<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>atatürk&#8217;ün söyledikleri &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<atom:link href="https://kemalataturk.net/etiket/ataturkun-soyledikleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<description>Türk Milletinin Kutbu Atatürk&#039;ün Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Sun, 12 Jul 2020 10:53:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://kemalataturk.net/wp-content/uploads/2019/06/cropped-12002131614088709776.png-32x32.png</url>
	<title>atatürk&#8217;ün söyledikleri &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Amasya Görüşmeleri ve Bırakışma Döneminin Sonu</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/amasya-gorusmeleri-ve-birakisma-doneminin-sonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2020 12:52:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[12. Kolordu Kurmay Başkanı Şemsettin]]></category>
		<category><![CDATA[Amasya Görüşmeleri ve Bırakışma Döneminin Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bay Fru]]></category>
		<category><![CDATA[Donanma Bakanı Salih Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Mazhar Müfit]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Molla]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Recep]]></category>
		<category><![CDATA[Şifre Sivas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5588</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, anımsayacaksınız Donanma Bakanı Salih Paşa’yla,  Amasya’da buluşmak kararlaşmıştı. Bakan Paşa ile hükümetin dış siyaseti, iç yönetimi ve&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, anımsayacaksınız Donanma Bakanı Salih Paşa’yla,  Amasya’da buluşmak kararlaşmıştı. Bakan Paşa ile hükümetin dış siyaseti, iç yönetimi ve ordunun geleceği ile ilgili konular üzerinde görüşme olasılığı vardı. Bunun için, daha önce kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini bilmek, bence pek yararlı olacaktı. 14 Ekim 1919 günlü gizli telimde, kolordu komutanlarının bu üç nokta ile ilgili görüşlerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler arasında okursunuz. Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul’dan yola çıktı. Biz de 16 Ekimde, Sivas’tan yola çıktık. 18 Ekimde Amasya’da olduk. Salih Paşa’ya, uğrayacağı iskelelerde, ulusal örgütlerce parlak karşılama törenleri yapılması ve bizim adımıza “Hoş geldiniz” denilmesi için yönerge verilmişti. Biz de kendisini, Amasya’da pek büyük gösterilerle karşıladık. Salih Paşa’yla, Amasya’da, 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekimde sona erdi. Üç gün süren görüşmeler sonunda, ikişer nüsha olmak üzere beş tane protokol düzenlendi. Bu beş protokolden üçü -Salih Paşa’da kalanlar, bizim tarafımızdan, bizde kalanlar, Salih Paşa tarafından-  imzalandı. İki tane protokol, gizli sayılarak imza edilmedi. Amasya buluşması sonucu olan kararlar, kolordulara da bildirildi.</p>
<p>Baylar, sırası gelmişken bir noktayı belirtmek isterim. Biz, ulusal örgütlerin ve Temsilciler Kurulunun, İstanbul Hükümetince resmî olarak tanınmış bir siyasal varlık olduğunun, görüşmelerimizin resmî olduğunun ve sonuçlarına göre iş görmek gerektiğinin, taraflarca kabul edilmiş bulunduğunu açıkça ortaya koydurmak istiyorduk. Bunun için, görüşme sonuçları ile ilgili tutanakların protokol olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükümetinin delegesi olan Donanma Bakanına imzalatmak, önemli idi. 21 Ekim 1919 günlü protokolün içeriği, denilebilir ki hemen hepsi Salih Paşa’nın önerileri olup kabulünde sakınca görülmeyen birtakım maddelerden oluşmaktaydı. 22 Ekim1919 günlü ikinci protokol, uzun süren bir görüşme ve tartışmanın tutanak özetidir. Bu görüşmede, yanların halifelik ve saltanat konusunda karşılıklı güvenceleriyle ilgili ayrıntıları gösteren bir başlangıçtan sonra, Sivas Kongresinin 11 Eylül 1919 günlü bildirisindeki maddelerin görüşülmesine başlandı:</p>
<ol>
<li>Bildirinin birinci maddesinde, tasarlanıp kabul olunan sınırın, en az bir istek olmak üzere, elde edilmesi gerektiği, birlikte kabul olundu. Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek uygun görüldü. Şimdi yabancıların elinde bulunan bölgelerden, Kilikya’yı43 Arabistan ile Türkiye arasında bir “tampon devlet” oluşturmak için, anayurttan ayırmak isteği söz konusu edildi. Anadolu’nun, en koyu Türk ortamı ve en verimli ve zengin bir bölgesi olan bu toprakların, hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilmeyeceği; Aydın ilinin de aynı kesinlikle (ve yeğlikle) yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi, genel olarak kabul edildi. Trakya sorununa gelince: Burada da, sözde bağımsız bir hükümet ve gerçekte bir sömürge kurmak ve böylelikle Doğu Trakya’dan da Midye-Enez çizgisine kadar olan bölgeyi, bizden ayırmak amacı güdülebileceği düşünüldü. Ancak Edirne’yi ve Meriç sınırını, bir bağımsız İslam Hükümetine bağlamak için bile olsa, hiçbir şekilde bırakmamak ilkesi ortaklaşa uygun görüldü. Bununla birlikte, bütün bu maddede söz konusu edilen şeyler üzerinde yasama kurulunun vereceği en son karara elbette uyulacaktır, dendi.</li>
<li>Bildirinin dördüncü maddesinde, Müslüman olmayan halka, siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak nitelikte ayrıcalıklar verilmesinin kabul edilmeyeceğini belirten bölüm, önemle görüşüldü. Bu ilkenin, bağımsızlığımızı gerçekten sağlamak için, elde edilmesi zorunlu bir istek niteliğinde sayılması ve bundan yapılacak en ufak bir kısıntının bağımsızlığımızı kökten sarsacağı ortaya konuldu. Bu dördüncü maddede söz konusu olan, Hıristiyan halka çok ayrıcalıklar vermemek ilkesi, gerçekleştirmemiz gerekli bir amaç olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte gerek bu konuda gerekse yaşama hakkımızın savunulması yolundaki başka isteklerimizle ilgili konularda –birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da- Ulusal Meclisin oy ve kararına uyulacağı koşulu konuldu.</li>
<li>Bildirinin yedinci maddesine göre bağımsızlığımız, tam korunmak koşuluyla, teknik, sanayi ve ekonomik gereksinimlerimizin nasıl sağlanacağı konusu tartışıldı. Ülkemize pek çok sermaye dökecek bir devlet bulunursa, bunun parasal işlerimiz üzerinde isteyebileceği denetleme hakkının kapsamı kestirilemeyeceğinden, bu konunun bağımsızlığımızı ve gerçek ulusal çıkarlarımızı zarara sokmayacak yolda, uzmanlarca iyiden iyiye düşünülerek sınırlandırılıp saptanmasından sonra, Ulus Meclisince uygun görülecek çözümün kabulü görüşüldü.</li>
<li>11 Eylül 1919 günlü Sivas Kongresi kararlarının başka maddeleri de Mebuslar Meclisinin kabulüne sunulmak koşuluyla genel olarak uygun görüldü.</li>
<li>Bundan sonra, Sivas Kongresinin 4 Eylül 1919 günlü kararlarının örgütler bölümü ile ilgili 11. maddesinde yer alan Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Derneğinin durumu ve bundan sonraki çalışma biçimi ve alanı söz konusu oldu. Bu maddede, ulusal istenci egemen kılacak olan Ulusal Meclisin, yasama ve denetleme haklarına güven ve serbestlikle sahip olduktan ve bu güven Meclisçe belirtildikten sonra, Derneğin ne olacağının kongre kararıyla belli edileceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan kongrenin, şimdiye değin yapılmış olan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi dışarıda ayrı bir kongre durumunda olması koşula bağlı değildir, dendi.</li>
</ol>
<p>Derneğin, programını kabul eden milletvekilleri, Derneğin tüzüğünde açıklanmış olan delegeler gibi sayılarak yapacakları özel toplantı, kongre yerine geçebilir. Bundan sonra, Ulusal Meclisin İstanbul’da, tam güvenlik içinde, serbest olarak görev yapabilmesi gerekir, dendi. Bunun, şimdiki koşullara göre ne ölçüde sağlanabileceği düşünüldü. İstanbul’un yabancılar elinde bulunması dolayısıyla, milletvekillerinin yasama görevlerini gereği gibi yapmalarına durumun pek elverişli olmayacağı düşüncesi belirdi. Yetmiş Savaşı’nda Fransızların Bordo’da (Bordeaux) ve yakın zamanlarda Almanların Vaymar’da (Weimar) yaptıkları gibi, barışın yapılmasına değin, Ulusal Meclisin geçici olarak Anadolu’da, İstanbul Hükümetinin uygun göreceği güvenilir bir yerde toplanması kararlaştırıldı. Ulusal Meclisin toplanmasından sonra, güvenlik ve dokunulmazlık derecesi belli olacağından, tam güven görülürse Dernek Temsilciler Kurulunun dağıtılarak örgütlerinin çalışma ereğinin, az önce bildirdiğim gibi kongre yerine geçecek olan özel bir toplantıda kararlaştırılacağı belirtildi. Milletvekillerinin tam özgürlük içinde seçilmesi gerektiği hükümetçe buyrulmuş olduğundan seçimler yapılırken, Dernek Temsilciler Kurulunca, karışılmamakta olduğu bildirildi. Milletvekilleri arasında, İttihat ve Terakki üyesi ve orduda kötülüğü görülmüş kimseler bulunursa, bunların milletvekili seçilmesine meydan verilmemek için, Temsilciler Kurulunca uyarma yollu, uygun biçimde kimi öğütlemelerde bulunulmasının yerinde olacağı da düşünüldü. Temsilciler Kurulunun bu konuda nasıl aracılık yapacağı da ayrıca bir formül halinde, üçüncü bir protokol olarak saptandı. Gizli sayılıp imzalanmayan dördüncü protokol şuydu:</p>
<ol>
<li>Kimi komutanların askerlikten kovulması ve bir kısım subayların askerî mahkemeye verilmesi ile ilgili olarak çıkan padişah buyruklarının ve diğer buyrukların düzeltilmesi,</li>
<li>Malta’ya sürülmüş olanların ilgili mahkemelerimizde yargılanmak üzere, İstanbul’a getirilmeleri yoluna gidilmesi,</li>
<li>Zulüm yapmış Ermenilerin de mahkemeye verilmesi (Ulusal Meclise bırakılacaktır),</li>
<li>İzmir’in boşaltılması için İstanbul Hükümetince yeniden protesto yapılması ve gerekirse gizli yönerge ile halka gösteri toplantıları yaptırılması,</li>
<li>Jandarma Genel Komutanı, Merkez Komutanı, Polis Müdürü ve İçişleri Bakanlığı Müsteşarının değiştirilmeleri (Savunma ve İçişleri Bakanlıklarınca)</li>
<li>İngiliz Dostları Derneğinin (kapı kapı dolaşıp) halka kâğıt mühürlettirmelerine engel olunması,</li>
<li>Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin çalışmalarına ve bu gibi gazetelerin dokuncalı yayımlarına son verilmesi (özellikle subayların ve memurların bu gibi derneklere girmelerinin kesin olarak yasaklanması),</li>
<li>Aydın’daki Ulusal Güçlerin gücünün artırılması ve beslenmelerinin kolaylaştırılmasının sağlanması (Bu iş Milli Savunma Bakanlığınca düzenlenir. Donanma Derneğinin 400.000 lirasından gereği kadar hükümetçe bu işe verilebilir.),</li>
<li>Ulusal eyleme katılmış görevlilerin, her yerde yatışma ve tam güvenlik sağlanıncaya değin yerlerinden kaldırılmamaları ve ulusal amaçlara karşı gelmelerinden dolayı, ulusça işten el çektirilmiş görevlilerin yeni görevlere atanmalarından önce, bu işin özel olarak görüşülmesi,</li>
<li>Batı Trakya göçmenlerinin taşınma işlerinin sağlanması,</li>
<li>Acemi Sadun Paşa ile buyruğundaki kişilerin, uygun bir yolla geçimlerinin sağlanması.</li>
</ol>
<p>İmzasız beşinci protokol de Barış Konferansına gidebilecek kişilerin adlarını gösteriyordu. Böyle olmakla birlikte hükümet, bu konuda ilkelere uymak koşuluyla, serbest bulunacaktı.</p>
<p>Baylar, bu görüşmelerimizin tutanakları arasında, en önemli noktanın, Ulusal Meclisin toplantı yeri ile ilgili olduğu yüksek dikkatinizi çekmiş olacaktır. Meclisin, İstanbul’da toplanmasının doğru olmadığı konusundaki düşünce ve görüşümüzü, Salih Paşa’ya kabul ettirdik ve onaylattık. Ancak Paşa, kendisi bu görüşe katılmakla birlikte, bu katılmanın kişisel olduğu, şimdiden bütün hükümet adına söz veremeyeceği yolundaki çekimserliğini de ileri sürmüştü. Kendisi, hükümet üyelerini inandırmak ve bu düşünceye katılmalarını sağlamak için elinden geleni yapacağına söz vermiş ve başaramazsa hükümetten çekilmekten başka yapacak bir şey olmadığını bildirmişti. Salih Paşa bu konuda başarı sağlayamamıştır. Ulusal Meclisin toplanacağı yer konusuna yeniden dönmek üzere, Amasya görüşmeleri ile ilgili sözlerime son veriyorum.</p>
