<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>birinci dünya savaşı &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<atom:link href="https://kemalataturk.net/etiket/birinci-dunya-savasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<description>Türk Milletinin Kutbu Atatürk&#039;ün Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 26 Jun 2020 13:56:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://kemalataturk.net/wp-content/uploads/2019/06/cropped-12002131614088709776.png-32x32.png</url>
	<title>birinci dünya savaşı &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mustafa Kemal Paşa Anadolu&#8217;da</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/mustafa-kemal-pasa-anadoluda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2020 13:53:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[avusturya-macaristan]]></category>
		<category><![CDATA[Barış ve Esenlik Dernekleri]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Bulgaristan]]></category>
		<category><![CDATA[Elâziz]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Dostları Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[ingiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Yükselme Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Yükselme Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Lâzistan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Paşa Anadolu'da]]></category>
		<category><![CDATA[Trabzon ve Yöresi Özerklik Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Uzlaştırma ve Özgürlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5547</guid>

					<description><![CDATA[1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir Silah Bırakışması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi yaşamlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Saltanat ve halifelik katında oturan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak yalnız Padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…</p>
<p>Anlaşma Devletleri3 Silah Bırakışması’nın ilkelerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, Anlaşma donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş ve Antep İngilizlerce ele geçirilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda, yabancı devletlerin subay, memur ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da Anlaşma Devletleri’nin onayıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor. Bundan başka, yurdun dört bir yanında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çabalıyorlar.</p>
<p>Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgeler ile doğrulandı ki İstanbul Rum Patrikliğinde kurulan Mavri Mira Kurulu,  illerde çeteler kurmak ve yönetmekle, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla uğraşmakta. Yunan Kızılhaçı, Resmî Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Kurulunun çalışmalarını kolaylaştırmaya yardım ediyor. Mavri Mira Kurulunca yönetilen Rum okullarının izci örgütleri, yirmi yaşını aşmış gençleri de içine alarak her yerde geliştiriliyor. Ermeni Patriği Zaven Efendi de Mavri Mira Kurulu ile düşünce birliği içinde çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tam Rum hazırlığı gibi ilerliyor.</p>
<p>Trabzon, Samsun ve tüm Karadeniz kıyılarında kurulan ve İstanbul’daki merkeze bağlı Pontus Derneği kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.</p>
<p>Durumun korkunçluğu ve ağırlığı karşısında, her yerde ve her bölgede birtakım kişilerce kurtuluş yolları düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünceyle girişilen çalışmalar, birtakım örgütler doğurdu. Örneğin; Edirne ve yöresinde Trakya Paşaeli adlı bir dernek vardı. Doğuda, Erzurum ve Elazığ’da, genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilâyatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti kurulmuştu. Trabzon’da, Muhafaza-i Hukuk adlı bir dernek bulunduğu gibi İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Âdemi Merkeziyet Cemiyeti vardı. Bu dernek merkezinin gönderdiği delegeler, Of ilçesi ve Rize yöresinde şubeler açmışlardı.</p>
<p>İzmir’in ele geçirileceğine ilişkin Mayısın on üçünden beri açık belirtiler gören İzmirli kimi genç yurtseverler, ayın 14-15’inci gecesi, bu acıklı durumu aralarında görüşmüşler ve bir oldubittiye geldiğinde kuşku kalmayan bu Yunan işgalinin katma ile sonuçlanmasını önlemek düşüncesinde birleşmişler ve Redd-i İlhak ilkesini ortaya atmışlardır. Bu ilkenin yayılması için aynı gece İzmir’de Yahudi Maşatlığı’na toplanabilen halkça bir gösteri toplantısı yapılmışsa da ertesi gün sabahleyin Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesi üzerine, bu toplantıdan umulduğu ölçüde sonuç alınamamıştır.</p>
<p>Bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasal erekleri üzerine, kısaca bilgi vermek uygun olur düşüncesindeyim.</p>
<p>Trakya-Paşaeli Derneği’nin ileri gelenlerinden kimileriyle daha İstanbul’dayken görüşmüştüm. Osmanlı Devleti’nin çökeceğini kesinliğe yakın bir olabilirlik içinde görüyorlardı. Osmanlı yurdunun parçalanacağı korkusu karşısında, Trakya’yı, olabilirse Batı Trakya’yı da birleştirerek İslam ve Türk topluluğunu bir bütün olarak kurtarmayı düşünüyorlardı. Ancak bu amaca ulaşmak için o zaman akıllarına gelen tek çıkar yol İngiltere’nin, olmazsa Fransa’nın yardımını sağlamaktı. Bu düşünceyle kimi yabancı devlet adamlarıyla ilişki kurmak ve konuşmak yollarını da aramışlardı. Amaçlarının bir Trakya Cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.</p>
<p>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin ikinci maddesi) doğu illerindeki bütün halkın dinsel ve siyasal haklarının özgürce gelişimini sağlayacak yasal yollara başvurmak; adı geçen illerdeki Müslüman halkın tarihsel ve ulusal haklarını, gerektiğinde uygar toplumlar önünde savunmak; doğu illerinde yapılan kıyım ve cinayetlerin nedenleriyle etmenleri ve bunları yapanlar ve yaptıranlarla ilgili yansız bir soruşturma açarak suçluların ivedilikle cezalandırılmalarını istemek; Türklerle azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi ve eskisi gibi iyi bağların pekiştirilmesi için çaba göstermek; hükümet katında girişimlerde bulunarak doğu illerindeki savaştan doğan yıkım ve yoksulluğu elden geldiğince giderme yollarını aramaktı. İstanbul’daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu yönerge gereğince, Erzurum Şubesi, doğu illerinde Türklerin haklarını korumakla birlikte; Ermenilerin göçü sırasında yapılan kötü işlerle halkın kesinlikle ilgisi bulunmadığını ve buralara Ruslar gelene dek Ermeni mallarının korunduğunu; buna karşılık Müslümanlara çok kıyasıya davranıldığını ve dahası buyruk dışı olarak göçten alıkonulan kimi Ermenilerin, koruyucularına yaptıkları kötülükleri, kanıtlanmış belgelerle uygarlık dünyasına sunmaya ve doğu illerine dikilen açgözlü bakışları söndürmek için çalışmaya karar veriyor (Erzurum Şubesinin Bildirisi).</p>
<p>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin, ilk Erzurum Şubesini kuran kişiler, doğu illerinde yapılan propagandaları ve bunların amaçlarını, Türklük- Kürtlük- Ermenilik sorunlarını, bilim, teknik ve tarih bakımından inceleyip araştırdıktan sonra, gelecekteki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (Erzurum Şubesi’nin basılı raporu).</p>
<ol>
<li>Kesinlikle göç etmemek,</li>
<li>Hemen bilim, ekonomi, din örgütleri kurmak,</li>
<li>Saldırıya uğrayacak doğu illerinin herhangi bir bucağını savunmada birleşmek.</li>
</ol>
