlayabilirdi; ve bunu yaptı. İşte bu &#8220;izinler&#8221; kelimesi sonunda, &#8220;kapitülasyonlar&#8221; olarak çevrildi. Oysa, biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içine kuşatılıp da, savunma olanaklarını kullanıp yitirdikten sonra teslim olmak zorunda olanlar için kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi , Padişahların &#8220;iznini&#8221; , &#8220;kapitülasyon&#8221; diye çevirerek kullandılar. Bu küçük ayrıntıyı iki noktadan tekrar ele alacağım: Ulus, rahat yaşama nedenleriyle uğraşmaktan alıkonuyor; ülke ülke dolaştırılıyor ve bu yeni ülkeler hakkı birçok ayrıcalığa ve ayrıklığa sahip olarak çalışıyor. Yani fatihler Türk ulusunu peşlerine takarak kılıçla ülke alırken, kılıç sallayıp dururken, ele geçirilen ülkelerin halkı kazandıkları ayrıcalıklardan yararlanarak sabana yapışıyorlar, toprağı işliyorlardı. Arkadaşlar, kılıçla toprak elde edenler, sabanla toprak işleyenlere yenilmek ve sonunda yerlerini onlara bırakmak zorunda kalırlar. Nitekim, Osmanlıların saltanatı da böyle bir duruma düşmüştür. Bulgarlar, Sırplar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, güçlenmişlerdir; bizim ulusumuz ise, fatihlerin arkasında serseri serseri dolaşmış ve kendi anayurdunda çalışmamış olduğu için bir gün onlara yenik düşmüştür. Bu tarihin her döneminde, ve dünyanın her yerinde, belirttiğim gibi olagelmiş bir gerçektir. Örneğin, Fransızlar Kanada&#8217;da kılıç sallarken, oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Uygar sabanla kılıç savaşında sonunda kazanan saban olmuştur ve Kanada&#8217;yı eline geçirmiştir. Baylar, kılıç kullanan kol yorulur, ama saban kullanan kol gün geçtikçe daha da güçlenir, güçlendikçe de daha çok toprağı olur. Baylar, Osmanlı fatihleri, padişahları, istilacıları ulusla birlikte sabanın önünde yenilip gerilemeye başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü baş gösterdi. Sadece padişahlara yakışır bir bağış olarak yabancılara bahşedilmiş olan ve özel bir armağan olarak ülke içindeki Hristiyan uyruklara verilmiş bulunan her şey, kazanılmış haklar sayıldı. Yabancılar yalnız bu hakları korumakla yetinmediler. Onları her gün biraz daha arttırmak için yollar aradılar ve buldular. Uyruklarını bulundurmayı başardıkları iç örgütlere dayanarak, dışardakilerin de yardım ve kışkırtmaları ile devleti ve öz Türkleri yok edecek bir siyasal varlık elde etmek için çalışmaktan geri kalmadılar. Yabancılar hem bunları kışkırtıyor, hem işlerimize kendileri karışıyor; ve her karışmada devlet ve ulusun zararına olmak üzere yeni yeni birtakım ayrıcalıklar, haklar koparıyorlardı. Bunlar olup dururken, zaten yoksul düşmüş anayurtta, ulus devlete verebileceği vergiyi güçlükle sağlayabiliyordu. Oysa; padişahlar, taçlılar, saraylar, Babıâliler ne yapıp yapıp gösterişlerini, ululuk gösterilerini sürdürebilmek, zevk ve aşırı isteklerini karşılamak için gereken parayı bulma çareleri arıyorlardı. O çareler borçlanmalar oldu. O kadar çok borç aldılar, o kadar elverişsiz koşullar içinde borçlanıyorlardı ki, bunların faizlerini bile ödeyemez oldular. Sonunda, bir gün Osmanlı devletinin iflas ettiği hükmüne varıldı. Maliye ile ilgili işler hemen denetime alınmış, başımıza &#8220;Düyun-u Umumiye&#8221; belası çökmüştü. Baylar, ulusun başına gelen bu acıklı halin, bu yoksulluğun nedenlerini arayacak olursak, bunları doğrudan doğruya devlet kavramında buluruz. Biliyorsunuz ki, Osmanlı devleti önceleri bir hükümdarın kişisel egemenliği altında, on beş yıldır da &#8220;meşrutiyet&#8221; ilkelerine göre yönetiliyordu.<br />