<p>Baylar, biz Amasya’ya gelmek üzere Sivas’tan ayrılır ayrılmaz, Sivas’ta pek hoşa gitmeyen bir olay geçmiştir. Bu olay üzerine kısaca bilgi vereyim: Amasya’ya vardığımızda, Anlaşma ve Hürriyetçilerin, yabancılarla ortaklaşa birtakım haince işlere giriştiklerini gösteren bilgiler almıştık. Bunu hemen genelge ile bildirmiştim. Sivas’ta da Padişaha, beni kötüleyen teller çekilmek gibi bir girişim olduğunu haber aldım ama inanmadım. Elbette, Temsilciler Kurulu arkadaşlarımızın ve karargâhımızda bulunan kişilerin, Valinin ve başkalarının dikkati buna engeldir, dedim. Oysa Şeyh Recep ile arkadaşlarından Ahmet Kemal ve Celâl adındaki kişiler, bir gece telgrafhanede, kendilerinden olan bir telgrafçı aralığıyla, istedikleri telleri çekmişler…</p>
<p>(Burada Atatürk, Şeyh Recep ve arkadaşları tarafından kendisine, Salih Paşa’ya ve Padişaha çekilen telgrafları ve bunlarla ilgili yazışmaları okumakta ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, düşmanlar, Şeyh Recep’e, gerçekten önemli bir rol yaptırmış bulunuyorlardı. Sırası gelince bilginize sunacağım belgelerden, Sait Molla’nın Rahip Fru’ya yazdığı 24 Ekim günlü bir mektubunda, Molla, Rahip’e: “Sivas olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz ama yavaş yavaş düzelecek.” diyordu. Bütün ulusun birlik ve dayanışmasından ve ulusal örgütlerin ülkenin her köşesine yayıldığından söz eden, ulusun ortak dileğine uyarak, ulusal örgütlere ve askerî güce dayanarak hükümeti düşüren; yeni hükümetle karşı karşıya geçen bir kurulun başkanını kötülemek üzere –tam yeni hükümetin delegesi ile görüşmeye girişeceği bir sırada ve bu amaçla Sivas’tan çıktığının ertesi günü- bütün Sivas halkı adına ayaklanmayı gösterir bir telyazısının, telgrafhane korkutularak çektirilebilmesi elbette anlamlı idi. Böyle bir kurulu, kendi bulunduğu Sivas’taki halk, kötüleyince bütün ulusun da böyle duyup düşünmeyeceğini kanıtlamak gerçekten güçtür. Öyleyse, temsil niteliği böyle olan bir kurulun ve başkanının dayandığı gücün de çürük olacağına inanmak neden geçerli olmasın! Sivas’tan yükseltilen bu sesin düşmanlar için ne denli güçlü ve önemli olduğu kolaylıkla anlaşılır.</p>
<p>Baylar, Salih Paşa’ya gelen telyazısını, Amasya’ya geldiğinde kendisine verdirdim. Ama Şeyh Recep ve arkadaşlarının hükümetçe cezalandırılmasını istedim. Sivas’taki Temsilciler Kurulu üyelerine de telgraf başında, 19 Ekimde şunları sordum:</p>
<ol>
<li>Şeyh Recep, Ahmet Kemal ve Celâl imzasıyla çekilen telyazısını gördünüz mü?</li>
<li>Telgrafhanede nöbetçi subayı yok mu?</li>
<li>Hepiniz orada bulunduğunuz halde, böyle bir küstahlık nasıl olabilir? Hem de bu delilerin girişimleri hepinizce biliniyor. Salih Paşa’ya ve Naci Bey’e çekilmek üzere üç imza ile telyazısı hazırladıklarını biz, buradan işitmiştik. Sizin bundan haberiniz yok muydu?</li>
<li>Yabancılarla birlikte İtilaf ve Hürriyetçilerin birtakım haince işlere giriştikleri üzerine dün genelge ile yapılan bildirim alınmadı mı?</li>
<li>Baskı yapılan ve korkutulan telgraf görevlilerinin hemen durumu gerekenlere, Vali Paşa’ya ve başka ilgililere haber vermemelerinin ve nöbetçi subayının bu işte uyanık davranmamasının nedeni nedir?</li>
<li>Başmüdür Bey’in bildirmesi üzerine alınan önlemler nelerdir?</li>
</ol>
<p><strong>Mustafa Kemal </strong></p>
<p>Valiliğin, sorunu askerlere bıraktığının anlaşılması üzerine Kolordu Kurmay Başkanı Zeki Bey’e de şunu yazdım:</p>
<p>Söz konusu olan soruna karışmış bulunanların tutuklanıp cezalandırılmaları için valilikçe, buyruğu altındaki güçler kullanılmış ya da bunlar yetmemiş de onun için mi iş Kolorduya bırakılıyor? Yoksa bu küstahça davranışlara karşı bile, valilikçe önlem almakta duraksanıyor mu? Bunlar anlaşıldıktan sonra sorunun çözümlenmesi daha kolay ve kökten olur.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal </strong></p>
<p>(Atatürk, Sivas’ta bulunanlara, telgrafhanenin tam denetim altına alınması, Sivas’taki düzen için ilgililerce sağlam önlemlerin alınması ve küstah davranışlarda bulunmuş olanlara gereken cezanın uygulanması buyruğunu verdiğini ve yine Osman Tufan ve Recep Zühtü Beylere de ulusal eyleme karşı küstahlık yapanlar hakkında yapılması gerekenleri içeren bir tel yazdığını belirttikten sonra, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>20 Ekimde Vali Reşit Paşa, uzun uzadıya olayı anlattıktan sonra, “Olay genişleyebilecek iken önüne geçilmiş ve yapılan çabuk ve sert işlemlerden dolayı, buna benzer olayların artık çıkmayacağının anlaşılmış” olduğunu yazıyordu.</p>
<p>Baylar, İstanbul Hükümetinin, Şeyh Recep ile arkadaşlarını cezalandırmış olduğunu, elbette, düşünmediniz. “Sivaslı Şemsettin oğullarından” diye imza atan bu uyuşuk ve aşağılık Şeyh’in, bundan sonra da düşman oyuncağı olarak işleyeceği kötülüklere rastlayacağız.</p>
<p>Baylar daha Amasya’da iken, karşılaştığımız durum, yalnız Şeyh Recep olayı ile kalmadı. Adapazarı dolaylarında da buna benzer bir olay çıktı. İzin verirseniz, bunu da kısaca bilginize sunayım. Adapazarı ilçesinin Akyazı yörelerinde türeyen Talostan Bey, İstanbul’dan para ve yönerge verilerek gönderilen ve atlı olacaklara 30 ve piyade yazılacaklara 15 lira aylık verileceğini söyleyen Bekir Bey ve Sapanca’nın Avçar köyünden Beslân adında bir tahsildar birleşiyorlar. Bu adamlar, başlarına topladıkları atlı, yaya birtakım kimselerle Adapazarı kasabasını basmaya karar veriyorlar. Tahir Bey adındaki Adapazarı kaymakamı bunu haber alıyor. Tahir Bey, İzmit’ten gönderilen bir binbaşıyı ve bulduğu yirmi beş kadar atlıyı alarak kasabayı basmaya gelenlere karşı çıkar. Lûtfiye denilen bir köyde karşılaşırlar. Bu kalabalığa ne yapmak istedikleri sorulmuş… verdikleri yanıt şu imiş: “Padişah Hazretlerinin sağ olup olmadığını ve yüksek halifelik makamında oturup oturmadığını öğrenmek için Adapazarı’na telgraf başına gelmek istiyoruz, Mustafa Kemal Paşa’yı, Padişah yerine kabul edemeyiz…”</p>
<p>Tahir Bey’in makine başında, İzmit Mutasarrıfına verdiği bilgide: “Adı geçenlerin İstanbul’da önemlice kişilerle ilişkileri olduğundan ve Padişahın bile bu yaptıklarından haberli bulunduğunu söylediklerinden” söz ediliyordu. Resmî olarak verilen bilgide, Bekir’in, toplanan kimselere, “Bu iş için İstanbul’ca, bir hafta süre verdiler. Beş gün geçti. İki günümüz kaldı. İşi çabuklaştıralım” diye söylediği de bildiriliyordu.</p>
<p>(Atatürk, bu ayaklanmanın, alınan önlemlerle dağıtıldığını ancak Bekir Bey’in yakalanamadığını belirtmektedir.)</p>
<p>İstanbul’da hükümetin gözü önünde düzenlenen ve iç, dış düşmanların, Padişahın bildikleri ve uygun buldukları kuşku götürmeyen girişimlerinin, başarıya ulaşacakları dakikaya dek, beklemek ve elbette hükümet önlem alır ve engel olur, diye her şeye böncesine boyun eğmek doğru olamazdı.</p>
<p>Baylar, Amasya’da görüşmelere başladığımız 20 Ekim gününde gelen bilgilerin özeti şu idi: İstanbul’da, Hürriyet ve Anlaşma Partisi, Askerî Gözcü Derneği ve Dostlar Derneği bir birlik kurdular. Bu birlik ve Ali Kemal, Sait Molla gibi kişiler, Müslüman olmayan halkı durmadan Ulusal Güçlere karşı kışkırtmaya başladılar. Rum ve Ermeni patrikleri, Ulusal Güçleri kötülemek için Anlaşma Devletleri temsilcilerine başvurdular. Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayımladığı bir mektupla son ulusal eylem yüzünden Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan etti.</p>
<p>Asılan Kâzım’ın kardeşi Hikmet adında biri, İstanbul’dan aldığı yönerge ile Adapazarı yakınlarında, başına birtakım silahlı adamlar toplamaya başladı. Bu Hikmet adına, önemli bir belgede de rastlayacağız. Adapazarı yakınında, Değirmendere’de de para ile adam toplanmaya başlandı. Çete olarak toplananların, Geyve’de hükümeti basmaya karar verdikleri haber alındı. Karacabey’de de buna benzer ufak tefek davranışlar görüldü. Bursa’da, Gümülcineli İsmail’in kurduğu çetelerin Ulusal Güçlere karşı kıpırtıları sezilmeye başlandı. Gözcülerden tutuklu bulunanların bir günde hepsi cezaevinden çıkarıldı. Düşmanlarımızın, Ulusal Güçlere karşı kurdukları çetelerin çatışmalara başlaması, karşı birliğin açıktan açığa yaptığı işler, İstanbul Polis Müdürünün karşıt çalışmaları, Ali Rıza Paşa Hükümetinin tutumuna aykırı davranışta bakanların varlığı, ulusal örgütlerimizin kimi merkezlerimizi, özellikle İstanbul merkezimizi umutsuzluğa düşürmeye başladı. Hükümetin genel olarak bir amacı ve kararı olduğunu gösterecek davranışta bulunamaması ve yalnız İçişleri Bakanı Şerif Paşa’nın olumsuz ve hızlı çalışmalarını uygun bulur gibi davranması, gerçekten düşünülecek ve kaygı duyulacak bir görüntü ortaya koyuyordu. Bu konuda ilk duyarlığı ve girişimi gösteren Ankara oldu. Ankara Vali Vekili Yahya Galip Bey’in Sivas’a çektiği 15 Ekim 1919 günlü bir gizli telini, rahmetli Hayati Bey’in imzasıyla gelen başka bir gizli tel içinde 22 Ekimde Amasya’da aldım.</p>
<p>(Bu telde, İstanbul Hükümetince Ankara’ya atanan valinin kabul edilmeyeceği belirtilmekte; Cemal Paşa’nın yazdığı telde ise, İstanbul Hükümetinin atama kararının uygulanması rica edilmektedir.)</p>
<p>Gerçekten, başta Müftü Efendi (şimdi Diyanet İşleri Başkanı bulunan Sayın Rıfat Efendi Hazretleri idi) olduğu halde, Ankaralılar, protesto niteliğinde olarak İstanbul Hükümetine başvurmuşlardı. Ankara’yı yatıştırarak, hükümet erkini kırmamak için, telgraf başında, birçok öğütlemelerde bulundum. Ancak Ankara’nın haklı olduğunu kabul etmemek, elde değildi. Sonunda Cemal Paşa aracılığı ile hükümete yazdığım telyazısından söz ederek alınacak yanıta değin, durumun iyi idare edilmesini Ankara’da Kolordu Komutanı Vekili Mahmut Bey’e yazdım.</p>
<p>Burada yeri gelmişken bir gerçeği bilginize sunmak uygun olur. Biz, Temsilciler Kurulu, hükümetin durumunu ve içyüzünü pek güzel anlamıştık. Hükümet üyelerinden kimilerinin, hükümete girmekten pişman olduklarını ve bu gibilerin çekilmek için neden aradıklarını da anlıyorduk. Bundan başka iç ve dış düşmanların ve padişahın birlik olarak, Ali Rıza Paşa Hükümeti yerine, kendi görüşlerini, açıktan açığa ve çabucak uygulayacak başka bir hükümeti iş başına getirmeye kararlı bulunduklarını da bilmiyor değildik. Bunun için de Ali Rıza Paşa Hükümetini, daha katlanılabilir buluyorduk. Bir de Ferit Paşa’nın düşmesinden sonra, yeni hükümetle anlaşmak için, geçen dört beş gün içinde kimi kişilerin, elden geldiğince çabuk uyuşmamız yolunda yaptıkları öğütlemeler de dikkate alınacak anlam ve nitelikte idi. Bundan dolayı, amaca güvenle ulaşıncaya dek, gerekirse kimi isteklerimizden vazgeçmek zorunluluğunu duyuyorduk. Mahmut Bey’e yazdığım gizli telde bunlar da sezdirilmişti. Cemal Paşa’ya verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunacağım:</p>
<p>(24 Ekim tarihli bu yanıtta Atatürk, Ankara’da oluşan tepki hareketlerinin, İstanbul’daki kimi örgütlerin kışkırtıcılığından kaynaklandığını bildirmekte ve Ziya Paşa’nın Ankara Valiliğine atanmasını kabul ettiklerini ancak şimdilik gönderilmesinin doğru olmadığını vurgulayarak konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Ali Fuat Paşa, 28 Ekim 1919 günlü bir gizli tel ile İstanbul’daki örgütümüzden benim adıma gelen bir teli bildirdi. Bu telde verilen bilgiler önemli idi. Çerkez Bekir’in çıkardığı bilinen olay, Adapazarı ve çevresinde Ulusal Güçlere karşı ayaklanma başlangıcı sayılmış. Bundan ne yolda yararlanılacağını görüşmek üzere, “Padişah, Ferit Paşa, Âdil Bey ve Sait Molla ile Ali Kemal Bey’den oluşan” bir kurul, birtakım tasarlamalarda bulunmuşlar.</p>
<p>Bu telyazısında, yukarıda adı geçen Hikmet üzerine de bilgi veriliyordu. Bu Hikmet, iki ay önce Amasya’dan Adapazarı’na gelmiş. O çevrede öteden beri kendisine ve ailesine karşı olanların ulusal örgüte girdiklerini anlamış. Hikmet Bey, Amasya’dan geldiğini ve beni tanıdığını, ulusal örgüt kurma yetkisinin ancak kendisine verilmiş olduğunu ileri sürerek, Sivas’la haberleşmeye girişmek ister. Karşı taraf engel olur. Hikmet, karşıt örgüt kurar. Bunu sezen Sait Molla, Hikmet’i elde edecek yolu bulur. Kendisini Hıristiyanlara karşı bir ayaklanmaya kışkırtır. Baylar, Hikmet üzerine ve düşmanlarımızın Hıristiyanlara karşı kurdukları düzenler üzerine verdiğim bilgi, daha sonra değineceğimiz kimi durumların kolaylıkla anlaşılmasına yarayacağından, gereksiz sayılmamasını rica ederim. Baylar, bu bilgiler üzerine Cemal Paşa’ya çektiğim teli, olduğu gibi görmenizi isterim:</p>
<p><strong>Şifre Sivas   31.10.1919</strong></p>