<p>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin İstanbul’daki yönetim merkezinin amaçlarına, bilim ve uygarlık yöntemleriyle ulaşabileceği konusunda çok iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten bu yolda çaba göstermekten geri durmuyor. Doğu illerinde Müslüman halkın haklarını sa vunmak için Le Pays adında Fransızca bir gazete yayımlıyor. Hâdisat gazetesinin sahipliğini üzerine alıyor. Bir yandan da Anlaşma Devletleri’nin başbakanlarına ve İstanbul’daki temsilcilerine birer andırı veriyor. Avrupa’ya bir kurul yollamaya girişiyor. Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği’nin kurulmasına yol açan önemli neden ve kaygı, doğu illerinin Ermenistan’a verileceği olasılığına dayanıyor. Bu olasılığın da doğu illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine çalışanların, bilimsel ve tarihsel belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmaları ve Müslüman halkın Ermenileri toptan öldüren yırtıcılar olduğu iftirasını doğruymuş gibi kabul ettirmeleri durumunda gerçekleşebileceği varsayımı ağır basıyor. Bundan dolayı dernek, aynı gerekçe ve araçlarla donanmış olarak tarihsel ve ulusal hakları savunmaya çalışıyor.</p>
<p>Karadeniz kıyılarındaki bölgelerde de bir Rum Pontus Hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp yaşama haklarını ve varlıklarını koruma amacıyla, Trabzon’da da birtakım kişiler ayrıca bir dernek kurmuşlardı.</p>
<p>Merkezi İstanbul’da olan Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin siyasal amaç ve hedefi adından anlaşılmaktadır. Herhalde, merkezden ayrılmak amacını güdüyor.</p>
<p>Kurulmaya başlayan bu örgütlerden başka, yurt içinde daha birtakım girişimler ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştı. Özellikle Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu derneğin amacı, yabancı devletlerin koruyuculuğu altında, bir Kürt Hükümeti kurmaktı.</p>
<p>Konya ve dolaylarında İstanbul’dan yönetilen Teali-i İslam Cemiyeti’nin kurulmasına çalışılıyordu. Yurdun hemen her yanında İtilaf ve Hürriyet, Sulh ve Selamet Cemiyetleri de vardı. İstanbul’da türlü amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de birtakım parti ya da dernek adı altında kuruluşlar vardı. İstanbul’da önemli sayılacak kuruluşlardan biri, İngiliz Muhipler Cemiyeti idi. Bu addan, İngilizleri sevenlerin kurdukları bir dernek olduğu anlaşılmasın! Bence, bu derneği kuranlar, kendilerini ve kişisel çıkarlarını sevenler ve kendi varlıklarıyla çıkarlarının dokunulmazlık yolunu Loyt Corc (Lloyd George) hükümeti aracılığıyla İngiltere’nin desteğini sağlamakta arayanlardır. Bu uğursuzların, İngiliz Devleti’nin, Osmanlı Devleti’ni hiç parçalamadan bırakmak ve korumak isteğinde olup olamayacağını, bir kez olsun düşünüp düşünmedikleri üzerinde durmak gerekir. Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Yeryüzü Halifesi sanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ve Sait Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz ulusundan kimi serüvenciler de vardı. Örneğin: Rahip Fru (Frew) gibi. Yapılan işlerden ve işlemlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Fru idi.</p>
<p>Bu derneğin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri, dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliğiydi. Öteki gizli yönüydü. Asıl çalışma bu yöndeydi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve başkaldırma düzenlemek, ulusal bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi. Sait Molla’nın, derneğin açık girişimlerinde olduğu gibi, ondan daha çok gizli işlerinde de rol oynadığı görülecektir. Bu dernek için söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gerektiğinde göstereceğim belgelerle daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>İstanbul’daki kadın erkek birtakım ileri gelen kişiler de gerçek kurtuluşu Amerika’nın güdümünü istemek ve sağlamakta görüyorlardı. Bu kanıda olanlar düşüncelerinde çok direndiler, kesinlikle doğru olan yolun, kendi görüşlerinin desteklenmesi olduğunu kanıtlamak için çok çalıştılar. Bu konuda da sırası gelince kimi açıklamalar yapacağım.</p>
<p>Genel durumu saptamak için ordu birliklerinin nerelerde ve ne durumda olduklarını açıklamak isterim. Anadolu’da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes Antlaşması yapılır yapılmaz, birliklerin savaşçı erleri koyuverilmiş, silah ve cephanesi elinden alınmış, savaş gücünden yoksun birtakım kadrolar durumuna getirilmişti.</p>
<p>(Atatürk, bu noktada İkinci Ordu Müfettişliğine bağlı birlikler hakkında bilgi vermekte ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Üçüncü Ordu Müfettişliği ki müfettişi bendim, karargâhımla Samsun’a çıkmış bulunuyordum. Doğrudan doğruya buyruğum altında iki kolordu bulunacaktı. Biri, merkezi Sivas’ta bulunan 3. Kolordu (Komutanı yanımda getirdiğim Albay Refet Bey). Bu kolorduya bağlı bir tümenin (5. Kafkas Tümeni) merkezi Amasya’da, öteki tümenin (15. Tümen) merkezi Samsun’daydı. Diğeri, merkezi Erzurum’da bulunan 15. Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir idi. Tümenlerinden birinin (9. Tümen) merkezi Er zurum’da, komutanı Rüştü Bey. Diğerinin (3. Tümen) merkezi Trabzon’da idi. Komutanı Yarbay Halit Bey idi. Halit Bey, İstanbul’a çağrılmış olduğundan komutanlıktan çekilerek Bayburt’ta saklanmış, tümen, vekillikle yönetiliyor, kolordunun diğer iki tümeninden 12. Tümen, Hasankale doğusunda sınırda, 11. Tümen Beyazıt’ta bulunuyordu. Diyarbakır yöresinde bulunan iki tümenli 13. Kolordu bağımsızdı, İstanbul’a bağlıydı. Bir tümeni (2. Tümen) Siirt’te öbür tümeni (5. Tümen) Mardin’de idi.</p>
<p>Benim yetkim, bu iki kolorduyu doğrudan doğruya buyruğum ve komutam altında bulundurmaktan daha genişti. Müfettişlik bölgeme yakın birliklere de bildirim yapabilecektim. Bu arada bölgemde bulunan ve bölgeme yakın olan valiliklere de bildirimde bulunabilecektim. Bu yetkiye göre, Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu ve bunun bağlı olduğu müfettişlik ile Diyarbakır’daki Kolordu ile hemen bütün Anadolu’da sivil örgütlerin yöneticileriyle yazışabilecek ve ilişkiler kurabilecektim. Bu geniş yetkiyi, beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak amacıyla Anadolu’ya gönderenlerin bana nasıl verdiklerine şaşabilirsiniz. Hemen söylemeliyim ki bana bu yetkiyi, onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Her ne olursa olsun, benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe, “Samsun ve yöresindeki güvensizliği yerinde görüp önlemek için Samsun’a değin gitmek” idi. Ben, bu işin başarılmasının makam ve yetki verilmesine bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O günlerde Genelkurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezinleyen kişilerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular ve yetkiyle ilgili yönergeyi de ben kendim yazdırdım. Dahası, Harbiye Nazırı olan Şakir Paşa bu yönergeyi okuduktan sonra, imzalamaktan çekinmiş, anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır.</p>
<p>Bu açıklamalardan sonra genel durumu daha dar bir çerçeve içine alarak, çabucak ve kolayca, hep birlikte gözden geçirelim:</p>
<p>Düşman Devletler, Osmanlı Devleti’ne ve ülkesine nesnel ve tinsel bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve halife olan kişi, kendi çıkarları ve rahatları doğrultusunda çareler aramaktan başka bir yol düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve sezebildikleri etkilere göre kurtuluş yolu saydıkları yollara başvuruyorlar… Ordu, adı var, kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta…</p>