Arkadaşlar, salt kişisel yönetimde, her alanda, padişahın isteği, iradesi, egemendi. Söz konusu olan yalnız bunlardı. Ulusun dilekleri, istekleri, ihtiyaçları söz konusu olmaktan çok uzaktı. Bütün ulus bunlardan soyutlanmış bulunuyordu. Çünkü taçlılar (padişahlar) kendilerini Tanrı&#8217;nın gönderdiği bir varlık sayarlardı. Bir de onların çevresini saran çıkarcılar vardı. Onlar da padişahın düşündüğü gibi düşünürler ve padişahın her düşüncesini, her isteğini gökten inme bir buyruk, bir Kuran buyruğu imiş gibi herkese yayarlardı. Bu yolda yoğun ve sürekli çabalar sonunda gerçekten bir gün bütün halk, o isteklerin, o buyrukların gökten inmiş buyruklar gibi, hiçbir sınırlama ve koşul olmadan, yerine getirilmesi gerektiğine inandı. Böylece egemenliğinden, yönetime katılma hakkından vazgeçmeye razı olmuş bir ulusun sonu elbette yıkımdır, elbette felakettir. Arkadaşlar, üzerinde son durduğumuz noktaya dönelim: Artık Osmanlı devleti gerçekte ve eylemli olarak bağımsızlıktan yoksun bir duruma düşürülmüştü. Bir devlet ki uyruklarına koyduğu vergiyi, yurttaki yabancılara koyamaz; gümrük işlerini, vergilerini ülkenin ve ulusun ihtiyaçlarına göre düzenlemesi yasaktır; bir devlet ki, üstelik yabancıları yargılayamaz, böyle bir devlete elbette bağımsız denemez. Devletin ve ulusun işlerine karışma bu kadarla kalmıyor, daha büyük boyutlar alıyordu. Doğrudan doğruya bir ulusun yaşam ihtiyaçları olan, örneğin, demiryolu yapmak, fabrika kurmak, herhangi bir şey yapmak için devlet özgür değildi; yabancılar hemen işe karışırlardı. Yaşamını sağlaması yasaklanan bir devlet bağımsız olabilir mi? Belirttiğim gibi, gerçekte devlet bağımsızlığını çoktan yitirmiş, Osmanlı devleti artık yabancıların sömürgesi olmuş ve Osmanlı halkı içindeki Türk ulusu tamamiyle esir durumuna düşürülmüştü. Bu sonuç, belirttiğim gibi, ulusun kendi iradesi ve kendi egemenliği elinde bulunmamasından ve bu irade ve egemenliğin şunun bunun kullanmasından kaynaklanmıştı. Öyleyse kesinlikle diyebiliriz ki, biz ulusal bir dönem yaşamıyorduk ve ulusal bir tarihimiz yoktu. Osmanlı tarihi, baştan sona, hakanların, padişahların, kişilerin ve bazı grupların hal ve davranışlarını sergileyen bir destandan başka bir şey değildir. Geçmişin, yüzyılların elimize tarih diye uzattığı kitabın niteliği işte budur. Arkadaşlar, ulusun egemenliği elinde olmaması yüzünden katıldığımız dünya savaşında, değerli evlatlarımızdan oluşan kahraman ordularımızın Galiçya&#8217;da, Roma&#8217;ya ve Makedonya&#8217;da, Kafkas dağlarında, Sina çöllerinde çektikleri sıkıntı ve güçlükleri hatırlatmayı gerektirecek kadar uzun zaman geçmemiştir; zaten bu dünya savaşının uğursuz sonucunu bilmeyen yoktur. Hele Mondros ateşkes anlaşmasıyla açılan ateşkes döneminin durumunu bir an için gözden geçirirseniz, göreceğiniz baştan aşağı bir çöküntü görünüşünden başka bir şey değildir. Karşı devletler verilen her türlü uygarca ve insanca sözleri ve hakları hiçe sayarak yurdumuzun en değerli, en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir&#8217;i, Bursa&#8217;ya, ta Sakarya&#8217;ya kadar Eskişehir&#8217;i; sonra bütün Adana ve dolaylarını, Trakya&#8217;yı, İstanbul&#8217;u, en sevgili yerlerimizi çiğnediler. Ancak, düşmanların bu davranışlarından daha acıklı, daha korkunç, daha üzücü olan şey, bu ülkenin yüzyıllarca başında bulunan, bu ulusun irade ve egemenliğini kullanan kişilerin de düşman tarafına geçmesidir. Yurttaşlar biliyorsunuz, bu düşmanlar, yani bu iç düşmanlar, dış düşmanların yapmadığı, yapamayacağı iğrenç, korkunç eylemlere girişmekten çekinmediler. Dış düşmanlar, demin saydığım sevgili yurt topraklarında bulunurken, Padişahın buyrultusuyla çıkardığı fetvalara ve halifelik ordularıyla bu masum ulus şurada burada kandırılıyor, alçaltılıyordu. Yurdumuzun şurasında burasında ayaklanmalar başlamıştı. Zaten çoktandır maddi ve manevi bakımdan bağımsızlığını yitirmiş olan Osmanlı devletinin çökmesi başarılmıştı. Osmanlı devleti tamamiyle çöküp gitmişti. Ancak düşmanlarımız, Osmanlı devletini kuran Türk ulusunun da, bu yurdun gerçek halkının da, aynı zamanda çöküp yok olduğunu sandılar. İşte burada çok yanıldılar. Osmanlı devletini, Osmanlı devleti gibi bir çok devlet kurmuş olan Türk ulusu yok olmamıştır. Tersine, yaşamına, iç ve dış düşmanlarınca yöneltilen acı ve tiksindirici vuruşlarla birdenbire uyanmış ve yaşamını, şerefini, namusunu kurtarmak için kesin bir kararlılıkla başını kaldırmış, birleşip dayanışarak ortaya atılmıştır.</p>
<blockquote><p><strong>Şubat 1923, Atatürk&#8217;ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