<p><strong>Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretlerine,</strong></p>
<p>Adapazarı dolaylarında, hükümete ve ulusal örgütlere karşı oluşan olayı biliyorsunuz. Bu olay, ulusal birliğin dayancı ve yüce hükümetin kesin ve yerinde önlemleri ile bastırılmış ise de daha oralarda bozgunculuk tohumu vardır. Ulusun birliği karşısında, büsbütün ortadan kalkacağına kuşku yoktur. Ancak, bu bozgunculuk olaylarını Damat Ferit Paşa, Eski İçişleri Bakanı Âdil ve daha önceki İçişleri Bakanı Ali Kemal Beylerle Sait Molla’nın düzenledikleri anlaşılmıştır. Adları bildirilen bu kişiler, kendilerinin yaptıkları vatan hainliğinden başka, çok büyük ve tehlikeli bir yanlış iş daha yapmışlardır. O da bu haince işlerinden sanki yüce padişahımızın da bilgisi olduğu söylentisini yaymak gibi bir büyük alçaklıktır. Sayın hükümet üyelerinden tam bir yürek temizliği ile rica ederiz. Zamanında durumu, uygun bir yolla yüce Padişaha bildirsinler. Ulusun ve örgütlerinin bu gibi uydurma ve yalan sözlere önem vermeyeceği açık bir gerçektir. Bozguncuların, yalanlarla ulusal birliği bozmak istedikleri ileri sürülerek, olayın geçtiği yerlerde, söylentilerin hükümetçe resmî olarak yalanlanmasını; böylece her türlü yanlış anlaşılmanın ortadan kaldırılmasını ve bu dokuncalı kişiler üzerinde gereken inceleme yapılarak yasa yoluyla kovuşturmaya girişilmesini, çok önemli bir sorun saymaktayız efendim.</p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu adına             Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin kuruluş niteliğini bildiğimiz halde, tutmayı ve elden geldiğince desteklemeyi neden gerekli gördüğümü bir parçacık anlatmıştım. Amasya’dan Sivas’a dönüşümüzden sonra, Temsilciler Kurulu ve orada bulunan öteki arkadaşlarımızla yaptığımız toplantıda, Amasya buluşması ve başka konular üzerinde arkadaşlara uzun uzadıya açıklamada bulundum. Bu toplantıda, Temsilciler Kurulu kararı tutanaklarının 29 Ekim 1919 günkü görüşmelerle ilgili sayfasında, olduğu gibi yazılı olan şu kararı aldık: Başta Sadrazam Ali Rıza Paşa olmak üzere tümünün yetersiz, Padişahın gözüne girmek isteyen kişilerden oldukları; kimisinin ulusal eylemden yana, kimisinin de buna karşı oldukları; bununla birlikte Padişah, kısa zamanda bunları düşürerek yerine zorbalığı sürdürebilecek bir hükümet getirmek isteyeceğinden Ulusal Meclis kurulup yasama görevini yapmaya başlayıncaya değin Temsilciler Kurulunun bu hükümeti tutmasının yurt ve ulus için daha doğru bir iş olduğu kabul olundu.</p>
<p>(Atatürk, bu noktada bu kararın uygulanması adına yapılan girişimlerden söz etmekte ve konuşmasını sürdürmektedir.)</p>
<p>Baylar, Salih Paşa’nın, İstanbul’a dönüşü üzerine, 21 Ekim günlü protokolde yazılı ve önemli olduğuna önceki sözlerim arasında işaret ettiğim nokta üzerinde, yani Ulusal Meclisin toplantı yeri konusunda, hükümetle aramızda tartışma başladı. Hükümetin Cemal Paşa aracılığı ile yazdıkları, bizim ileri sürdüğümüz düşünceler, bir kez daha, gözden geçirilmeye değer sanırım. Bu yazışmalarımızın esaslarını Büyük Millet Meclisinin ilk toplantı tutanaklarında görebileceğiniz için burada, ondan bir daha söz etmeyeceğim.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde İstanbul’daki ulusal örgütlerin durumuna; bunların, İstanbul Hükümetinin tutumu üzerine verdikleri bilgiye ve kendisine milletvekili seçilmeme ve barış yapılana kadar İstanbul’a gelmeme konusunda yaptıkları öğüde değinip, örgütün zayıf ve kararsız tutumu karşısında onlara verdiği yönergeyi açıkladıktan sonra; Meclisin toplanma yerine ilişkin düşüncelere yer vermekte ve bu konuda görüşmek üzere kimi birlik komutanlarıyla Temsilciler Kurulu üyelerini 16 Kasım 1919 günü Sivas’ta bir toplantıya çağırdığını açıklayarak konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Görüşme gündemimiz yalnız şu üç madde ile sıralanacaktı:</p>
<ol>
<li>Mebuslar Meclisinin toplantı yeri,</li>
<li>Toplantıdan sonra Temsilciler Kurulu ve Ulusal Örgütün alacağı biçim ve çalışma yöntemi,</li>
<li>Paris Barış Konferansının bizim için olumlu ya da olumsuz bir karar vermesi üzerine nasıl davranılacağı.</li>
</ol>
<p>Baylar, bu zamana değin, dernek merkez kurullarından sorduklarımıza gelen yanıtlar, dört görüşe ayrılıyordu:</p>
<ol>
<li>Birinci görüşe göre, Mebuslar Meclisinin dışarıda toplanması uygun görülüyordu.</li>
<li>İkinci görüşe göre, ki bu görüşü ileri sürenlerin başında Erzurum, Trabzon ve bütün Karesi, Saruhan kurulları bulunuyordu; İstanbul’da… İstanbul’daki ileri gelen kişilerin hemen hepsinin bu düşüncede olduğunu biliyoruz. Padişahın isteği, Hükümetin üstelediği de buydu.</li>
<li>Üçüncü görüş ki Trakya-Paşaeli’nin düşüncesiydi: İstanbul yakınlarında…</li>
<li>Bir kısım merkez kurulları da, Salih Paşa’nın kişisel görgüsüne dayanarak Hükümet uygun bulursa dışarıda toplanmasında bir sakınca görmüyorlardı.</li>
</ol>
<p>Baylar, İstanbul Hükümetinin ve onun yardakçılarının, kamuoyunu ne denli ayrılığa ve karışıklığa uğratmış oldukları, ulusun gösterdiği bu görüş ayrılığından kolaylıkla anlaşılabilir. Artık bunun üzerine, direnmenin, zararlı sonuç vereceği kanısına varmak da zor değildir.</p>
<p>Şimdi, 16 Kasım 1919’dan 29 Kasım 1919 gününe değin, günlerce süren görüşme ve tartışmalardan çıkan sonuçlarla varılan kararların tutanaklarını, olduğu gibi yüksek bilginize sunuyorum:</p>
<ol>
<li>Ulusal Meclisin İstanbul’da toplanmasında sakıncalar ve tehlikeler olmasına karşın, toplantının İstanbul dışında yapılmasını Hükümet uygun bulmadığı için ve ülkeyi sarsıntıya uğratmaktan çekindiğinden İstanbul’da toplanma zorunluluğu kabul edildi.</li>
<li>Bütün milletvekillerini durum üzerinde aydınlatarak teker teker düşüncelerini sormak,</li>
<li>Milletvekillerinin, İstanbul’a gitmeden önce Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir ve Edirne gibi yerlerde kısım kısım toplanarak Ulusal Meclis, İstanbul’da toplanacağına göre, gerek İstanbul’da ve gerek dışarıda alınması gerekli güvenlik önlemlerini ve programımızın esaslarını savunacak güçlü bir grubun kurulması yollarını düşünüp görüşmeleri,</li>
<li>Derneğin örgütlerini, çabucak yaymak ve güçlendirmek için Kolordu Komutanlarının, bölge komutanları ve askerlik şubesi başkanları aracılığıyla çabuk ve eylemli yardımda bulunmaları,</li>
<li>Sivil örgütlerin başında bulunan bütün yüksek görevlilerden her olasılığa karşı, ulusal örgüte bağlı kalacakları üzerine söz almak ve kendilerinin ellerinde bulunan bütün araçlarla Derneğin örgütlerini kurmaya ivedilikle girişmelerini istemek.</li>
<li>Ulusal Meclis İstanbul’da toplandıktan sonra, milletvekillerinin, tam güvenlik ve serbestlik içinde yasama görevlerini yapmakta olduklarını doğrulayacakları güne değin, Temsilciler Kurulu, şimdiye dek olduğu gibi, dışarıda kalarak ulusal ödevini yapacaktır. Ancak bütün sancaklardan birer, illerle bağımsız sancaklardan ikişer olmak üzere, milletvekilleri arasından seçilecek kişiler, tüzüğün sekizinci maddesi gereğince Temsilciler Kurulu üyesi olarak Eskişehir yakınında toplanacaklar; burada durumun açıklanması ve Meclisteki yönetimimizin belirtilmesi ile ilgili görüşmeler yapılacaktır. Bunun için Temsilciler Kurulu da oraya gidecektir. Bu toplantıdan sonra Temsilciler Kurulunun üye sayısı uygun şekilde artırılacak, öteki milletvekilleri İstanbul’a Ulusal Meclise gideceklerdir. Temsilciler Kurulunun görevde bulunduğu sürece, ulusal örgütlerin kuruluşu ve çalışma yöntemi, tüzükteki gibi olacaktır. Mebuslar Meclisi tam güvenlik içinde bulunduğunu doğruladığı zaman, Temsilciler Kurulu, tüzükteki yetkisine dayanarak Genel Kongreyi toplantıya çağırıp 11. madde gereğince, Derneğin ileride alacağı durumun belirtilmesini Kongrenin kararına bırakacaktır. Kongrenin nerede ve nasıl toplanacağı, o zamanki duruma bağlı olacaktır. Kongrenin toplantıya çağrıldığı zaman ile toplanması arasında geçecek süre içinde Temsilciler Kurulu, İstanbul Hükümeti ve Mebuslar Meclisi Başkanlığı ile kesin zorunluluk görmedikçe resmî ilişkide bulunmaz.</li>
<li>Paris Barış Konferansı, bizim için olumsuz bir karar verir ve Hükümet ile Ulusal Meclisçe bu karar kabul edilirse en uygun yolla ve çabuk olarak ulusal iradeye başvurulacak ve tüzükte açıklanmış olan ilkelerin gerçekleştirilmesine çalışılacaktır.</li>
</ol>
<p style="text-align: right;"><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p style="text-align: center;">Rüstem                       Mazhar Müfit                      Ali Fuat                        Hüsrev</p>
<p style="text-align: center;">         Hüseyin Rauf                        Kâzım Karabekir                        Hakkı Behiç              Hüseyin Salâhattin</p>
<p style="text-align: center;">İ. Süreyya                        Bekir Sami                 Ömer Mümtaz                   Vâsıf</p>
<p style="text-align: left;"><strong> 12. Kolordu Kurmay Başkanı Şemsettin</strong></p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, bu kararlar gereğince milletvekillerine verilen yönergeyi okumuştur. Buna göre, birinci maddede, İstanbul’un düşman eline geçmesi ve Rumların milletvekili adayları belirlemiş olması gibi nedenlerden dolayı, Meclisin İstanbul’da toplanmasının birtakım tehlikeler doğuracağı belirtilmekte ve çözüme yönelik görüşmeler planlanmaktadır. İkinci maddede ise, görüşme sonuçlarının Temsilciler Kuruluna sorunsuz ulaştırılması için gereken önlemlerin alınması ve milletvekillerinin seçim bölgelerince çağırtılması istenmektedir.)</p>
<p>Baylar, 1919 yılı Ekim ayı ile ilgili olup dokunmak istediğim kimi olayları da birkaç sözcükle özetlememe izin vermenizi rica ederim. İzmir ili içinde, ele geçirilmiş olan yerlerde bulunan Müslüman halk zulüm görüyor ve öldürülüyordu. Bunun için, Anlaşma Devletlerinin temsilcileri katında etkili girişimlerde bulunmasını, hükümetten rica ettik. Yunanlılar zulümlerini ve yolsuzluklarını sürdürürlerse misilleme yapmak zorunda kalacağımızı da bildirdik. İzmir’de geçen acıklı olaylar üzerine İstanbul’da bir gösteri toplantısı yapılmak istenmişti. Buna engel olunduğu haberini alınca, Cemal Paşa’nın dikkatini çektik.</p>
<p>Anzavur, Bandırma dolaylarında, haince ve canavarca işlere başlamıştı. Onların dokuncalarını giderme önlemlerini ve Karabiga, Bandırma yönlerine çıkan Gözcü Derneğinden subaylara karşı yapılacak işlemi, Balıkesir’de Kâzım Paşa’ya ve başka ilgililere yazdık. Otuz kadar Gözcü subayın da yabancı işgaline yol açmak için, Hıristiyanlara karşı saldırıda bulunmak üzere, Trabzon ve Samsun’a çıkacaklarını haber aldık. Hemen 15. Kolordu Komutanının ve Samsun Mutasarrıfının dikkatlerini çektik. Bildiğiniz gibi Maraş, Urfa, Antep’te, başlangıçta İngiliz birlikleri vardı. Bu birlikleri Fransız askerleri değiştirdi. Bu nedenle yeniden Fransız işgalini önlemeye çalıştık. Sonra da ilkin siyasal girişimlerde; daha sonra eylemli girişimde bulunduk. Bozkır’da, yeniden önemlice bir ayaklanma oldu. Onun bastırılması için çeşitli önlemler aldık. Maraş ve Antep’e Kılıç Ali Bey’i, Çukurova bölgesine de Topçu Binbaşısı Kemal ve Yüzbaşı Osman Tufan Beyleri göndererek sağlam örgütler kurmaya ve girişimlere başladık.</p>
<p>Baylar, bu arada aklıma gelen bir noktayı da bildirmiş bulunayım: Sivas Kongresinden sonra, kongrelerin tüzük ve bildirilerinden başka, Temsilciler Kurulu, sorumluluğu üzerine alarak, Sivas Kongresi tüzüğüne ek olmak üzere “Hakları Savunma Derneği Kuruluş Tüzüğü’ne ektir (I)” başlıklı, yalnız ilgililere özel ve gizlidir işaretli, silahlı örgütler için gizli bir yönerge düzenledi. Düşmanla çatışılan yerlerde bu yönergeye göre silahlı birlikler kuruldu.</p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde Cemal Paşa ile yürüttüğü yazışmalara değinmekte ve İstanbul Hükümeti tarafından Ankara Valiliğine atanmasına karşın halk tarafından istenmediği için Eskişehir’e dönen Ziya Paşa konusuna, ulusal örgüte karşıymış gibi davranışlarda bulunan İçişleri Bakanına, milletvekili seçimlerine ve Meclisin toplantı yerine yönelik açıklamalarda bulunmaktadır. Yine bu noktada, Refet Paşa’nın Aydın ve Salihli cephelerine komutan olarak gönderilmesine karşın, görev yerinde durmayıp sürekli dolaşmasından yakınan Atatürk; bu durumun, düzenli ordu kurulana kadar Aydın ve Salihli cephelerinde güvenilir bir komuta düzeninin sağlanamamasına yol açtığını anlatmaktadır. Bu arada, olayların İstanbul cephesinde de çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Örneğin İçişleri Bakanı, Adapazarı, Karacabey, Aznavur ve Bozkır olaylarını suç saymayan kuşkulu bir yaklaşım sergilerken, Cemal Paşa da hükümetin bu yaklaşımını savunur bir tutum takınmaktadır.)</p>