<p>Burada, pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Ulus ve ordu, Padişah ve Halifenin hainliğinden habersiz olmanın yanında, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken, bu atadan gelen alışkanlık dolayısıyla kendinden önce, yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksun… Bu inançla bağdaşmayan oy ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, yurtsuz, hain, istenmez olur.</p>
<p>Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkeleri gücendirmemek temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti’nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren Anlaşma Devletleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı. Bu anlayışta olan yalnızca halk değildi; özellikle seçkin denilen kimseler de böyle düşünüyordu. Öyleyse kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, Anlaşma Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti,  sonra da Padişah ve Halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel koşul olacaktı.</p>
<p>Şimdi Baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için, nasıl bir karar düşünülebilirdi? Açıkladığım bilgilere ve gözlem sonuçlarına göre üç türlü karar ortaya atılmıştı: Birincisi, İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek, İkincisi, Amerika’nın güdümünü istemek. Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin birtakım devletlerin arasında paylaşılmasındansa bu ülkeyi, bütün olarak bir büyük devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı yeğleyenlerdir. Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarına yönelikti. Örneğin; kimi bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı görüşüne karşı, ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Kimi bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağına ve Osmanlı ülkesinin paylaşılacağı düşüncesine, oldubitti gözüyle bakarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Bu üç türlü kararın gerekçesi, yapmış olduğum açıklamalar arasında vardır.</p>
<p>Baylar, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı gerekçe ve mantıkların tümü çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkeleri bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındırdığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan başka bir şey değildi. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet bunların tümü, anlamını yitirmiş birtakım anlamsız sözlerdi. Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu? Öyleyse sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?</p>
<p><strong>Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!</strong></p>
<p>İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.</p>
<p>Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şuydu:</p>
<p>Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öteye gidemez. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği benimsemekten başka bir şey değildir. Bu aşağılık duruma gerçekten düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türkün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık! Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bunun aynı değil miydi!</p>
<p>Şu ayrımla ki bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve özsaygısının gereği olan her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve kuşkusuz, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusla karşılaştırılınca, dost ve düşman gözündeki yeri çok başka olur. Sonra, Osmanlı soyunu ve saltanatını sürdürmeye çalışmak, elbette, Türk ulusuna karşı en büyük kötülüğü işlemekti. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da saltanatlık sürüp giderse bu bağımsızlığa güvenle bakılamazdı. Artık yurtla, ulusla hiçbir vicdan ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve ulus bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi? Halifeliğin durumuna gelince bunun bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında, gülünç sayılmaktan başka bir durumu kalmış mıydı?</p>
<p>Görülüyor ki verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için ulusun daha alışmadığı sorunlara el atmak gerekiyordu. Kamuca konuşulmasında büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen noktaların söz konusu edilmesinde kesin zorunluluk vardı. Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların Halifesine başkaldırmak, tüm ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu. Türk ata yurduna ve Türk’ün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün ulusça silahlı olarak karşı çıkmak ve onlarla savaşmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gereklerini ve zorunluluklarını, ilk gününde açıklamak ve söylemek elbette yerinde değildi. Uygulamayı birtakım evrelere ayırmak ve olaylardan yararlanarak ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Sonuçta öyle olmuştur. Ancak dokuz yılda yaptıklarımız bir mantık dizisiyle düşünülürse ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden anlaşılır.</p>
<p>Burada, akıllarda yer tutabilecek kimi duraksama düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için, bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz. Beliren ulusal savaşın tek amacı, yurdu dış saldırıdan kurtarmak olmasına karşın, bu savaşın başarıya ulaştıkça, ulusal istence dayalı yönetimin bütün ilkelerini ve biçimlerini evre evre bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi, olağan ve kaçınılmaz bir tarih akışı idi. Bu kaçınılmaz tarih akışını, gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen sezinleyen hükümdar soyu, ilk andan başlayarak ulusal savaşın amansız bir düşmanı oldu. Bu kaçınılmaz süreci, ilk anda ben de gördüm ve sezinledim. Ancak baştan sona, bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve nesnel savaşa boş kuruntular niteliği verebilirdi; dış tehlikenin yakın etkileri karşısında üzüntü duyanlar arasında ise geleneklerine, düşünme yeteneklerine, tinsel durumlarına uymayan olası değişikliklerden ürkeceklerin ilk anda direnmelerine yol açabilirdi. Başarı için uygun ve güvenilir yol; her evreyi, zamanı geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu buydu. Ben de böyle yaptım. Ancak bu uygun ve güvenilir başarı yolu; yakın çalışma arkadaşlarımdan kimileriyle de aramızda, zaman zaman görüşlerde, davranışlarda, yapılan işlerde beliren temelli ve ikinci derecede anlaşmazlıkların, kırgınlıkların ve giderek ayrılıkların da nedeni ve açıklaması olmuştur. Ulusal savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmelerinde, kendi düşünce ve psikolojilerinin kavrama sınırı bittikçe bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardı. Bu noktaları, aydınlanmanız için,  kamuoyunun aydınlanmasına yardımcı olmak için, sırası geldikçe birer birer göstermeye çalışacağım.</p>
<p>Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki ben, ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal giz gibi kendi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.</p>