<p>Cemal Paşa: “Ulusal ayaklanmadan yana olmayan görevlilerin kodamanları, arkalarını, yurttaki düşman ordularına dayamış gibidirler.” yollu, sanki bilinmeyen bir bilgi de verdikten ve bu bilgiyi, “Eski hükümet üyelerinin çoğu böyledir.” cümlesiyle tamamladıktan sonra “örneğin Polis Müdürünün değiştirilmesinde bu durum iyice belli oldu” diye bir de örnek veriyor. Cemal Paşa, Hükümet birçok işler yapmayı düşünmüşse de: “Köklü bir girişim için, dayandığı gücün sağlamlığına daha inanamadı.” sözleriyle bizi suçladıktan sonra, şu kanısını ortaya atıyordu: “İçişleri Bakanı bu güce –yani Ulusal Güçlere- gereksinme gösterenlerin başında desem ileri gitmiş olmam.” Cemal Paşa’nın mektubunu imzaladıktan sonra, yine kendi imzasıyla mektubuna eklediği bir özette, şu cümleler vardı: “Karşıcıllar ve yabancılar, Meclisin açılmasını engellemeye karar vermişlerdir. Temsilciler Kurulu da toplantı yeri üzerindeki çekişmeyle bu engellemeyi sürdürürse işimiz Tanrı’ya kalıyor demektir.”</p>
<p>Baylar, bu mektuptaki bundan önce gelen yazılardaki ve bundan sonra boyuna bildirilecek olan düşüncelerdeki mantık, yorum ve görüş sağlamlığı üzerinde söz söylemeyeceğim. Yalnız, bu mektuba, 28 Kasım 1919 günü, verdiğimiz açıklamalı yanıtın bir cümlesini, olduğu gibi aktarmakla yetineceğim. O cümle şudur: “Yüksek Hükümetin, köklü bir girişim için dayandığı gücün sağlamlığına güvenemediğini ortaya koyan sözlerini, gerçeğe uygun bulmuyoruz.”</p>
<p>(Atatürk, bu noktada, sırtlarını yabancılara dayamış gizli derneklerin, başta İçişleri Bakanı Damat Şerif Paşa olmak üzere hükümetin hoşgörüsüne sığınarak ulusal birliği bozacak etkinliklerini artırdıklarını ve Cemal Paşa’nın da hükümeti savunmayı sürdürdüğünü anlatmaktadır.)</p>
<p>Ulusal savaşımlar sırasında karşılaştığımız açık ve gizli güçlükler üzerinde, köklü bir bilgi edinmeye ve gelecek kuşakların ders almasına ve uyanmasına yarayacak nitelikte olan söz konusu belgeleri, olduğu gibi bilginize sunmayı uygun buluyorum. Bu belgeler, İngiliz Dostları Derneğinin sözde başkanı olarak tanınan Sait Molla’nın Bay Fru adındaki rahibe gönderdiği mektupların örnekleridir.</p>
<p>Baylar, bu mektupların örneklerinin alındığını sezen Sait Molla, Türkçe İstanbul gazetesinin 8 Kasım 1919 günlü sayısında, bu mektuplardan söz açarak uzun ve sert bir dille yalanlama yayımlamış olsa da gerçeği yadsımanın olanağı yoktur. Bu mektupların örnekleri, Sait Molla’nın evinden ve mektup karalamalarının yazılı bulunduğu bir defterden, olduğu gibi çıkarılmıştır. Bunlar bir yana, mektupların içindekiler, ülkede beliren durumlara, olaylara ve kimi kişilere tam bir uygunluk göstermektedir. Şimdi izin verirseniz, bu mektupları yazılış sırasıyla sunayım.</p>
<p>(Atatürk burada Sait Molla’nın Fru’ya yazdığı on iki mektuba yer vermekte ve Sait Molla’nın, Anadolu halkını Mustafa Kemal Paşa’ya karşı nasıl ayaklandırdığını, ulusal savaşımı tehlikeye düşürmek için nasıl ajanlar kullandığını ve bu yönde nasıl gizli planlar yapmış olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekte ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, bu geniş düzene engel olmak ve yaratılan tehlikeli durumları ortadan kaldırmak için elimizden gelen her yola ve önleme başvurduk. Şimdiye değin anlattığım ve bundan sonra sırası geldikçe anımsatmaya çalışacağım o hepinizin bildiği başkaldırmaları, karışıklıkları, resmî düşman güçlerinin saldırılarını bastırmak, ortadan kaldırmak için çok uğraştık. Ali Rıza Paşa Hükümeti, gözüne batan Ulusal Güçleri bastırmaya ve bunun için bizimle didişmeye bakmaktan başka bir yardımda bulunmadığı gibi, ondan sonra hükümet kuran yüksek arkadaşları da, onun yolunda gitmekten ve sonunda yıkımdan yıkıma, rezillikten rezilliğe sürüklenmekten başka bir iş görmediler.</p>
<p>Baylar, bütün bu gizli düzen kaynaklarının, Rahip Fru’nun kafasında toplandığını ve oradan din kardeşlerimiz olacak hainlerin kafalarına sokularak uygulama alanına çıkarıldığını kestirdiğimden, Rahip Fru’nun bir zaman için olsun durmasını ve işten uzaklaşmasını sağlamaya yarar düşüncesiyle, kendisine bir mektup yazdım. Mektubun iyi anlaşılabilmesi için şu bilgiyi de ekleyeyim ki ben, Bay Fru ile İstanbul’da bir iki kez görüşmüş ve tartışmıştım. Fru’ya Fransızca olarak gönderdiğim mektubun Türkçesi şudur:</p>
<p><strong>Bay Fru’ya</strong></p>
<p>Sizinle Bay Marten aracılığıyla, yaptığımız görüşmelerin anısını seve seve gönlümde saklıyorum. Yıllarca ülkemizde ve ulusumuz arasında yaşamış olan sizin, bizim için en doğru düşünce ve kanılarla dolu bulunacağınızı umardım. Oysa ne yazık ki İstanbul çevresinde karşılaştığınız kimi aymaz ve çıkarcı kişilerin, sizi yanlış yönlere sürüklediklerini pek çok üzülerek anlıyorum. En başta Sait Molla ile düzenlemeye ve uygulamaya başladığınız, güvenilir kaynaklardan öğrenilen planın, İngiliz ulusunun gerçekten kınayacağı bir nitelikte olduğunu bildirmeme izninizi rica ederim. Ulusumuza Sait Molla’nın değil, ancak gerçek yurtseverlerin gözüyle bakıldığı zaman, böyle planların artık yurdumuza ve ulusumuza uygulanabilecek bir yanı olmadığı yargısına kolaylıkla varılır. Nitekim daha bugünün olaylarından olan Adapazarı ve Karacabey olaylarının başarısızlığa uğraması, sözümüzü doğrulamaya yeter. Ancak buna neden gerek vardı? İngiliz Subayı Novil’in, Diyarbakır dolaylarında, Müslüman Kürt halkı yoldan çıkarmaya pek çok çalıştıktan sonra, Malatya’da Eski Elazığ Valisi Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Beylerle, Sivas’a karşı yaratmaya çalıştığı olay, sonucu bakımından bütün uygarlık dünyasına karşı utanç verici değil miydi?</p>
<p>Size önemle ve içtenlikle bildiririm ki İngiliz ulusu, ulusumuzun dostluğuna ve güvenine değer vermiyorsa bundaki yanılgı pek derindir. Tersi durumda, kullandığınız araçlar pek yanıltıcı olup, sonuç ve verim alınacak nitelikte değildir. Sait Molla aracılığıyla Adapazarı’na gönderilen iki bin liranın, yakında verimli sonuç sağlayacağı yolunda verilen sözün yalan olduğunu, olaylar size anlatmış olacağından, uzun sözü gerekli görmem. Hele sizinle ilişki kuran düzmeciler tarafından, Osmanlı Padişahının da ortaklaşa yaptığınız işlerinizde ve çalışmalarınızda eli varmış gibi gösterilmesi pek tehlikelidir. Siz çok iyi düşünebilirsiniz ki Padişah, sorumsuz ve yansız olup, ulusal istenç ve egemenliğimizle ilgili gerçekleri değiştirmez ve bozmazlar. Ülkemizde bulunan İngiliz siyasal görevlilerinin, elbette İngiliz ulusunun eğilimine ve çıkarına aykırı olarak, yurdumuza ve ulusumuza karşı insanlığa ve uygarlığa yaraşmaz bir biçimdeki girişimlerini, elimizde bulunan belgelerle İngiliz ulusunun gözü önüne serersek, sonuç dünyaca iyi karşılanmaz sanırım. Fakat bu konuda ilginç olması bakımından şunu da bildirmek zorundayım ki siz, bir din adamı olarak siyaset oyunlarına, özellikle öldürmelere varacak işlere karışmak hevesine kapılmamalıydınız. Sizinle yaptığım görüşmelerde, sizi bu türden bir siyaset adamı olarak değil, insanlığa hizmet eden, adaleti seven erdemli bir kişi olarak tanımıştım. Bunda ne denli aldandığımı son aldığım sağlam bilgilerin doğrulamakta olduğunu size bildirmekle onur duyarım.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, İstanbul’da, Hükümetin gözü önünde ve bilgisi altında yapılmış ve yapılmakta olan alçakça girişimlerin ve bu girişimlerin bütün yurtta uğursuz belirtileri olduğunu açıkça ortaya koyan olayların gerçek kaynaklarını ve etmenlerini, İstanbul Hükümetinin, Temsilciler Kurulundan daha iyi bildiği, şimdi de kuşku götürür mü?</p>
<p>Baylar, işlerin içyüzünü bilen bir hükümetin üyelerinden, düşmanların, salt yanıltmak ve yoldan çıkarmak amacıyla ortaya attıkları kara çalma ve söylentilere gerçek gözüyle bakıp yine onların öğütlerini çözüm ve önlem diye uygulamaya kalkışmak gibi bir davranış beklenebilir mi? Bu sorulara yanıt vererek yüksek topluluğunuzu yormaktan çekindiğim için sözü, Ali Rıza Paşa Hükümetinin düşüncesini yansıtan Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa’ya bırakmayı yeğ tutarım.</p>
<p>(Atatürk, bu konuları aydınlatabilmek için, Cemal Paşa ile olan yazışmalarına değinmektedir.)</p>
<p>Baylar, İstanbul’da yurdun kurtarılmasıyla ilgili en önemli görevlerde çalışan saygıdeğer ve akıllı tanınmış kişilerin, o zamanlar, İstanbul’un zehirli havasını almaları yüzünden, anlayış ve görüşlerinde ne denli olumsuz sapmalar olduğuna bir örnek vermek için, daha Sivas’ta iken karşılaştığım küçük bir olayı, izin verirseniz bilginize sunmak isterim. Belki sayın üyeler arasında anımsayanlar vardır. Senato üyelerinden Çürüksulu Mahmut Paşa, Bosphore (Bosfor) gazetesi yazarlarından birisine, siyasal durumumuz üzerine demeç vermişti. Mahmut Paşa’nın, o sıralarda, Barış Hazırlıkları Komisyonu üyesi olduğunu da anımsarsınız. Paşa’nın 31 Ekim 1919 günlü Tasviri Efkâr gazetesinde de yayımlanan demecini, 17 gün sonra Sivas’ta okudum. “Ermenilerin pek çok olan isteklerine hak vermeksizin, sınırlarda kimi düzeltmeler yapmayı kabul ederiz.” sözleri dikkatimi çekti. Doğu Anadolu’da, Ermenistan yararına toprak bırakılacağına söz verme niteliğinde olan bu cümlenin, Barış Komisyonu üyelerinden bir devlet adamınca söylemiş bulunması gerçekten düşünülmeye ve şaşılmaya değerdi. Bundan ötürü 17 Kasım 1919 günü, Çürüksulu Mahmut Paşa Hazretlerine göndermeyi yararlı saydığım bir telyazısında, demecindeki işaret ettiğim cümleden dolayı, “Doğu Anadolu halkının, pek haklı olarak son derece üzgün ve kırgın olduğunu” belirttikten sonra: “Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararları uyarınca ulusun Ermenistan’a bir karış toprak bırakmayacağını; dahası, hükümet bu denli acı bir zorunluluk karşısında boyun eğerse ulusun, kendi haklarını kendisinin savunmaya karar verdiğini ve bunun bütün dünyaya ilan edilmiş olduğunu” yazdım ve bu ulusal karar ve direncin, herkesten önce Barış Hazırlıkları Komisyonu yüksek üyelerince bilinmesi ve benimsenmesi gerektiğini bildirdim.</p>
<p>Baylar, Sivas’ta kaldığımız sırada, birçok olaylar ve sorunlarla karşılaşılmış ve zorunlu olarak ulusal, idarî, askerî siyasal girişim ve yürütümlerde bulunulmuştur. Bunların tümünü ayrıntılarıyla anlatmak uzun sürer. Yalnız, izlediğimiz olaylar zincirinin birbirine bağlanmasına yarayacak kimi noktalara dokunarak ve işaret ederek geçeceğim.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, ulusal örgütlerin düzene sokulması için alınan önlemler, seçimler dolayısıyla ortaya çıkan görüş ayrılıklarını giderme çabası, Osmaniye ve Dörtyol bölgelerindeki Fransız yöneticisinin kimi Çerkez yurttaşlarca Maraş’a çağrılması, Bolu dolaylarında alınan güvenlik önlemleri ve ulusal savaşıma karşı olduğu bildirilen Gebze Kaymakamının değiştirilmesi gibi konulara değinmiştir. Yine bu bölümde, Sait Molla’nın davranışlarının başarıya ulaşmasından ve İstanbul’daki örgütün aldanışına dek varan yanılgılardan yakınmakta ve güvenilir bir ulusalcı olan Yahya Kaptan’ın İstanbul Hükümetince yollanan askerî birlikler tarafından nasıl sorgusuz bir biçimde yakalanıp öldürüldüğünü anlatmaktadır.)</p>
<p>Baylar, Yahya Kaptan’ın öldürüldüğüne kuşku kalmamıştı. Bu gerçek bilindikten sonra, öldürtmüş olan hükümetin, yasal kovuşturmaya girişmiş bulunması, cinayeti işleyenlerin ortaya çıkmayacağına yanıt değil miydi? Ama baylar, zaman her şeyin, her gerçeğin, tarihin içten kucağında incelenmesini sağlayacaktır.</p>
<p>Saygıdeğer baylar, Hükümeti ve İstanbul’daki örgütümüzün başkanlarını, böyle çirkin bir cinayetin işlenmesine aracı olmaya sürükleyen nedenlerin ve etmenlerin incelenmesiyle gerçekten ders alınmaya değer sonuçlar çıkacağına inandığım içindir ki dıştan bakılınca önemsiz gibi görülebilecek olan bir olayı kanıtlara ve belgelere dayanarak açıkladım. Bu açıklamamla ulusun gözü önünde aydınlık bir inceleme ortamı doğmasına yardım edebildimse vicdan ödevlerimden birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül rahatlığına ereceğim. Baylar, bu olayı incelerken, iki noktayı göz önünde tutmak yararlı olur!</p>
<p>Birincisi: Sait Molla’nın üyesi ulunduğu gizli örgüt ile Gebze ve Kartal dolaylarında, hepsi bu örgütten olan kişilerin ve çetelerin rollerini ve bu rolleri, bizim adamlarımız ve örgütümüz yapmış gibi göstererek yurtsever geçinen kişileri aldatıp kandırmada gösterilen ustalık ve başarı,</p>
<p>İkincisi: İstanbul örgütümüzün başkanları, bize, Temsilciler Kuruluna bağlı ve onun yönerge ve bildirimlerine uygun iş görmekle yükümlü bulunuyorlardı ve ancak bu yükümlülüğü, açık yürekle yaparak genel amaç yönünde tam uygunlukla yürümenin en büyük olasılık olabileceğini kabul etmeleri gerekirdi. Oysa bu kişiler, kendi akıl ve tutumlarını, Temsilciler Kurulunun uyarmaları karşısında yüksek görmekten vazgeçememişler ve bağımsız olarak çalışmalarına engel olunmasını, onur işi yaparak sinirlenmişler ve bu yanlış duygunun etkisi altında, aldatılmaya kadar varmışlardır.</p>
<p>(Atatürk, burada Yahya Kaptan’ın eşinden gelen tele ve bunun yürekleri dağlayan bir tel olduğuna değinmekte ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Yahya Kaptan sorununa 20 Kasım 1919 günündeki olaylar dolayısıyla dokunduk. Gene olaydan yer ve zaman bakımından çokça uzaklaşarak Yahya Kaptan olayının açıklanmasını bütünlemek zorunda kaldık. Şimdi, izin verirseniz bıraktığımız yere dönerek olayları izleyelim.</p>
<p>Ankara-Eskişehir demiryolunun işletilmesine Anlaşma Devletlerince engel olunmuştu. Bu yolun işletilmesi için, Anlaşma Devletleri temsilcilerine, sert bir protesto notası verilmesi, 21 Ekim 1919’da Ankara Merkez Kuruluna bildirildi. Adana örgütü kurucularının, Niğde’ye ya da Kayseri’ye gelerek, bizimle görüştükten sonra çalışmalarını sürdürmeleri sağlandı. Aydın cephelerinde, durum her gün güçleşmekte ve ağırlaşmakta olduğundan, Salih Paşa ile Amasya’da kararlaştırdığımız üzere, Donanma Derneğinin dört yüz bin lirasının bu cephelere verilmesini Milli Savunma Bakanına yazdık. Bu cephelerde savaşanlara, silah ve cephane verilmesini ve cephenin makineli tüfek ve topçu birlikleriyle desteklenmesini, Konya’daki 12. Kolordu Komutanından rica ettik. Baylar, Fransızlar, Bandırma-Soma demiryolunu sözde denetlemek için Bandırma’ya bir birlik çıkarmışlardı. Güvenliği çok iyi olan Bandırma’ya, asker çıkarmaya hakları olmadığı apaçıktı. Bu noktaya 24 Kasım 1919’da 14. Kolordu ve 56. Tümen Komutanlarının dikkatlerini çektik.</p>
<p>Yabancı subaylar, Aydın cephelerinde dolaşarak propaganda yapıyorlar ve durumu anlıyorlardı. Bu gibi subayların cephedeki birliklerle ilişki kurmalarına meydan verilmemesini ve resmî olarak hükümete başvurmalarını; eğer Ulusal Güçler için bir söyleyecekleri olursa, merkez kurullarımız aracılığıyla bize başvurmaları gerektiğinin kendilerine bildirilmesini ve propaganda yapanlar bulunursa, gözaltında bölgeden çıkarılmalarını ve kesin zorunluluk olursa, cephede görülecek Anlaşma askerlerine karşı da silah kullanılmasını cepheye bildirdik.</p>
<p>Baylar, biz, İzmir halkının da eylemli olarak seçimlere katılmasını sağlamak istiyorduk ve o yolda çeşitli araçlarla isteğimizi duyuruyorduk. Ancak Yunanlılar, elbette buna engel oluyorlardı.29 Kasım 1919 günü, bu davranışı Anlaşma Devletleri temsilcileri ile yansız elçilikler katında protesto ettik ve bunu, o sırada İzmir Telgraf ve Posta Başmüdürü bulunan Ethem Bey’e yazarak İzmir halkına da duyurmak istedik.</p>
<p>Baylar, belki birçoklarınız anımsarsınız. İşgal zamanında, Adana’da, Ferda adında, Ulusal Güçlere karşı, bir yabancı gazetesi yayımlanıyordu. Bu gazete, yalnızca Anadolu halkını aldatmak ve yanlış yola sürüklemek amacıyla çıkıyordu ve sütunları bizi kötüleyen uydurma yazılarla doluydu. Elbette, bu gazetenin Anadolu’nun içerlerine sokulmasını yasak ettik. Ancak, bu gazetenin, yurtta okunmasını elbette yararlı bulan, Ali Rıza Paşa Hükümetinin İçişleri Bakanı ve Cemal Paşa’nın temiz olduğuna birçok kez tanıklık ettiği Damat Şerif Paşa, Ferda gazetesinin, bu ağı saçan paçavranın, yurda serbestçe sokulmasına engel olunmaması için buyruklar vermişti. Bundan dolayı, Şerif Paşa’nın arkadaşı Cemal Paşa’nın, 3 Aralık 1919’da dikkatini çekmeyi gerekli bulduk.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 82-117</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ali Rıza Paşa Hükümeti Dönemi</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ali-riza-pasa-hukumeti-donemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2020 10:53:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[23. Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet İzzet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Albay Kâzım Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Rıza Paşa Hükümeti Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Dernekleri]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Karakol Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Mebuslar Meclisini]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis Başkanı Kâzım Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Refet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dünyası ve İstiklâl gazeteleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5585</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa’nın yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiğini 2-3 Ekim 1919 günü yazdığım&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa’nın yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiğini 2-3 Ekim 1919 günü yazdığım bir genelge ile bütün ulusa bildirdim. Bu genelgenin bir örneğini de bilgi edinilmesi için, yeni Sadrazama ulaştırdım. 2 Ekim günü, yeni hükümet başkanıyla, görüşmek istemiştik. Ertesi gün, Bakanlar Kurulunun toplantısı sırasında, Temsilciler Kurulu ile görüşeceklerine söz vermişlerdi. Bilginize sunduğum bu genelgede belli başlı noktalar şunlardı:</p>
<ol>
<li>Yeni Hükümet, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kararlaştırılan ve saptanan örgütlere ve ulusal amaçlara saygı gösterirse, Ulusal Güçler ona yardımcı olacaktır.</li>
<li>Yeni Hükümet, Mebuslar Meclisi toplanarak gerçekten denetleme işine başlayıncaya dek, ulusun yazgısı ile ilgili hiçbir yüküm altına girmeyecektir.</li>
<li>Barış Konferansına atanacak delegeler, ulusun isteklerini gerçekten anlamış ve güvenini kazanmış bilgili ve güçlü kişilerden seçilecektir.</li>
</ol>
<p>Bildiride; bu saydığım ilkelerin, yeni hükümetçe kabul edilmesinin önerileceği belirtildikten sonra, “Bu konuda başkaca düşündükleri varsa yarın öğleye değin tez elden bildirilmesi” istendi. 3 Ekim 1919 günü, Sadrazam Ali Rıza Paşa’ya yazdığım telyazısında, “Ulus, şimdiye dek başa geçenlerin, Anayasa’ya ve ulusal isteklere aykırı davranışlarından üzüntü duydu. Bundan dolayı yasal haklarını tanıtmak ve yazgısını yetkili ve güvenilir ellerde görmek için kesin kararını verdi. Gereken sağlam girişimlere başladı. Düzenli örgütlere bağlı Ulusal Güçler, ulusun kesin istencini, bütünüyle gösterme ve kanıtlama gücünü kazandı. Ulus, Padişahın güvendiği yüce kişiliğinizle yüksek arkadaşlarınızı, güç durumda bırakmak istemez. Tersine, yardımcı olmaya bütün içtenliğiyle hazırdır. Ancak hükümet üyeleri arasında Ferit Paşa ile işbirliği yapmış bakanların bulunuşu, yüksek hükümetinizin görüşleriyle, ulusal isteklerin uygunluk derecesini, büyük bir açık yüreklilikle anlamak zorunluluğunu doğurmuştur. Ulusa tam güven gelmeden, iyiliğe doğru atılmış olan adımın durdurulması ve yarım önlemlerle yetinilmesi uygun görülmemektedir. Bundan dolayı şu ilkelerin sizce, kabul edilip edilmeyeceğini kesin ve açık olarak anlamak isteriz.” dedik ve genelge dolayısıyla bildirdiğim üç ilkeyi saydık. Daha sonra, “Bu temel noktalarda uyuşma olduğu anlaşıldıktan sonra, olağandışı durumun düzeltilmesi amacıyla, ikinci derecede kimi diyeceklerimizin de” bulunduğunu bildirdik. Ali Rıza Paşa, bugün, ant içmek üzere Saray’a gideceklerinden telyazımıza, yarın yanıt verileceği bildirildi.</p>
<p>Biz, bu davranışlardan, Ali Rıza Paşa Hükümetinde, bir duraksama, bu hükümette bulunan kişilerin de kafalarında bir bulanıklık sezer gibi olduk. Onun için kimi önlemler almayı uygun gördük. Aynı gün, bir genelge yazdık. Bunda, “Hükümet ile ulus arasında, görüş ve istek yönünden uyuşma sağlandığı, genelge ile bildirilinceye dek, resmî yazışmanın eskisi gibi kesilmiş bir durumda bulundurulması” gerektiğini bildirdik. Bundan başka, her yerden gelen öneri ve düşünceleri birleştirerek bütün kolordu komutanlarına ve ulusal eyleme yardımcı olan valilere de 3 Ekim günü, kimi gizli bildirimlerde bulunduk. Yeni hükümet ile ilk yazışmalarımızı gös teren bu belgeleri, olduğu gibi, yüksek görüşlerinize sunmayı -bundan sonraki- yazışmalarımızın ve ilişkilerin kolaylıkla anlaşılabilmesi için uygun görüyorum. İzin verir misiniz?</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde 3 Ekim 1919’da Kolordu Komutanlıklarına, Valiliklere,  bağımsız mutasarrıflara, Ali Fuat Paşa’ya ve Refet Beye göndermiş olduğu üç farklı tele yer vermekte ve bu telyazılarda, sivil ve askeri görevlere atanacak kişiler hakkında İstanbul Hükümetine telyazılar çekilmesini ve gelecek yanıtlar hakkında kendisine bilgi verilmesini istediğini bildirmektedir. 4 Ekimde Ali Rıza Paşa’dan gelen bir telyazıda, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararların bildirilmesinin istendiğini belirten Atatürk, sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Sadrazam Paşa ve sayın arkadaşlarının –içlerinde, biraz sonra görüleceği gibi, Ulusal Güçlerin delegesi olarak hükümete girdiğini bildiren Cemal Paşa bulunmasına rağmen- hükümeti kurdukları güne değin, ulusal amaçların neler olduğunu bilmediklerini söylemeleri şaşılacak iş değil midir? Bundan daha çok dikkati çeken nokta, ulusal isteklere uyup uymamak konusunda karar verebilmek için, her şeyden önce, Kongrelerin kararlarını istemeleridir. Oysa bu denli gürültü doğuran ve uygulanması kendilerinden önceki hükümetin düşmesi sonucunu veren Kongre kararlarını bilmemeleri düşünülebilir miydi? Amaçlarının zaman kazanmak ve bize karşı hiçbir yüklemeye girmeksizin, yeni ve şeytanca önlemlerle ulusu aldatarak kurulmuş olan dayanışmayı ve bağlantıyı gevşetmek olduğuna hiç kuşku etmedim. Ama bozuşma olacaksa, ben de her şeyden önce onların içlerinde sakladıklarını ulus önünde belirtecek bir yol tutmayı yeğledim. Bundan dolayı, Sadrazamın ve sayın arkadaşlarının isteklerini yerine getirdim. 4 Ekim 1919 günlü telyazısı ile Kongre bildirisini, olduğu gibi ve tüzüğün yalnız örgütle ilgili temel noktalarını da özet olarak bildirdim. Hiçbir yerden resmî yazışmalara girişilmemesi için yeniden genel bildirimler yapıldı.</p>
<p>Baylar, o gün şöyle bir tel aldık:</p>
<p>(4 Ekim tarihli, başlıksız ve imzasız bu telde, ülkede yaşanacak ikiliğin yabancı devletlerin yararına olacağı belirtilmekte ve tehlikeli sonuçların oluşmasına karşı tedirginlik duyulduğu anlatılmaktadır. Bu nedenle, yapılacak seçimde, Mustafa Kemal Paşa’dan, el konulan resmî dairelerin boşaltılması ve milletvekili seçimlerinde halkın özgür bırakılması için söz vermesi istenmektedir:)</p>
<p>Sayın Baylar, dikkat edilirse, bu telyazısında ne adres vardır ne de imza… Sadrazamlık katından yazıldığı anlaşılıyordu. Fakat başka bir şey daha anlaşılıyordu ki bu satırları yazan kişi ya da kişiler bir defa, Temsilciler Kurulunu tanımak ve onunla imzalı olarak resmî yazışma ve görüşmelerde bulunmak istemiyorlardı. Bir de bizim, Kongrelerde aldığımız kararla rın ve kendilerine önerdiğimiz üç noktanın dikkate alınmasını, yeni Hükümetin Sadrazamı ve bakanları olağan buluyorlar. Bu karar ve ilkelerin sağlanmasına çalışmakta olduklarını söylüyorlar. Ancak, Hükümetin kılavuzu yasa kararlarıdır. Görevi, aykırı durumları önleyip ortadan kaldırmaktır, gibi bir başlangıçtan sonra, bizim durumumuzun ve davranışlarımızın olağandışı ve yasaya aykırı olduğuna dokundurarak bu durum sürüp giderse, merkezle Anadolu’nun birbirinden ayrılığı sonucunu vereceğini bildirip bundan doğacak tehlikeleri sayıyor ve sonunda baklayı ağzından çıkararak; Sizin el koyduğunuz resmî dairelerin boşaltılacağına, hükümet işlerindeki kesikliğin giderileceğine ve hükümet erkine saygı gösterileceğine, yabancılarla siyasal ilişkilere girişilmeyeceğine, milletvekili seçimlerinde halkın özgürlüğüne hiç dokunulmayacağına söz vermemizi isteyerek, bizim varlığımızı ve çalışmalarımızı ortadan kaldırmak amacında olduğunu anlatmış bulunuyor.</p>