<p>Şimdi Baylar, ilk iş olmak üzere bütün orduyla ilişki kurmak gerekliydi. Erzurum’da 15. Kolordu Komutanına 21 Mayıs 1919’da yazdığım bir gizli telde; “Genel durumumuzun almakta olduğu korkunç biçimden pek üzgün olduğumu; ulusa ve yurda borçlu olduğumuz en son vicdan ödevini yakından, elbirliğiyle çalışarak en iyi yerine getirebileceğimiz kanısıyla bu son görevi kabul ettiğimi; bir an önce Erzurum’a gitmek isteğinde bulunduğumu, ama Samsun ve yöresinin, güvensizlik yüzünden kötü durumlarla karşılaşması olasılığından ötürü, buralarda ister istemez birkaç gün kalmak gerekeceğini” bildirdikten sonra “beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak bir şey varsa bildirilmesini” rica ettim. Gerçekten Samsun ve yöresinde Rum çetelerinin Müslüman halka saldırması ve öteden beri araçsız bırakılmış olan bu bölge yöneticilerinin yabancı devletlerin işe karışmasından dolayı bir önlem alamaması, durumu güçleştirmişti.</p>
<p>Tanıdığımız ve kendisinden büyük çaba umduğumuz bir kişinin Samsun’a mutasarrıf olarak atanmasını sağlamaya girişmekle birlikte, Üçüncü Kolordu Komutanını geçici olarak Samsun mutasarrıflığına atadım. Elden gelen bölgesel önlemlerin alınmasına ve özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada bulunan yabancı birlik ve subaylardan ürküp çekinmeye yer olmadığının anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede ulusal örgütler kurmaya girişildi.</p>
<p>23 Mayıs 1919’da Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu Komutanına: “Samsun’a geldiğimi ve kendisiyle daha sıkı ilişki kurmak ve İzmir yöresinden daha kolaylıkla alabileceği bilgileri öğrenmek istediğimi” bildirdim.</p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde Yirminci Kolordu Komutanı ile yaptığı görüşmeleri aktarır. Bu görüşmeler sonucunda, İzmir’le ilgili düzenli bir bilginin bulunmadığını öğrenir. Ardından, Anadolu ve Trakya’daki türlü askerî birliklerin komutanlarıyla olan yazışmalarına değinir. Bu yazışmalardan Manisa ve Aydın yörelerine de Yunan ordusunun girdiğini, Afyonkarahisar’daki Yirmi Üçüncü Tümenin güçlendirilmesi gerektiğinin haberini alır. Edindiği bu bilgileri diğer kolordu komutanlıklarına aktarır ve sözlerini şöyle sürdürür.)</p>
<p>Bir hafta kadar Samsun’da, 25 Mayıstan 12 Hazirana dek, Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya gittim. Bu süre içinde, bütün yurtta, ulusal örgütler kurulması gerektiğini bir genelge ile bütün komutanlara ve devletin sivil görevlilerinin üst düzey yöneticilerine bildirdim.</p>
<p>Dikkate değer ki İzmir’i ve daha sonra Manisa ve Aydın’ı düşmanın ele geçirişi ve yapılan her türlü saldırı ve kıyım konusunda ulus daha aydınlanmamış ve ulusal varlığa vurulan bu korkunç yumruğa karşı açıkça hiçbir üzüntü ve yakınma gösterisinde bulunmamıştı. Ulusun, bu haksız saldırı karşısında sessiz ve durgun kalması, elbette ulusun iyiliğine yorumlanamazdı. Bundan dolayı, ulusu uyarıp eyleme geçirmek gerekliydi. Bu amaçla 28 Mayıs 1919 gününde valilere, bağımsız mutasarrıflıklara, Erzurum’da On Beşinci, Ankara’da Yirminci, Diyarbakır’da On Üçüncü Kolordu Komutanlıklarına, Konya’da Ordu Müfettişliğine genelge ile bildirimde bulundum.</p>
<p>İzmir’e ve daha sonra ne yazık ki Manisa’ya ve Aydın’a düşmanın girişi, gelecek tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. Yurt bütünlüğümüzün korunması için, ulusal tepkilerin daha canlı olarak gösterilmesi ve sürdürülmesi gerekir. Ulusal yaşayışı ve bağımsızlığı bozan düşmanın yurda girişi ve yurt parçalarını koparıp alması gibi olaylar, bütün ulusa kan ağlatmaktadır. Üzüntüler önlenemiyor. Katlanılamayacak ve dayanılamayacak bu olayların hemen önlenmesi, bütün uygar uluslarla, büyük devletlerin adaleti ve etkisinden sabırsızlıkla beklendiği yolunda, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba gününe dek gerekli işlemlerin arkası alınarak yapılacak büyük ve coşkun toplantılarla ulusal gösterilerde bulunulması ve bunun köylere varıncaya dek bütün çevrede yapılması ve bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Bâbıâlîye etkili teller çekilmesi ve yabancıların bulunduğu yerlerde bunlara da etki yapmakla birlikte, ulusal gösterilerde düzenin son derece korunması ve Hristiyan halka karşı bir saldırıya ve düşmanlık gösterisine, kırıcılığa benzer tutumlarda bulunulmaması çok gereklidir. Sizler bu konularda duyarlı ve etkili bulunduğunuzdan, işin iyi yönetileceğine ve başarılacağına tam güvenim vardır. Sonucun bildirilmesini rica ederim.</p>
<p>Verdiğim bu yönerge üzerine her yerde gösteriler yapılmaya başlandı. Ancak sayılı yerlerde, kimi kuruntular yüzünden, duraksamalar olduğu anlaşılmıştır. Örneğin On Beşinci Kolordu Komutanının Trabzon ile ilgili olarak gönderdiği 9 Haziran 1919 günlü gizli telden; “Gösteri toplantısı sırasında Rumların uygunsuz davranışlarda bulunabilecekleri ve hiç yoktan kötü bir olay çıkabileceği düşünülerek, gösteri toplantısına karar verilmiş iken bu kararın uygulanmadığı… gösteri düzenleyen kurulun toplantısında İstrati ve Polidi’nin de bulunduğu” anlaşılıyordu. Trabzon, Karadeniz kıyısında önemli bir merkez olduğundan orada, ulusal girişim ve çalışmalarda kararsızca davranış ve Yunanlılara karşı yapılacak ulusal gösterilerle ilgili görüşmelerde İstrati ve Polidi Efendileri bulundurmak gibi, girişimin ciddi olmadığını gösterecek gevşeklikler, elbette İstanbul ve düşmanlar için pek değerli belirtiler sayılır.</p>
<p>Verdiğim yönergedeki görüşü, kötüye kullanacak kadar ustalık gösterenler de oldu. Örneğin; Sinop’a yeni atanan bir mutasarrıf, orada yapılan gösterileri kendisi yönetiyor ve gösteri kararlarını kendisi yazıp halka imza ettirdiğini söylüyor ve bize de bir örneğini gönderiyor. Bu adamın zavallı halka gürültü patırtı arasında imza ettirdiği uzun yazılar içinde, şu satırlar gizleniyordu: “Türkler ilerleyip gelişemediyse ve Avrupa’nın uygarlık ilkelerini kabul edip sindiremediyse bu, şimdiye dek iyi bir yönetime kavuşamadığından ileri gelmiştir. Türk ulusu, ancak kendi Padişahının buyruğu ve egemenliği altında olmak koşuluyla Avrupa’nın gözetim ve denetiminde kurulacak bir yönetim örgütü ile yaşayabilir.”</p>
<p>Baylar, Sinop halkı adına Anlaşma Devletleri temsilcilerine verilen 3 Haziran 1919 günlü bu andırının altındaki imzalara göz gezdirirken müftü vekili efendinin imzasının yanında gördüğüm imza, bilginize sunduğum satırları yazan ve yazdıran ruhu bulup çıkarmama yaradı. O imza, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ikinci başkanı olan kişinin imzasıydı.</p>
<p>(Atatürk bu noktada Milli Savunma Bakanı tarafından gönderilen ve İngiltere’den bildirilen bir notaya yer verilen 31 Mayıs 1919 tarihli bir tele değinir. Buna göre, Notada Sivas’ta bulunan Ermeni sığınmacıların esenliklerinin kaygı verici olduğu, bu bölgedeki Ermenilerin korunması ve gözetilmesi gerektiği, eğer bir öldürme ya da kötü davranış olursa kendisinin sorumlu tutulacağı, bu nedenle gerekenin yapılması konusundaki isteği yer almaktaydı.)</p>
<p>Sivas Vali Vekilinden aldığım 2 Haziran 1919 günlü bir telyazıda: “Bugün Albay Dömanj (Demange) imzasıyla alınan telde ‘Yunanlıların İzmir’e girişi üzerine Aziziye’de Hıristiyanların ölümle korkutulduğu öğrenilmiştir. Bu ise uygun değildir. Size haber veriyorum ki bu durumlar, müttefik askerlerinin ilinize girmesine neden olur’ anlamında bildirim yapılmaktadır…” denilmekte idi. Gerçekte ne Sivas’ta kaygı verici bir durum vardı ne de Hıristiyanlar ölümle korkutulmuştu. Sorunu, ulusça yapılmaya başlanılan gösteri toplantılarından kaygılanan ve bunu, amaçlarının gerçekleşmesine engel sayan Hıristiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini çekmek için bile bile yaydıkları uydurma haberler olarak kabul etmek gerektir.</p>