<p>Baylar, belki unuturum, ayrıntılara geçmeden önce söylemeliyim ki bizim el koyduğumuz resmî daire yoktu. Yalnız Sivas Valiliği, Temsilciler Kurulunu okulların tatil bulunması dolayısıyla lisede konuklamıştı. Söz konusu edilmek istenilen resmî daire bu olacaktı. Yeni hükümet her türlü yürütümüne başlangıç olmak üzere Temsilciler Kurulunu buradan kovarak, onun erkini ve onurunu kamunun gözü önünde kırmak istiyordu.</p>
<p>Sivas’taki Kongre Merkezince, kimin tarafından yazıldığı belirsiz olan bu telgrafın kabul edilmediğine ilişkin, İstanbul Merkez Müdürlüğüne telyazısı yazılmış ve ardından bu telin kimin tarafından hangi makama gönderildiği saptanmaya çalışılmıştır.)</p>
<p>Baylar, ertesi gün yani 5 Ekim 1919 günü, imzasız telin, Sadrazam tarafından, Temsilciler Kuruluna yazıldığı ve o kurulun teline yanıt olduğu söylendi. Bunu resmî olarak saptayan, resmî ve imzalı bir bildirme olmamakla birlikte, biz böyle küçük bir noktada daha çok durmayı yararlı ve uygun görmedik. Sadrazam Paşa’ya yanıt yazmayı uygun bulduk. 5 Ekimde yazdığımız uzun yanıtın temel noktalarını özetleyeyim: Önerilerimizin tümünün uygun görülüp kabul edilmiş olduğu anlaşıldı, dedikten sonra, bizim söz vermemizi istedikleri noktalar üzerinde açıklama yaptık ve dedik ki: “Olağandışı ve yasaya aykırı durumların etkeni ve yaratıcısı Ferit Paşa Hükümeti idi. Ferit Paşa Hükümetinin yaptığı yasal olmayan eylem ve davranışların doğurduğu sonuçların kaldırılması için sizler kesin önlem alırsanız, bu durum kendiliğinden ortadan kalkar.” “Derneğimizin, şimdiki hükümete karşı yüküm altına girmesi ve desteklemesi için önce, hükümetin ulusal örgütlerimizi iyi karşıladığını açık ve kesin bir dille söylemesi gerekir. Yoksa karşılıklı güven ve yakınlığın doğduğu kuşkulu kalacak ve karşıt davranış ve girişimlerin belirmesi beklenecektir.”</p>
<p>Ali Rıza Paşa’nın imzasız telyazısındaki, “Ülkemizde, meşrutiyet yöntemi gereğince, ulusal egemenliğin yürürlükte olduğu” noktasına da “Gerçekten öyle ise de Mebuslar Meclisinin dağıtıldığı günden sonra, dört ay içinde toplanması Anayasa’mızın açık kararlarından iken, bugüne değin temel seçim defterleri bile düzenlenmemiştir. Bu davranış, Ferit Paşa Hükümetinin açıktan açığa meşrutiyeti vurması ve Anayasa’ya kesin saldırısı demektir ve Ceza Yasası’nın özel maddesine göre ağır bir suç sayılarak bu suçu işleyenlere yasa kararlarının eksiksiz uygulanması, ulusal egemenliği kabul eden ve yasa kararlarının uygulanmasını kendisi için yasal bir ödev sayan her yasal hükümetin, ilk kutsal görevidir.” diye yanıt verdik. Ondan sonra şu önerileri ileri sürmeye başladık:</p>
<ol>
<li>Yurtta esenlik ve güvenlik olduğunu ve ulusal isteklerin yüzde yüz haklı ve yasal olduğunu resmî bir bildiri ile açıklayarak ulusun genel birliğine hükümetin de katıldığını gösteriniz.</li>
<li>Düşük hükümetin haince davranışlarına alet olmuş bulunan birtakım yüksek memurlar vardır. Onları ilgili mahkemelere veriniz. Ulusal eyleme engel olan kimi eski valilerin devlet hizmetinde kullanılmamaları için gerekli işlemi yapınız. Ulusal eyleme hizmet ettikleri için çıkarılanları eski görevlerine atayınız.</li>
<li>Önceki rütbeleriyle göreve alınmaları Mebuslar Meclisinin onayından geçmemiş olan ve çalıştırılmamalarının tek nedeni birtakım kötü siyasal düşüncelerden başka bir şey olmayan emeklileri, hemen eski durumlarına getiriniz. Önemli askerî görevleri yetkili ellere veriniz.</li>
<li>Eski bakanlardan Ali Kemal ve Âdil Beylerle Süleyman Şefik Paşa’nın, Mebuslar Meclisi açılınca Yüce Divana verilmek üzere, hiçbir yere kaçmalarına meydan bırakılmamasını; Posta ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit Bey’in hemen tutuklanarak ilgili mahkemeye verilmesini; yasanın dokunulmazlığı ve ulusal hakların kutsallığı adına isteriz.</li>
<li>Ulusal eyleme katılmış ya da ulusal eylemi desteklemiş olanlara karşı başlanan kovuşturma ve baskılara son veriniz.</li>
<li>Basını yabancı sansüründen kurtarınız.</li>
</ol>
<p>İşte Baylar, özet olarak saydığım bu noktalarla ilgili düşünce ve önerilerden sonra telimizi şöyle bitirdik:</p>
<p>Bilginize sunduğumuz şeylere ve ileri sürdüğümüz önerilere ulusu inandıracak açık ve uygun yanıt verilinceye dek, ulusal amaçları gerçekleştirmek için, ulusça alınmış olan eylemli önlemlerin, eskisi gibi sürdürülmesinin zorunlu olacağını, bütün illerle bağımsız sancaklardan ve bunlara bağlı yerlerden aldığımız kararlar üzerine tam kesinlikle bildiririz.</p>
<p><strong>İmza: Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği Temsilciler Kurulu adına </strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, İstanbul’la iletişim biter bitmez, şu genelge ile ülkeye durumu bildirdim:</p>
<p>5.10.1919</p>
<p>Genelge</p>
<p>Belediyelere ve Basına</p>
<p>Sadrazam Paşa Hazretleri Erzurum ve Sivas Kongrelerindeki temel kararları ve ulusal örgütlerin isteklerini yerinde görüyorlarsa da düşüncelerinde açıklanması gerekli kimi yönler bulunduğundan, hükümetle ulusun gerçekten anlaşmasının sağlanması amacıyla ve bütün merkezlerden alınan düşüncelerin özüne dayanılarak verilen yanıt ve ileri sürülen öneriler, aşağıda gösterilmiştir. Kamuoyuna bildirilir. Gelecek yanıt ve ona göre alınacak kararlar da hemen bildirilecektir.</p>
<p><strong>Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği</strong></p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu adına,</strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin iş başına geçtiğinin beşinci gününe geldik. Daha da anlaşamıyoruz. Ülkenin, İstanbul ile olan resmî yazışması ve resmî ilişkisi kopmuş durumda sürüp gidiyor. Sadrazam Paşa Hazretleri, önerilerimize karşılık vermiyor ve hiçbir zaman da vermemiş olduğunu göreceksiniz. Hükümet üyelerinden hiç kimse, bizimle görüşmek istemiyor. Bugün, yani 6 Ekim 1919 günü, Yunus Nadi Bey arkadaşımız, Milli Savunma Bakanı olan Cemal Paşa’yı, çağrısı üzerine, dairesinde ziyarete gitmiş. Cemal Paşa, Yunus Nadi Bey’e durumdan, özellikle Hükümetle Temsilciler Kurulu arasında, daha anlaşmaya varılamadığından söz açmış ve anlaşıldığına göre, bizi haksız göstermiş ve kendilerinin her şeyi kabule ve uygulamaya hazır bulunduklarını anlatmış ve her halde anlaşmazlık çıkaran ve bunda direnen yanın, Temsilciler Kurulu olduğunu söylemiş; belki de Yunus Nadi Bey’in bizimle yakından tanışıklığı dolayısıyla, arabuluculuk yapmasını önermiş olacak. Yunus Nadi Bey, bu arabuluculuk isteğini kıvançla kabul etmiş; yalnız Yunus Nadi Bey’in, Cemal Paşa’nın verdiği bilgiyi temel ve gerçek olarak aldığı ve durumu ona göre yorumladığı şimdi sözünü edeceğim telyazısından anlaşılmaktaydı.</p>
<p>(Bu telyazısı, Yunus Nadi Bey’in Hükümet ile Temsilciler Kurulu arasında görünüşte de olsa anlaşmayı sağlaması bakımından önemlidir. Yunus Nadi, bu görüşmede Mustafa Kemal’e anlaşma sağlamak gerektiğinden söz etmiş ve kimi dileklerde bulunmuştur. Görüşme Yunus Nadi’nin ilk sorun olarak gördüğü şu düşünceleriyle sürmüştür.)</p>
<ol>
<li>Ferit Paşa Hükümetinde bulunmuş olan kimi kişilerin, bu hükümete katılmalarından dolayı kötü gözle görülmelerinin doğru olmadığını ve Abuk Paşa’nın, Ferit Paşa Hükümetinin düşürülmesinde rol oynadığını,</li>
<li>Rıza Paşa Hükümetinin, geçiş dönemi hükümeti olduğunu, yaşamının milletvekili seçimleri sonuna dek sürebileceğini,</li>
<li>Şimdiki Hükümetin, ulusal isteklerin tümünü iyi karşılamak ve iyi sonuçlanmasına çalışmak konusunda en ufak bir kuşkuya yer vermemekte olduğunu söylediler ve</li>
<li>Özelikle, Cemal ve Abuk Paşalar gibi kişilerin, hükümette ulusal örgütlerin birer delegesi ve kefili gibi görülmelerinde duraksamaya yer yoktur, yargısına vardılar.</li>
</ol>
<p>İkinci sorun olarak da Yunus Nadi Bey, kişilerle ilgili yöne dokundular; bunda bizimle tam duygu birliğinde olmakla birlikte: “Biraz ılımlı davranmayı salık vermeye cesaret edeceğim.” dedi ve görüşünü, ulusal başarının sağladığı iyi etkilerin, kimilerince öç alma olarak yorumlanıp lekelenmekten korunmasının önemli olduğu sözleriyle açıkladı. Yunus Nadi Bey: “Şimdiki hükümetin ileri gelenleriyle yaptığım görüşmelerden, ulusal örgütün isteklerinin tümünü yerine getirmeye ve yürütmeye kararlı oldukları anlaşılıyor” dedikten sonra, şu bilgiyi verdi: “Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa, bugün yayımlanacak bildiride, bu yönün yeterince belirtilmiş olduğunu ve ancak bildiri, hükümetin resmî diliyle yazıldığına göre, her yön dikkate alınılarak yazılmış olduğunu, göstermelik birkaç sözcüğe önem verilmemesi gerektiğini söyledi.” Yunus Nadi Bey, yeni Sadrazamın ve hükümetinin –her türlü yanlış anlamayı ortadan kaldırmak için- ulusal örgütlerin ileri gelenlerinin göstereceği bir kurulla, doğrudan doğruya görüşmek konusundaki gönülden isteğini bildirdikten sonra, bütün düşüncelerini şu cümle ile özetledi: “Şimdi benim en önemli saydığım yön, bunalımın geçmemiş olması ve karışık durumda sürüp gitmemesidir.”</p>
<p>Yunus Nadi Bey, düşüncemi beklediğini söylediği için ben de şu yanıtı verdim:</p>
<p>(Atatürk burada, Yunus Nadi ile yaptığı yazışmalara yer vermekte ve kendisine bazı konularda yanlış bilgilendirildiğini açıkladıktan sonra sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Yunus Nadi Bey, verdiğim bilgilerden ve yaptığım açıklamalardan gerçek durumu anladı. Bizimle yazışmayı sürdürmeye gereklilik görmedi. Tersine, yeni hükümeti ve özellikle Cemal Paşa’yı uyarmaya çalışmış… Gerçekten, anlayacağım üzere, görünüşte olsun bir uzlaşma durumu ve görünümü belirdi.</p>
<p>Baylar, 6 Ekim 1919 günü de geçti. Biz, alınmış olan önlemlerin önemle ve özenle yürütülmesi gereğini genelgeyle duyurduk.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, Yunus Nadi Bey ile yazışmalarının ertesi günü, bekledikleri yanıtın Sadrazam yerine Cemal Paşa’dan geldiğini ve bu yanıtta yurdun kurtarılması için elbirliğiyle çalışılacağının bildirildiğini açıklamaktadır. Bunun üzerine Atatürk de bu tele olumlu ve içten bir tel ile yanıt vermiş; Temsilciler Kurulunun, bundan sonra hükümetin gücünü ve erkini pekiştirmek amacıyla çalışacağını dile getirmiş ve sağlanan uzlaşma sonucunda, iletişim konusundaki kısıtlamaların kaldırılacağını, ancak hükümetin bildirimi yayımlamadan önce, olduğu gibi göndermesini ve ilgililere bildirimi yapabilmek için 48 saat süreye gereksinim olduğunu belirtmiştir. Temel konularda birlik sağlandığı anda, ayrıntılar konusundaki birliğin kendiliğinden sağlanacağını belirten Atatürk, Hükümetin, Temsilciler Kurulunun yurdun kurtuluşu için çalıştığına güvenmesi konusunda da ricada bulunmuştur.)</p>
<p>Cemal Paşa, bu telyazımıza o gece yanıt verdi. Bunda “Bildiriyi çabuk yayımlamanın zorunlu olduğunu, ancak gerekli noktalara dikkat olunduğunu” bildiriyordu. Biz de aynı gecede incelik gereği, yanıt verdik. Ancak Baylar, hükümetin bildirisini yayımlamadan önce, bize göstermek istemediği anlaşılınca, biz de ulusa olan bildirimizi, onlara danışmadan yayımladık ve Padişaha yazılan teli de öylece çektik. Baylar, 7 Ekim 1919 günlü olan bildirimiz; ulusu, yürüdüğümüz yolun doğru ve başarıya ulaştırıcı olduğu ve bugüne dek olduğu gibi, tutulan yolda birliği koruyarak yürünmesi gerektiği konusunda, dolaylı olarak aydınlatıp uyarmaya ve yürek gücünü artırmaya yardım etmek amaçlarını güdüyordu. Padişaha yazılan tel de ulus adına teşekkürü kapsıyordu.</p>
<p>Baylar, söz arasında küçük bir bilgi vereceğim. Kurulumuz, bütün yurda, ortak ulusal amacın gerektirdiği işleri yaptırmaya çalıştığı sırada, düşman elinde bulunan İzmir’e de doğrudan doğruya bildirimler yapıyordu. Ali Rıza Paşa Hükümetiyle anlaşmakta olduğumuz 7 Ekim 1919 tarihinde, İzmir’e de şu teli çekiyorduk.</p>
<p><strong>İvedidir Sivas,                                                                                                                              7 Ekim 1919</strong></p>
<p><strong>İzmir Valiliği Yüksek Katına</strong></p>
<p>Şimdiye dek yapılan bildirimler ulaşarak gereği yapılmakta olup olmadığının, ulaşmamış ise ne gibi engeller bulunduğunun tezlikle bildirilmesi rica olunur.</p>
<p><strong>Anadolu ve Rumeli Hakları  </strong></p>
<p><strong>Savunma Derneği Temsilciler Kurulu adına                                              </strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>İzmir’in ve İzmir Valisinin hangi koşullar içinde bulunduğunu, kuşkusuz biliyorduk. Bildirimlerimizi alıp alamayacağı kuşkulu olsa bile, uygulayamayacağı besbelliydi. Ancak biz, bütün yurdun alınyazısıyla uğraşan ve düşmanın yurda girişini tanımayan bir güç merkezi bulunduğunu düşmanlarımıza da bildirmekte yarar görüyorduk.</p>
<p>(Atatürk, içinde bulunulan sorunları vurgularken, ‘küçük bir nokta’ diye tanımladığı bir ayrıntıya da yer verir. Bu, Karabekir Paşa’nın, Atatürk ve Rauf Bey gibi etkin kişilerin İstanbul’daki hükümete katılmak yerine denetsel ve gözlemci bir konumda kalmalarına yönelik önerisidir. Bu öneriye olumlu bakmayan Atatürk, görevlerinin öncelikle ülkede ulusal örgütler kurmak, sonra da gücünü bu örgütlerden alan Mecliste çalışmak olduğunu dile getirmekte ve doğru olanın ‘ulusun çoğunluğunu temsil eden ve özel amacı belli olan partinin, hükümeti kurma sorumluluğunu üzerine alması ve kendi amaç ve ilkelerini yurtta uygulaması’ olduğunu düşünmektedir. Atatürk daha sonra, TBMM açılıp da hükümet kurulurken, Karabekir Paşa’nın da hükümet başkanlığına eğilimli olduğunu, Fevzi Paşa’nın aracılığında Karabekir Paşa ve Fethi Bey arasında bir tercih noktasına gelindiğini ve yapılan görüşmeler sonucunda Fethi Bey üzerinde anlaşma sağlanınca Fethi Bey kabinesi kurulduğunu anlatarak, sözlerini şöyle sürdürür:)</p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti ile başladığımız görüşme noktasına gelelim: Söylemiştim ki hükümet, bize, bildirisini yayımlamadan önce vermediği için, biz de ulusa olan bildirimizi, hükümetin düşüncesini almadan yayımlamıştık. Bunun üzerine, Hükümet, Cemal Paşa aracılığıyla daha dört maddenin türlü araçlarla yayılmasını gerekli görmekte olduğunu, 9 Ekimde bildirdi. Bu maddeler, şunlardı:</p>
<ol>
<li>İttihatçılıkla ilişki bulunmadığı,</li>
<li>Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşına karışmasının doğru olmadığı ve savaşa sürükleyenlere karşı adları açıklanarak, kimi yayımlar yapılması ve kendilerinin yasa yoluyla kovuşturulup cezalandırılmaları,</li>
<li>Savaş sırasında her türlü ağır suçları işleyenlerin yasaya göre cezalanmaktan kurtulamayacakları,</li>
<li>Seçimlerin serbest yapılacağı.</li>
</ol>
<p>Cemal Paşa, bu maddeleri saydıktan sonra, bunların açıklanması ve yayılmasının, içerde ve dışarıda birtakım yanlış anlamaların önüne geçeceğinden söz açarak ülkenin yüksek çıkarları gereği olarak özellikle iyi karşılanmasını rica ediyordu.</p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin, ne denli yetersiz ve cılız düşündüğünü ve gerçeği görmekteki kısa görüşlülüğünü anlamak için, bu maddeler sanki birer ölçüdür. Devletin, içine düştüğü dağılış çıkmazının derinliğini ve korkunçluğunu göremeyen zavallılar, elbette gerçek ve güvenilir çözümü görmemek için gözlerini yumarlar. Çünkü o gerçek ve güvenilir çözüm, kendilerini daha çok korkutur. Akıl ve anlayışlarındaki sınırlılık, yaratılış ve karakterlerindeki gevşeme ve duraksama gereği böyledir. Çoktan köle olduğuna kuşku kalmamış olması gereken Padişah ve Halifenin, köleliği ile kazanılabilecek iktidarın, iktidarsızlığa örnek olması olağan değil midir? Ferit Paşa’nın yerine geçen Ali Rıza Paşa ve önceki hükümetten kalan ve hükümete yeni giren çalışma arkadaşları, aslında Ferit Paşa’nın bıraktığı yerden başlayarak, onun gerçekleştiremediği yabancı isteklerini izleyip sonuçlandırmaktan başka, ne yapabileceklerdi? Bu, bizce, açık olarak biliniyordu. Ama kolayca kestirip kavrayabileceğiniz birçok nedenlerden ve düşüncelerden dolayı, sabırlı ve dayanıklı davranmaktan başka başarı yolu yoktu.</p>
<p>Baylar, uzlaşmış görünmeyi uygun bulduğumuz bu yeni hükümetle, bizim görüşlerimiz arasındaki uyuşmazlığın gelişen başlangıcını görmek için, bu dört madde ile ilgili düşüncelerimizi kapsayan yanıtımızı, Büyük Millet Meclisi tutanaklarının ilk günlerle ilgili sayfalarında, bir kez daha gözden geçirmek iyiliğinde bulunursunuz.</p>
<p>Baylar, bu günlerde İstanbul’daki basın ilgilileri, bir dernek kurmuşlar ve Tasviri Efkâr, Vakit, Akşam, Türk Dünyası ve İstiklâl gazeteleri adına, 9 Ekimde, kimi sorular soruyorlar ve bu konuda yapacakları yayına temel olacak görüşlerin bildirilmesini istiyorlardı. Bunlara, gereken konu ve bilgiler verildi. Bu basın kurulunun başkanı olan Velit Bey’in de kendi gazetesi adına dikkate değer soruları içine alan bir teli vardı. Ona da yaverim aracılığıyla yanıt verdirdim. Bunları belgeler arasında okuyacaksınız.</p>
<p>Baylar, yeni hükümete girmiş olan ve Temsilciler Kurulunun delegesi durumunda bulunan Cemal Paşa ile yapılan yazışmaların anlatılması, yüksek topluluğunuza, İçişleri Bakanlığı makamını ele geçirmiş olan Damat Mehmet Şerif Paşa’dan söz açmayı geciktirdi. Biz, yeni hükümet ile uzlaşma yolu ararken Şerif Paşa, çoktan ulusu zehirlemeye başlamış bulunuyordu. Bakanlığa geçtiğini ilk bildiren 2 Ekim günlü genelgesinde yer alan şeyler anımsanırsa, orada, şu cümlelere rastlanır: “Yurttaşların tam uzlaşmış ve birleşik durumda bulunması, devletin gerçek çıkarları için gerekli olduğu halde, bir süredir, yurt içinde uyuşmazlık ve bölünme belirtileri görülmesi, güçlükleri bir kat daha artırması dolayısıyla, pek çok acınacak bir durumdur.” “…….. başarı ……… hükümetin isteklerine uymakla; yurt yararına aykırı davranışlardan kaçınmakla sağlanabileceğinden, hemen merkezlere ve onlara bağlı yerlere bu yolda öğütlemelerde bulununuz.”</p>
<p>(Şerif Paşa’nın acemi davranışlar sergilediğini anlatan Atatürk, sözlerini şöyle sürdürüyor.)</p>
<p>Bir de Baylar, hükümetin İçişleri Bakanı Mehmet Şerif imzasıyla yayımlanan bildirinin birkaç noktasına hep birlikte göz gezdirelim. “Şimdiki bakanlar kurulu bağdaşıktır.” Çok doğrudur. Bu yön bütünüyle açığa çıkacaktır. “Temel ilkelerde düşünce birliğindedir. Hiçbir partiden değildir. Türlü siyasal grupların hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden tinsel yardım bekliyor.” Bu cümlelerden çıkan anlam açıktır. Hükümet, ulusal örgütler ve onu yöneten Temsilciler Kurulu ile birlik değildir. Üstelik buna eğilimi bile yoktur. Anlaşma ve Hürriyet Partisinden, İngiliz Dostları Derneğinden, Kızıl Hançercilerden, Nigehbancılardan, bunlara benzer derneklerden ne ölçüde yardım bekliyorsa bizden de ancak o ölçüde… Cemal Paşa aracılığıyla bizi oyalamak ve aldatmak için gelen tellerde sözü edilen şeyler hep yalandır. Sonra Baylar, şu cümleyi okuyalım: “Yurt yazgısına, ulusun vekilleri aracılığıyla yön verilmesi, isteklerimizin en başta gelenidir.” Bundan çıkan anlam da şudur: Sivas’ta birkaç kişi toplanmış, ulus adına konuşuyor, ulusun yazgısıyla ilgileniyor. Temsilciler Kurulu diye bir ad takınarak ulusun ve yurdun işlerine –görevleri olmadığı halde- karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar ulusun vekili değildir!</p>
<p>Hükümet, bu bildiride, barış üzerindeki görüşünü de şöylece açıklıyor: “Vilson ilkelerinden gereği gibi yararlanılarak, Osmanlı Devleti’nin birlik halinde ve padişahına bağlı, bağımsız bir devlet olarak yaşatılması için hiçbir girişimden geri durulmayacaktır.” Yeni hükümet, bu görüşlerini başarabileceği görüşünü desteklemek üzere şunları söylüyor: “Aslında büyük devletlerin adaletli duyguları ve gerçekten gittikçe belirmekte olan Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranma isteği, bu konuda güven vermektedir.” Baylar, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa Hükümetinin Padişah ağzı ile yayımladığı bildirinin harfi harfine benzeri değil midir? Bu biçim bildiriler yayımlamanın amacı, ulusu aldatmak ve uyuşukluğa sürüklemek değil midir? Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ılımlı davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıydı? Ülkenin merkezinden başlayarak her yerde yabancıların davranışları, gerçekte bunun tersini ortaya koyacak eylemli ve seçik kanıtlar değil miydi? Gerçekte Vilson; ilkeleriyle birlikte, ortadan çekilmiş ve Osmanlı ülkesinin Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta, İzmir’de, Adana’da ve her yerde düşmanlarca ele geçirilmesine ilgisiz kalmıyor muydu? Bunca kesin dağılış belirtileri karşısında, aklı, anlayışı, vicdanı olan adamların kendilerini aldatmaları düşünülebilir mi? Bu gibi adamlar, doğrusu kendilerini aldatacak kadar enayi olurlarsa onların yurdun yazgısını yönetmelerine, aklı eren, gerçeği ve acıklı durumu gören kişiler dayanabilirler mi? Eğer bu adamlar, gerçeği biliyor ve kendilerini aldatmıyorlarsa, bunların ulusu aldatarak koyun sürüsü gibi düşmanın pençesine bırakmaya canla başla çalışmalarına ne anlam verilebilir? Bu yönler düşünülerek yargıya varılmasını kamuoyuna bırakırım.</p>
<p>Baylar, hükümetin bildirisi, yersiz ve kapsadığı düşünceler yanlış olduğu halde, biz Temsilciler Kurulu adına aynı gün, 7 Ekim günü, yeni hükümeti desteklemeye karar veriyoruz. Yeni hükümet ile ulusal amaçlar arasında tam uzlaşma olduğunu ulusa muştuluyoruz ve her yerde hükümet işlerine kesinlikle karışılmamasını sağlayacak ve hükümetin erkini ve yürütümünü berkitecek önlemler alıyoruz. İçeride ve dışarıda, tam birlik olduğunu eylemle kanıtlayacak biçimde davranıyoruz.  Kısacası, ülkenin esenliğini sağlamayı temiz yürek ve içtenlikle düşünenlerin, akılca ve vicdanca yapmak zorunda oldukları –akla gelebilen- her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bir an önce milletvekillerinin seçimini sağlamak için özendirmelerde ve öğütlemelerde bulunuyoruz. Yalnız bir şey yapmıyoruz. Ulusal örgütleri kaldırmıyoruz ve Temsilciler Kurulunu dağıtmıyoruz. Biricik suçumuz budur.</p>
<p>Damat Ferit Paşa’dan sonra, başka bir Damat Paşa’nın çevresinde, sadrazam diye, bakan diye toplanmış birtakım beyinsizleri, alçak bir Padişahın alçakça düşüncelerini kolaylıkla uygulamakta serbest bırakmayacağımızı sezdiriyoruz. Delegemiz Cemal Paşa, bizim, hükümete karşı iyi niyet ve güven göstermemizi sağlamak için her yola başvurmaktan geri durmuyor. Ahmet İzzet Paşa’ya da hükümeti övdürerek varlığımızın silinmesi gereği üzerine öğütler verdiriyordu.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, Ahmet İzzet Paşa’nın Cemal Paşa aracılığıyla gönderdiği öğüt teli ile kendisinin buna verdiği yumuşak yanıta yer vermekte ve bir gün Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaret eden Ali Rıza Paşa’nın “Cumhuriyet yapacaklar, cumhuriyet!” diye bağırdığını anımsatarak, Paşanın, ulusal savaşımın cumhuriyet kurma amacı güttüğünü bu denli çabuk kavramasını beğenmemenin olanaksız olduğunu belirterek, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Cemal Paşa 9 Ekim 1919 günlü bir gizli telle, Temsilciler Kurulu ile yakından görüşmek üzere, Donanma Bakanı Salih Paşa’nın yola çıkmasının uygun görülmekte olduğunu bildirdi. Ama Salih Paşa, biraz rahatsız olduğu için görüşme yerinin olabildiğince yakın olması ve İstanbul’dan deniz yoluyla gitmesinin düşünüldüğü belirtildikten sonra, Temsilciler Kurulundan kimlerle ve nerede buluşmalarının tasarlandığı soruldu. 10 Ekimde verdiğimiz yanıtta, buluşma yeri olarak Amasya’yı bildirdik. Görüşmek üzere, Temsilciler Kurulundan benimle birlikte Rauf ve Bekir Sami Beyler gidecekti. Bunu da bildirdik. Salih Paşa’nın İstanbul’dan hangi gün ayrılacağının ve Amasya’ya hangi gün ulaşabileceğinin zamanında bildirilmesini rica ettik.</p>