<p>(Atatürk, bunun üzerine Milli Savunma Bakanlığı, bütün komutanlıklar, vali ve mutasarrıflıklara bu suçlamayı kabul etmediğini bildiren genelge ile bildirimde bulunmuş ve bağımsızlık tehlikeye düştüğü anda bunun önüne kimsenin geçemeyeceğini bildirmiştir. Ayrıca komutanlık ve valiliklere, Barış Konferansında İstanbul Hükümetinin durumu ve tutumu üzerinde bilgi vererek, konferansa gidecek kurulun iyi sonuç alabilmesi için kayıtsız, koşulsuz ulusal bağımsızlığın sağlanmasının ve ulus çoğunluğunu oluşturan Türklere ilişkin hakların korunmasının, ulusça temel ilke olarak benimsendiğinin bildirilmesini istemiş ve sözlerini şöyle sürdürmüştür:)</p>
<p>Bu tarihten beş gün sonra, yani 8 Haziran 1919’da Milli Savunma Bakanı beni İstanbul’a çağırdığını ve gizli olarak sormam üzerine kimlerin isteğiyle ve niçin çağrıldığımı, devlet büyüklerinden bir kişinin bildirdiğini daha önce yaptığım bir açıklama sırasında söylemiştim. O devlet büyüğü, Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunan Cevat Paşa idi. Bunun üzerine, İstanbul ile yapılmış yazışmaların bir kısmı herkesçe öğrenilmiştir. Bu yazışmalar, Erzurum’da görevimden çekildiğim güne değin değişik Savunma Bakanlarıyla ve doğrudan doğruya saray ile süregelmiştir.</p>
<p>Anadolu’ya geleli bir ay olmuştu. Bu süre içinde bütün orduların birlikleriyle ilişki ve bağlantı sağlanmış ve ulus elden geldiğince aydınlatılarak uyarılmış, ulusça örgütleşme düşüncesi yayılmaya başlamıştı. Durumu artık bir komutan kimliğiyle yürütüp yönetmeye olanak kalmamıştı. Yapılan çağrıya uymamak ve gitmemekle birlikte, ulusal örgütleri ve eylemi yönetmeyi sürdürdüğüme göre, başkaldırır duruma girdiğim kuşku götürmezdi. Bundan başka ve özellikle uygulamaya karar verdiğim girişim ve yürütümlerin köklü ve sert olacağını tasarlamak güç değildi. Bu nedenle girişim ve uygulamalarımın bir an önce kişisel olmak niteliğinden çıkarılması ve tüm ulusun birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve yansıtacak bir kurul adına yapılması gerekliydi.</p>
<p><em>Hürriyet ve Anlaşma Partisi </em></p>
<p><em>Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’da Başbakanlık, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları ile Danıştay dairelerinin bulunduğu yapı </em></p>
<p><em>Tanzimattan sonra, Osmanlı yönetim yapısında sancakların yöneticisi. </em></p>
<p><em> Bu sancağın o zamanki adı Canik’tir. </em></p>
<p><em>Milli Savunma Bakanı </em></p>
<p><em>İçişleri Bakanı </em></p>
<p><em> Yurt </em></p>
<p><em>Olaylar </em></p>
<p><em> Eski adı, Elâziz </em></p>
<p><em> Kürt Yükselme Derneği </em></p>
<p><em> İslam Yükselme Derneği </em></p>
<p><em>Uzlaştırma ve Özgürlük, Barış ve Esenlik Dernekleri </em></p>
<p><em> İngiliz Dostları Derneği </em></p>
<p><em>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği </em></p>
<p><em>Hakları Koruma </em></p>
<p><em>Trabzon ve Yöresi Özerklik Derneği </em></p>
<p><em>O zamanki adı Lâzistan </em></p>
<p><em>Katmayı Önleme </em></p>
<p><em> Müslüman olmayanların, özellikle Yahudilerin Mezarlığı </em></p>
<p><em>Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan </em></p>
<p><em> Birinci Dünya Savaşı </em></p>
<p><em>İngiltere, Fransa, İtalya</em></p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)</em> syf: 21-33</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu&#8217;yu Dinlediniz Mi?</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/anadoluyu-dinlediniz-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2020 10:02:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[anadoluyu dinlediniz mi ?]]></category>
		<category><![CDATA[Arıburnu]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ten Anılar]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[kolektif zeka]]></category>
		<category><![CDATA[melih sert]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[türk milleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5371</guid>

					<description><![CDATA[Kolektif zekâ her zaman bireysel zekâdan üstündür. Bu nedenledir ki ATATÜRK, “Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur.” ilkesi ile yola&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kolektif zekâ her zaman bireysel zekâdan üstündür. Bu nedenledir ki ATATÜRK, “Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur.” ilkesi ile yola çıkmıştır. Ulusların başına gelen felâketlerin çoğu sorgulanmamış ve analizi yapılmamış  bireysel düşüncelerin ürünüdür. Osmanlı Devleti’nin Birici Dünya Savaşı’na girişinde ve dolayısıyla Türk ulusunun bu savaşla gelen felâketleri yaşamasında da bireysel ve keyfî düşünce etkendir.</p>
<p>Türk milletinin başına gelmiş olan felâketlerin nedenlerini iyi teşhis eden ATATÜRK, attığı ve atacağı her adımı halkın kararına dayandırmayı ilke edinmiştir. Bağımsızlık Savaşı’nın en kritik anlarında acil karar durumlarında bile birçoklarınca zaman kaybı olarak değerlendirilmesine karşın ulusu temsil yetkisine sahip BMM kararı olmadan hareket etmemiştir. Kullandığı her yetkiyi ulustan almıştır.</p>
<p>ATATÜRK herhangi bir konuda karar vermeden önce mutlaka çevresindeki insanların da düşüncesini alır, farklı görüşlerden yararlanırdı. Yapmış olduğu yurt gezilerinde halkın sorunlarını görüp, halkı dinlemenin yanında yapmak istedikleri hakkında halkın eğilimini ve kararını görmeye de büyük önem verirdi. Bağımsızlık mücadelesine girişirken de Türk milletinin özgür yaşama arzusunu görmüş ve halktan aldığı bu mesajla mücadeleye atılmıştır. ATATÜRK’ün bu yöndeki tutumu ve davranışına aşağıdaki anekdot güzel bir örnektir:</p>
<p>Acı işgal günlerinde, önemli devlet adamlarının da hazır bulundukları toplantıda herkes, Türkiye’nin düştüğü acıklı duruma kendisine göre bir çare arıyor; Amerikan, İngiliz himayesinden dem vuruluyordu. Bir aralık, Mustafa Kemal Paşaya da ne düşündüğünü sordular. ATATÜRK, şu kısa yanıtı verdi:</p>
<p>“Efendiler, hepiniz konuştunuz, arzularınızı beyan ettiniz ve birbirinize sordunuz, hepinizi dinledik. Fakat &#8230; Anadolu’ya bir şey sordunuz mu? Anadolu’yu dinlediniz mi? Ona da soralım, bir de onu dinleyelim efendiler!”</p>
<p><strong>Melih Sert</strong></p>
<p><em>Arıburnu; Atatürk, Anekdotlar-Anılar, s. 232. </em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Kuvayı Milliye” Neye Yarar?</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/kuvayi-milliye-neye-yarar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 May 2020 19:49:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[hadi besleyici]]></category>
		<category><![CDATA[Kuvayı Milliye]]></category>
		<category><![CDATA[Samsun]]></category>
		<category><![CDATA[sivas kongresi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5274</guid>

					<description><![CDATA[Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, düşmana boyun eğerek tahtın geleceğini kurtarabilecekleri inancıyla, yurdun istilâsı dâhil&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, düşmana boyun eğerek tahtın geleceğini kurtarabilecekleri inancıyla, yurdun istilâsı dâhil düşmanların her isteğine boyun eğmişlerdir. Bu durumun sonucu olarak onuru ve yurdu istilâya uğrayan Türk halkı vatanını, namusunu ve geleceğini kurtarmak amacıyla direnişin ve tam bağımsızlık ülküsünün simgesi olan Kuvayı Milliye’yi oluşturmuştur. Yurdun her köşesinde kurulan bu yerel örgütler kurulduktan bir süre sonra Kurtuluş Savaşı destanını yazmış olan  kahraman Türk ordusunun çekirdeğini oluşturmuştur.</p>
<p>Kuvayı Milliye’yi oluşturanlar; düşman esareti altında yaşamaktansa şereflice ölmenin yüceliğine inanan ve soylu tarihinin her döneminde bu yüceliği yaşamının yegâne varlık nedeni olarak gören, adıyla güzel, yüreğiyle güzel, cesaretiyle güzel Türk’ün çocuklarıydı. Bunların en güzeli de şüphesiz Mustafa Kemal’di. Aşağıdaki anekdot, onun Kuvayı Milliye hakkındaki ilginç ve bir o kadar da anlamlı değerlendirmesini yansıtan güzel bir örnektir:</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra memleket işgal edilmiş, ordu dağılmış, elde bir şey kalmamış durumdaydı.</p>
<p>Yabancılar artık Türkiye’nin tarihe karıştığını iddia ediyor, memleket üzerinde pazarlıklar yapıyorlardı.</p>
<p>İşte bu sırada ATATÜRK Samsun’a çıkmış, Erzurum ve Sivas Kongresi’ni topluyor, Kuvayı Milliyenin oluşmasına çalışıyordu.</p>
<p>Bu durum karşısında etrafındakilerden umutsuzluk içinde olan birisi, bir gün Mustafa Kemal’e:</p>
<p>-Paşam, dedi, memleket işgal edilmiş, ordu tümüyle dağılmış, büyük devletler bizim sonumuzu görüşüyorlar. Galip devletlerin kuvvetli orduları ve donanmaları karşısında kurmak istediğiniz “Kuvayı Milliye” neye yarar?</p>
<p>Mustafa Kemal gayet sakin şu cevabı verdi:</p>
<p>-Kuvayı Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki tabancaya benzer. Namusunu koruması için, herhangi bir ümidi kalmadığı zamanda hiç değilse intihara yarar.</p>
<p><em>Besleyici; s. 103-104. </em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölmeyi Tercih Ederiz</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/olmeyi-tercih-ederiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2020 01:18:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[ben size ölmeyi emrediyorum]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[çankaya]]></category>
		<category><![CDATA[Falih Rıfkı Atay]]></category>
		<category><![CDATA[general pershing]]></category>
		<category><![CDATA[kurmay başkanı general harbord]]></category>
		<category><![CDATA[Mondros Ateşkes Anlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[sevr antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ulusu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5254</guid>

					<description><![CDATA[Uzun süren Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, önce Mondros Ateşkes Anlaşması’nı sonra da Sevr Antlaşması’nı imzalayarak&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun süren Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, önce Mondros Ateşkes Anlaşması’nı sonra da Sevr Antlaşması’nı imzalayarak koşulsuz teslimiyeti kabul etmişlerdi. Teslim edilen koca bir ulusun vatanı, özgürlüğü ve onuru idi. Türk ulusunun büyüklüğünü idrak edemeyen bu gafiller, yılgınlığa düşerek düşmanların uygun gördüğü haysiyetten yoksun, düşük bir yaşama razı olmakla kalmamışlar, düşmanın tutsaklık kemendini Türk ulusunun boynuna bir an önce geçirebilmesi için de yardım etmişlerdir.</p>
<p>İnsanların yaşama tutkularının temelinde onur ve özgürlük duygusu vardır. Bu duygulardan yoksunluk bağımsızlıktan yoksunluğu getirir .Bu duyguların gücü  insanların mensubu oldukları ulusa göre değişir. Türk ulusunun tarih boyunca kendi devletine sahip oluşunu ancak bu duyguların gücüyle açıklayabiliriz. Türk insanı bu değerler için her zaman ölümü yaşama tercih etmiştir. ATATÜRK’ün Bağımsızlık Savaşı’na karar verirken bir an bile tereddüt göstermemesinin altındaki gerçek de budur. O, yaşamak için ölümü göze alanların ölmeyeceğini biliyordu. Türkiye Cumhuriyeti bunun en canlı ve anlamlı kanıtıdır. Aşağıdaki diyalog ATATÜRK’ün bu konudaki düşüncelerini oldukça anlamlı bir şekilde yansıtmaktadır:</p>
<p>General Pershing’in kurmay başkanı olan General Harbord Sivas’ta Mustafa Kemal ile görüşürken der ki:</p>
<p>-Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük komutanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamıştır. Bunları yapan bir millet elbette bir medeniyet sahibi olmalıdır. Takdir ederim. Ama, bugünkü duruma bakalım. Başta Alman müttefikinizle birlikte dört yıl harp ettiniz, yenildiniz, dördünüz bir arada yapamadığınız şeyi, bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar ettikleri zaman zaman görülür. Bir milletin intihar ettiğini mi göreceğiz?</p>
<p>Mustafa Kemal generale şu yanıtı verdi:</p>
<p>-Teşekkür ederim, tarihimizi okumuş, bizi öğrenmişsiniz. Fakat, şunu bilmenizi isterdim ki biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkûm olmaktansa babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.</p>
<p>General ve arkadaşları sessizce ayağa kalktılar.</p>
<p>-Biz de olsak böyle yapardık!</p>
<p><em>Atay; Çankaya, s. 198-199.</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Bayrağı Yerden Kaldırınız</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/bu-bayragi-yerden-kaldiriniz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2020 01:22:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[30 ağustos 1922]]></category>
		<category><![CDATA[başkumandan mustafa kemal]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[celalettin rumi]]></category>
		<category><![CDATA[hacı bektaşi veli]]></category>
		<category><![CDATA[hadi besleyici]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[milletin bağımsızlık sembolü]]></category>
		<category><![CDATA[önder atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[sömürgeci uluslar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ulusu]]></category>
		<category><![CDATA[türklerin atası]]></category>
		<category><![CDATA[vatan savunması]]></category>
		<category><![CDATA[yunan bayrağı]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=4987</guid>

					<description><![CDATA[Kin ve nefret, insan duygusunun en olumsuz yanlarını oluşturur. İnsanlığın mutluluğu bu duyguların yerini hoşgörüye bırakmasıyla olağandır. Birinci&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kin ve nefret, insan duygusunun en olumsuz yanlarını oluşturur. İnsanlığın mutluluğu bu duyguların yerini hoşgörüye bırakmasıyla olağandır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeci ulusların haksız saldırısına uğrayan Türk ulusunun önderi ATATÜRK, savaş meydanlarında hiç hak etmeyenler karşısında bile sevgi ve hoşgörü duygusundan ayrılmamıştır. O, Türk ulusunun onurunu yok sayan işgalcilerin yöntemleriyle hareket etmemiş, davranışlarıyla ulusların onurunun kutsallığını ortaya koymuştur.<br />
Türklerin ATA’sının düşmanlar karşısında bile hoşgörüden uzaklaşmamış olmasının nedeni, Yunus Emrelerin, Mevlâna Celalettin Rumilerin ve Hacı Bektaşi Velilerin coşkun sevgileriyle yoğurduğu Türk kültüründen beslenmiş olmasıdır. Türk kültürünü aklen ve ruhen idrak edenlerin başka türlü davranış göstermeleri mümkün müdür ki? Aşağıda yer alan bayrak ile ilgili iki anekdot, ATATÜRK’ün ulusların onuru hususundaki duyarlılığını yansıtması açısından önemlidir:<br />
30 Ağustos 1922 günü sabahı Başkumandan Mustafa Kemal cephede dolaşırken binlerce insan ve hayvan cesedi karşısında duygulanmış ve şunları söylemişti:</p>
<p>-Bu korkunç manzara bütün insanlığı utandırabilir. Ama bu, meşru bir vatan savunmasının doğal sonucudur. Fakat Türkler başka milletlerin vatanlarına aynı şeyi yapmayacaklardır. Bizi buna zorladılar.<br />
Yerde yatan bir Yunan bayrağını görünce de:<br />
-Bunu yerden kaldırınız, bayrak, bir milletin bağımsızlık sembolüdür. Düşmanın da olsa saygı gerekir, dedi.</p>
<p><strong>Muzaffer Kılıç</strong></p>
<p><em>Besleyici; s. 113-114. </em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleneksel Dostluk Yoktur</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/geleneksel-dostluk-yoktur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2020 10:36:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Arıburnu]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ten Anektodlar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ten Anılar]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[dr. semih nafiz tansu]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[geleneksel dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[ingiltere]]></category>
		<category><![CDATA[kırım savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[mondros mütarekesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ulusu]]></category>
		<category><![CDATA[ya istiklal ya ölüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=4933</guid>

					<description><![CDATA[Birinci Dünya Savaşı sonunda (30 Ekim 1918 tarihinde) imzaladığı Mondros Mütarekesi’yle yenilgiyi kabul etmiş olan Osmanlı Devleti aynı&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birinci Dünya Savaşı sonunda (30 Ekim 1918 tarihinde) imzaladığı Mondros Mütarekesi’yle yenilgiyi kabul etmiş olan Osmanlı Devleti aynı zamanda bu mütarekeyle kendi geleceğini de batılı devletlerin insaf duygularına teslim etmişti. Padişah Vahdettin, Anadolu’nun İngiltere, Fransa gibi ülkeler tarafından parçalanacağı söylentilerine ‘’İngiltere ve Fransa bizim eski ve sağlam dostlarımızdır. Böyle bir işe kalkışmazlar.” cevabını vermekteydi. Oysa devletler arası ilişkileri dostluklar değil çıkarlar belirlemekteydi. Bu gerçeği görememenin bedelini Türk ulusu savaş meydanlarında binlerce yeni şehitler vererek ödemek zorunda kaldı.<br />
Vahdettin, kurtuluşu teslimiyette görürken, bir akıl adamı olan ATATÜRK, ülkeler arası ilişkilerin rengini çıkar birliğinin veya çıkar çatışmalarının belirlediğinin farkında olduğu içindir ki Türk ulusunun kurtuluşunu “Ya istiklâl ya ölüm”de görmüştür. İşte iki yönetici arasındaki fark: Birinin dünya gerçeklerinden uzaklığı devletin parçalanmasını hazırlarken, diğerinin gerçekçiliği yeni bir devletin güçlü temeller üzerinde doğuşunu sağlamıştır. Aşağıdaki diyalog ATATÜRK’ün devletler arası ilişkilere yönelik düşüncelerini yansıtan güzel örneklerden birisidir:<br />
ATATÜRK, Ankara Erkek Lisesinde yapılan bir sınavda bulunuyordu. Sınava giren çocuklardan biri sorulan soruya şöyle cevap vermişti:<br />
-Fransa ile olan geleneksel dostluğumuz gereği&#8230;<br />
ATATÜRK hemen öğrencinin sözünü keserek sordu:<br />
-Hangi geleneksel dostluk? Bu da nereden çıktı, kim söyledi bunu?<br />
O zaman coğrafya öğretmeni ATA’nın öfkesini azaltmak için:<br />
-Ben söyledim Paşam diye yanıt verdi.<br />
Gazi bu kez bana döndü.<br />
-Sen söyle bakalım tarih hocası&#8230; deyince hemen ayağa kalkarak yanıt verdim:<br />
-Paşam ortada geleneksel bir dostluk yoktur. Yalnız ortak hareketlere Fransız yazarları bu adı yakıştırmışlardır. Örneğin Kırım Savaşı’nda olduğu gibi&#8230;<br />
ATATÜRK bu yanıtımdan hoşlandı.<br />
-Aferin, dedi. Bu gerçekten böyledir. Ne yazık ki Türk’ün geleneksel dostu yoktur. Ortak çıkarlar söz konusu olunca Avrupalılar hemen buna geleneksel dostluk adını yakıştırmışlardır, dedi.</p>
<p><strong>Dr. Semih Nafiz Tansu</strong></p>
<p><em>Arıburnu; Atatürk, Anekdotlar-Anılar, s. 137.</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adet Ev Sahibinin Konukları Ağırlamasıdır</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/adet-ev-sahibinin-konuklari-agirlamasidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2019 12:17:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Adet Ev Sahibinin Konukları Ağırlamasıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Anılarla Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[çanakkale]]></category>
		<category><![CDATA[General Harrington]]></category>
		<category><![CDATA[işgal subayları]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[Pera Palas]]></category>
		<category><![CDATA[rum]]></category>
		<category><![CDATA[subay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kemalataturk.net/?p=4422</guid>

					<description><![CDATA[İstabul&#8217;un işgal günleri, başta General Harrington olmak üzere, bir kısım işgal kumandanları Pera Palas Salonu&#8217;nun bir köşesinde oturmaktadır.&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstabul&#8217;un işgal günleri, başta General Harrington olmak üzere, bir kısım işgal kumandanları Pera Palas Salonu&#8217;nun bir köşesinde oturmaktadır. Masaları dolduran çoğu subay, bir sürü yabancı insan, onlardan olmayanları çıldırtacak kadar rahat ve küstah tavırlarıyla keyifli keyifli içmektedirler.</p>
<p>Pencerenin önündeki masalardan birinde, tek başına oturan bir adam vardır. Kaşları çatık; ama ince dudaklarında belli belirsiz bir gülüş ve çeşitli savaş alanlarının güneşinde, rüzgârında, karında yanmış, yakışıklı yüzünde hafiften bir alay vardır. Bazı masalarda, bu yanık yüzlü, altın başlı genç, adamı göz hapsine alanlar vardır. Kim olduğunu soruştururlar:</p>
<p>&#8220;Mustafa Kemal&#8221; denir. Onlar için Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın en ünlü şahsiyetlerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Harpleri&#8217;nden bahseden ve daima Mustafa Kemal&#8217;in isminde düğümlenen kitaplar, yazılar, o zaman bile bir kitaplığı dolduracak kadardır. Onun kahramanlıkları ateşten çizgilerle belleklerinde yanmaktadır. Hem, bu olağanüstü komutanı yakından görmek hem de hükümetin kabul ettiği yenilgiyi nasıl karşıladığı öğrenmek merakı içindedirler.. Ama bu adama ne yapıp, nasıl yaklaşacakalarına bir türlü karar veremezler. Sonunda, içlerinden birinin aklına uyup tercüman aracılığıyla onu masalarına davet etmeye karar verir ve masalarına gelecek konuğu heyecanla beklemeye başlarlar. Hele en gençleri, iyice keyiflenerek:</p>
<p>&#8220;Hiçbir cephede yenilmemiş, ama gene de &#8216;yenik&#8217; bir komutanı yakından görmek, belki biraz da sorgulamak gerçekten zevkli olacak&#8230;&#8221; der ve güler. Bir başkası,</p>
<p>&#8220;Onu çağırmakla iyi mi ediyoruz, bilmem..&#8221; diye mırıldanır. Yüksek rütbeli subaylardan emir almış olan Rum tercüman, çekinerek yaklaşır, Mustafa Kemal&#8217;e; önünde saygıyla eğilir ve:</p>
<p>&#8220;Generaller, ekselanslarından masalarını şereflendirmelerini rica ediyorlar. Sizinle tanışmaktan, size bir içki ikram etmekten şeref duyacaklarını söylüyorlar.&#8221; der.</p>
<p>Mustafa Kemal tercümanı kaşları çatık bir an süzer. Sonra hemen gülümser ve sakin, kendinden emin bir sesle karşılık verir:</p>
<p>&#8220;Generaller memleketimizde misafirdirler. Adet olan ev sahiplerinin konukları ağırlamasıdır. Generallere söyleyin, masamda kendilerine ikram etmekten şeref duyacağım.&#8221;</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yabancı Diplomatlara Verilen Ders</title>
		<link>https://kemalataturk.net/anilari/yabanci-diplomatlara-verilen-ders/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2019 11:26:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Anılarla Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[avusturya]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[diplomat]]></category>
		<category><![CDATA[fransız orduları]]></category>
		<category><![CDATA[general]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[olm meydan muharebesi]]></category>
		<category><![CDATA[viyana]]></category>
		<category><![CDATA[Yabancı Diplomatlara Verilen Ders]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://kemalataturk.net/?p=4413</guid>

					<description><![CDATA[Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda Viyana&#8217;dadır, generaldir. Bir otelde kalmaktadır. Birçok yabancı general ve diplomatlar da bu otelde&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda Viyana&#8217;dadır, generaldir. Bir otelde kalmaktadır. Birçok yabancı general ve diplomatlar da bu otelde kalmaktadır. Mustafa Kemal, yemek salonuna indikçe Avusturyalı bir diplomat ailenin kendisine küçümseyerek baktığını hisseder. Bir kolayını bulup bu aile ile tanışır. İlk fırsatta Mustafa Kemal&#8217;e askerlikten bahis açarak bu mesleğin bilgi ile beraber tecrübeye de ihtiyacı olduğunu söyler ve hemen arkasından da:</p>
<p>&#8220;Türk Ordusu&#8217;nda sizin gibi genç generaller çok mudur?&#8221; diye sorarlar.</p>
<p>Mustafa Kemal bunlara unutmayacakları bir ders vermek ister ve iki gün sonra aynı aileyle birlikte yemek yer. Mustafa Kemal, Avusturyalıların genç general Nopolyon&#8217;a karşı kaybettikleri meşhur Olm Meydan Muharebesi&#8217;ni anlatmaya başlar ve sözü şöyle bitirir:</p>
<p>&#8220;Evet, muhterem baylar; Fransız Orduları&#8217;nı sevk ve idare eden Napolyon da Olm Meydan Muharebesi&#8217;ni kazandığı zaman çok genç bir generaldi.&#8221;</p>
<p>Avusturyalılar bundan sonra ne Mustafa Kemal ile yemek yemeye, ne de Türk generallerinden ve tarihten konu açmaya yeltenmezler.</p>
<blockquote><p><strong>Anılarla Atatürk, İstanbul Görsel Yapım Prodüksiyon</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yunus Nadi&#8217;ye Verilen Mülakattan</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/yunus-nadiye-verilen-mulakattan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Oct 2019 07:39:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[07.04.1924]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Boğaziçi]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Konağı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[istasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[seymen alayı]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk giysileri]]></category>
		<category><![CDATA[yabancı subaylar]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Nadi]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Nadi'ye verilen mülakattan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=4244</guid>

					<description><![CDATA[(Ben Ankara&#8217;dan İstanbul&#8217;a gitmekte olduğum için ilk sözler dört yıl önce geldiğimiz Ankara ile 5 yıl önce bıraktığımız&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>(Ben Ankara&#8217;dan İstanbul&#8217;a gitmekte olduğum için ilk sözler dört yıl önce geldiğimiz Ankara ile 5 yıl önce bıraktığımız İstanbul üzerinde ve bu iki şehrin şimdiki durumları üzerinde geçti. Bu bahiste Gazi&#8217;nin sözlerini aslına çok yakın olabilmesine özellikle özen göstererek kaydediyorum &#8211; Yunus Nadi)</p>
<p>-Doğrudur, az zamanda çok aşama. Kuşkusuz, İstanbul&#8217;umuz güzeldir, ama Ankara&#8217;mız, tüm eksiklerine karşın, daha az güzel değildir. Gerçekten Ankara, durumu bakımından, ülkemizde, başkent olma açısından çok çekici ve güven verici bir noktadadır. Bu nedenle benim kararlarım, hareket ve girişimlerim üzerinde doğal olarak etkilerini göstermiştir. Gerçekten işe ülkenin doğusunda, doğu sınırından başladım. Sonra daha batıya gelmek zorunluluğunu duydum. Sonunda Ankara&#8217;da durdum ve ülkenin işlerini ulusun isteklerine uygun olarak yürütmek için daha başka bir yere gitme gereğini duymadım. Türkiye&#8217;nin ve Türk ulusunun yararlarının en güvenli biçimde ancak Ankara&#8217;da savunulabileceği de olaylarla ortaya çıkmıştır. En zor koşullarda, en az hazırlıklı olduğumuz halde, en büyük darbelerin geri çevirilmesinin en önemli etkenleri arasında Ankara&#8217;nın coğrafi konumu vardır.</p>
<p>Ankara&#8217;nın doğal yerine ve coğrafyasına değer kazandıran bir nokta daha vardır: en acı ve felaketli günlerde ulus her yandan çeşitli araçlarla zehirlenirken Ankaralılar, ülkenin ve ulusun gerçek kurtuluşuna yönelik girişimler hakkındaki inanç ve güvenlerini bir an bile yitirmemişlerdir.</p>
<p>Ankara&#8217;ya ilk geldiğim gün sadece bir vatandaş, ulusun bir bireyi idim. Hiçbir sıfatım, yetkim ve sanım yoktu. Böyle olduğu halde Ankara ve çevre halkının tümü çocuklarıyla, kadınlarıyla, yaşlılarıyla Ankara şehrinden Dikmen tepesine kadar her yanı doldurmuş, beni karşılamıştır. İstasyondan Hükümet Konağına kadar uzanan caddenin iki yani eski Türk giysileri içinde, bıçakları ve tabancaları ellerinde Ankara gençleriyle dolmuştu. Bu gençler ve onlarla birlikte tüm halk: &#8220;Vatanı ve ulusu düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz,&#8221; diye haykırıyordu.</p>
<p>O sıralar Ankara istasyonu yabancı subayların ve askerlerin işgali altındaydı. O güne kadar Ankaralıları ölü ve Ankara&#8217;yı harabe sanan bu yabancılar bu büyük gösteri karşısında ilk kaygılarını belli etmekten kendilerini alamamışlardı.</p>
<p>Ben Ankara&#8217;yı coğrafya kitaplarından çok tarihten öğrendim ve cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Gerçekten, Selçuk yönetiminin bölünmesi üzerine Anadolu&#8217;da kurulan devletlerin adlarını okurken birtakım beylikler arasında bir de Ankara Cumhuriyeti&#8217;ni görmüştüm. Tarih sayfalarının bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara&#8217;ya ilk geldiğim gün de gördüm ki orada, aradan geçen yüzyıllara karşın hâlâ cumhuriyet havası sürüyor. Türkiye&#8217;nin hemen tüm bölgelerini gezdiğim ve gördüğüm için o kanıya vardım ki, o zamanlar adları cumhuriyet olmayan öbür yerlerin bugünkü halkı aynı yetenekten hiç uzak değildir.</p>
<p>Beni, Türkiye için en uygun merkezin Ankara olabileceğini düşünmeye iten ilk vesile çok eski ve bilimseldir. Bununla ilglili düşünceler İstanbul&#8217;da her bulunuşumda -hayatımın pek sayılı günleri İstanbul&#8217;da geçmiştir- yeniden canlanmıştır. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonunda girdiğimiz mütareke günlerinde İstanbul sokaklarını yabancı süngüleri ve Boğaziçi&#8217;nin surlarını karartan düşman zırhlıları bu düşüncelerimi sabit fikir haline getirdi ve artık hiç kimseye, hiçbir fikre, hiçbir programa ilgi duymaksızın bu boğucu havadan çıkmak için tüm dünyaca bilinen kararımı verdim.</p>
<blockquote><p><strong>07.04.1924</strong></p>
<p><strong>Atatürk&#8217;ün Söylev ve Demeçleri, Cilt V, Yunus Nadi&#8217;ye verilen mülakattan</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Macar Elçisi De Cindrie</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturk-hakkinda-soylenenler/de-cindrie/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Aug 2019 10:26:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Hakkında Söylenenler]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[De Cindrie]]></category>
		<category><![CDATA[macar]]></category>
		<category><![CDATA[Macar Elçisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=2778</guid>

					<description><![CDATA[Birinci Dünya Savaşı sonrası olaylarının ezdiği Macar ulusu, kardeş Türkiye&#8217;nin Atatürk yönetiminde canlanmasından güç kazanmış, örnek almıştır ve&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birinci Dünya Savaşı sonrası olaylarının ezdiği Macar ulusu, kardeş Türkiye&#8217;nin Atatürk yönetiminde canlanmasından güç kazanmış, örnek almıştır ve bunun için her türlü zorluklara rağmen geleceğine güvenle bakmaktadır.</p>
<blockquote><p><strong>Cumhuriyet Gazetesi, 13 Kasım 1938</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