<p>Baylar, ülkenin her yerinde, ulusal örgütleri genişletme ve sağlamlaştırma işlerini sürdürüyorduk. Bir yandan da milletvekilleri seçimini sağlamaya ve çabuklaştırmaya çalışıyor, bu konudaki görüşlerimizi de gerekenlere bildiriyor ve kimi kişilerin seçilmesini de öğütlüyorduk. Ancak Dernek adına, aday göstermemeyi ilke olarak kabul etmekle birlikte, milletvekili olmak için çalışanların, Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Dernekleri ilkelerini ve kararlarını iyi karşılamış kişilerden olmasını, pek çok istiyor ve bu gibi kimselerin, kendiliklerinden dernek adına adaylıklarını koymaları gereğini de duyuruyorduk. 11 Ekim 1919 günü, bu bildirdiğim işlerle ilgili olarak, yeniden kimi buyruklar verdik.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, Askerî Gözcü Derneği adıyla İstanbul’da kurulan bozguncu bir örgütten söz etmekte; bu sorunun çözümü için Cemal Paşa’ya uyarıda bulunduğunu ve kendisinden olumlu yanıt almasına karşın, gelişmeler hakkında bir daha bilgi sahibi olamadığını anlatarak, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, anımsarsınız, İngilizler Merzifon’u ve arkasından Samsun’u boşaltmışlardı. Bu nedenle ve Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine, Sivas halkı fener alayı yaptı, gösterilerde bulundu. Birtakım söylevler verildi. Bu sırada halk da “Kahrolsun işgal!” diye bağırdılar. Sivas’ta çıkmakta olan İrade-i Milliye41  gazetesi, bu olayı olduğu gibi yazdı. İçişleri Bakanı Damat Şerif Paşa, bu gazetenin haberini söz konusu ederek Sivas Valiliğine yaptığı bir bildirimde, “Kahrolsun işgal!” gibi yazılar, hükümetin şimdiki politikasına uygun değildir, diyordu. Bu ne demektir, Baylar? Hükümet, düşmanların yurdumuza girişini kötü görmeyen bir siyaset mi güdüyordu? Yoksa kahrolsun işgal dedikçe, ülkenin daha çok işgaline mi yol açılacaktı? Düşmanın yurda girişi ve saldırılar karşısında ulusun durup susması, bundan üzülmüş görünmemesi mi akla ve siyasete uygundu? Böyle bozuk ve bilinçsiz bir düşünce, batış ve dağılış uçurumuna dek tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasete temel olabilir miydi?</p>
<p>İşte bunun üzerine, 13 Ekim 1919’da, Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa’ya çektiğim bir telde; “Yurdun kimi yerlerinin boşaltıldığını gören ulusun, böylece ve daha da belirgin olarak, duygusunu göstermesini pek uygun ve yerinde gördüğümüzü” ve: “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız ele geçirişleri tanımadığını, resmî siyaset diliyle bildirmesini ve Ateşkes Antlaşması kararlarına aykırı olarak, düşmanların bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto etmesini ve düzeltilme istemesini beklemekteyiz.” dedikten sonra, “Bu durumdan yararlanarak hükümetin güttüğü siyasette, Temsilciler Kurulunca, daha öğrenilmemiş yönler varsa aydınlatılmasını” rica ettim. Delegemiz ve Milli Savunma Bakanı olan Cemal Paşa’nın verdiği yanıt, çok ilgi çekicidir. 18 Ekim 1919 günlü olan bu yanıtta; şu cümlelerin anlamları dikkate değer. “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasetin gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve ılımlıca davranmak zorunda”dır.</p>
<p>Baylar, Rıza Paşa Hükümeti ve o hükümette Milli Savunma Bakanı olan kişi; sevgili yurdumuza giren, süngülerini ulusun can evine saplayan yabancıları, konuk sayıyor ve onlara karşı konukseverce ve ılımlıca davranmakta zorunluluk görüyor! Bu ne düşüncedir, bu ne kafadır? Ulusal istekler bu muydu? Milli Savunma Bakanı, “Özellikle ulusal girişimlerin yanlış yorumlanması yolundaki çalışmaların daha güçten düşmediği şu sıralarda, bildirmiş olduğum sakıngan davranışların yersiz olmadığı kabul buyrulur.” inancında olduğunu söyleyerek, ulusal girişimlerin zarar vermiş olduğunu kapalıca anlatıyor ve bu yüzden doğan kötülüğü gidermek için aldığı önlemlerin yersiz olmadığını bize de kabul ettirmek ustalığını göstermeye çalışıyor. Milli Savunma Bakanı telyazısını şu cümle ile bitiriyor: “Erginliğini kanıtlamış olan soylu ulusumuzun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümetin yürütümünde serbest kaldıkça, dışarıya karşı daha çok sözünü dinletebileceği açık bir gerçek olduğuna göre, Sayın Temsilciler Kurulundan, hükümetin yaptığı işleri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”</p>
<p>Baylar, Cemal Paşa, gerçekten önemli noktalara değiniyor. Önce, ulusun erginliğini kanıtladığını söyleyerek bizim, ulus adına yol göstermemize ve uyarmalarımıza gereklik olmadığını anlatıyor ve bununla, bizi ulus yanında gereksiz birtakım karışıcılar sayıyor. İkincisi; bizim, hükümeti serbest bırakmadığımızı ve bu yüzden dışarıya karşı sözünü dinletmeye engel olduğumuzu söylüyor.</p>
<p>Baylar, soylu ulusumuzun erginliğini kanıtlayan eserler; Erzurum, Sivas Kongreleri ve bu kongrelerde aldığı kararlar ve bu kararların uygulanmasına çalışmakla, birlik ve dayanışma doğması ve Sivas Kongresini yapanları yok etmeye kalkışan Ferit Paşa Hükümetini devirmek gibi işler, davranışlar ve uyanıklılık idi. Bu kadarla yetinmek, bütün bu çalışma ve davranışlarda olduğu gibi bundan sonra da, ulusa yaptığımız kılavuzluk ödevinden vazgeçerek, hükümeti serbest bırakabilmek, ancak bir koşulla olabilirdi. O da özgür davrandığını kanıtlayacak, bir Millet Meclisine dayanan ulusal bir hükümetin, ülkenin ve ulusun yazgısını tam anlamıyla sağlama bağladığına inanmaktı. Ulusun “Kahrolsun işgal!” diye yükselen yakınma çığlığını boğmaya çalışan, duygusuz ve anlayışsız kimselerden kurulmuş, dokusunda bilinçsizlik ve hainlik bulunan bir hükümetin, böncesine, bilgisizcesine ve miskincesine davranışlarına seyirci kalmak; aklı, anlayışı ve yurtseverliği olan kimselerden istenebilir miydi?!</p>
<p>Bir de Baylar, Cemal Paşa: “Ulusun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümet” sözleriyle pek büyük ve açık bir yalan söylüyordu. Ulusun hükümete güveni daha gerçekleşmemişti. Bu söz, ancak ve hiç olmazsa, Millet Meclisi önünde hükümetin güvenoyu almasından sonra söylenebilirdi. Oysa daha Millet Meclisinin üyeleri bile seçilmiş değildi. Milli Savunma Bakanı, bu sözü söylediği dakikada, yalnız bir kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O kişi de devlet başkanlığını kirletmekte olan hain Vahdettin’di. Temsilciler Kurulunun kendileriyle uzlaşmayı gerekli görmüş olması, ulustan alınmış bir güven gibi sayılmak isteniyordu. Eğer amaçları bu idiyse, ulusun kendilerine güven aracı olan bu Kurulu aradan çıkarmaya çalışmak neden gerekli oluyordu?</p>
<p>Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi, yurtta kararsız görünen kimi yerlerin de duygusu ve iç gücü üzerinde iyi etki yaptı. Her yerde, yüksek sivil memurlarla üst komutanlar başta olmak üzere, örgütlenmeye hız verildi. Ali Fuat Paşa, batı illerinin hemen hepsi ile ilgilendi. Kendisi Eskişehir, Bilecik ve daha sonra Bursa dolaylarında dolaşarak ve gerekenlerle yazışarak iş görüyordu.</p>
<p>Balıkesir’de bulunan Albay Kâzım Bey (Meclis Başkanı Kâzım Paşa) o bölgede ulusal örgütler ve askerî düzenlemelerle ilgileniyor ve uğraşıyordu. Bursa’da Albay Bekir Sami Bey, 8 Ekimde, Ferit Paşa’nın adamı olan valiyi İstanbul’a göndererek Kongre kararlarını uygulatmaya başlamış ve bir merkez kurulu kurdurmuştu. Ulusal örgütlenme ile uğraşıldığı kadar, milletvekilleri seçimi ile de büyük ilgi ile uğraşılıyordu. Ülkede, bütün ulusal örgütlerin, tek ad altında, Temsilciler Kuruluna bağlılığı ilkesine uyuluyordu. Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar dolaylarında örgütlerin sağlamlaştırılması ve Aydın, Konya, Bursa, Balıkesir42 bölgelerinin bağlantılarının kolaylaştırılması için önlemler alınıyordu. Batı cepheleri üzerinde Milli Savunma Bakanlığının aydınlatılmasına ve hükümetçe ne gibi önlemler düşünüldüğü de sorularak hükümetin bu konuya ilgisinin çekilmesine çalışılıyordu.</p>
<p>Efelerce yönetilen Aydın Cephesi kesimlerine bir komutan gönderme konusu, düşünülmeye başlandı. 14 Ekimde düşman elindeki yerlerde, gizli ulusal örgütler kurulması için Fuat Paşa’ya ve Afyonkarahisar’da 23. Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey’e yazıldı. Bununla birlikte, bu sıralarda, kimi yerlerde, amacın daha tam anlaşılamadığı görülüyordu. Örneğin, Katmayı Önleme Derneğinin kendi adlarına bildirim yapmakta olduğu ve 10 Ekim 1919 gününde, Katmayı Önleme Derneği Başkanı imzasıyla, Ekimin yirmisinde, bir büyük kongre toplanacağı ve bu kongreye iki delege gönderilmesi illerden isteniyor ve birtakım önlemler alınması bildiriliyordu.</p>
<p>Bir yandan, Karakol Derneğinin de İstanbul’dan başka, Bursa dolaylarında da çalışmakta olduğu anlaşıldı. Bu karışıklığın önüne geçmek için gerekli önlemler alındı. Özellikle, Ali Fuat Paşa’ya, Balıkesir’de Kâzım Paşa’ya, Bursa’da Bekir Sami Bey’e, Bursa Merkez Kuruluna gereği gibi yazıldı. Anlaşma ve Hürriyet Derneği de, düşmanlarla birlikte Anadolu’da karşıt örgüt kurmak üzere yetmiş beş kişi kadar göndermiş, bu haber alındı. Kolorduların dikkati çekildi. İstanbul’da gizli çalışmaya karar verildi. Trakya’ya örgütlerinin genişletilmesi için Cafer Tayyar Bey aracılığıyla yönerge verildi.</p>
<p>Baylar, milletvekillerinin seçilmesine çalışırken, bir yandan da Mebuslar Meclisinin nerede toplanabileceği düşüncesi, kafamızı kurcalıyordu. Anımsayacaksınız ki Erzurum’dan, Refet Paşa’nın bu konu ile ilgili bir teline karşılık verirken “Meclis toplanmalı, ama İstanbul’da değil, Anadolu’da” demiştim. Gerçekten, ben, Meclisin İstanbul’da toplanması kadar mantıksız ve amaçsız bir davranış düşünemiyordum. Ancak bu konuda yetkili olanları ve kamuoyunu, bu gerçeğe inandırmadıkça, düşüncemiz gerçekleşemezdi. İstanbul’da toplanmanın sakıncalarını, açık olarak belirtmek gerekiyordu. Bu amaçla, ulusal isteklerimizi Rumlarla yabancılara yani Hıristiyanlara karşıymış gibi göstermek için, Ali Kemal ve Mehmet Ali Beylerin çalışmaları, Ermeni Patrikhanesinde yapılan toplantılar ve Hürriyet ve Anlaşma Partisinin girişimleri üzerine, Milli Savunma Bakanı aracılığı ile, İstanbul Hükümetinin dikkatini çektik.</p>
<p>13 Ekim 1919 günü, Mebuslar Meclisinin açılışından sonra, Hakları Savunma Derneğinin nasıl bir siyasal durum alması düşünüldüğünü, Cemal Paşa aracılığı ile hükümetten sorarken, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasında ne gibi siyasal güvence elde edilmesinin düşünüldüğünü de sorduk. Aynı gün, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da esenliğini sağlama yolunda, ne gibi kolluk ve koruma düzeni alınacağını ve neler yapılmak gerektiğini, İstanbul örgütümüzün merkez kurulunda bulunan ve Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olan Albay Şevket Bey’den sorduk.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 82-98</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivas Kongresi ve Savaşımın Ulusallaşması</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/sivas-kongresi-ve-savasimin-ulusallasmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2020 23:49:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylülde Sivas]]></category>
		<category><![CDATA[ali galip]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bay Novil (Noel)]]></category>
		<category><![CDATA[Bedirhanlılardan Kâmuran]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Anadolu’nun Haklarını Savunma Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[fevzi paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Kongre Bildirisi]]></category>
		<category><![CDATA[General Miln (Milne)]]></category>
		<category><![CDATA[Hısnımansur]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Binbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Fâzıl Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılırmak]]></category>
		<category><![CDATA[Konya Valisi Cemal Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Sivas Kongresi ve Savaşımın Ulusallaşması]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5561</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, Sivas’ta toplanmasını sağlamaya çalıştığımız Kongreye her yerden delege seçtirmek ve onların Sivas’a gelmelerini sağlamak için, Amasya’da başlamış&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, Sivas’ta toplanmasını sağlamaya çalıştığımız Kongreye her yerden delege seçtirmek ve onların Sivas’a gelmelerini sağlamak için, Amasya’da başlamış olan çalışma ve yazışmalar daha sürüp gidiyordu. Bütün komutanlar ve her yerde birçok yurtsever olağanüstü çaba gösteriyordu. Ancak yine, her yerde olumsuz ve karşıtçı propagandalar ve özellikle İstanbul Hükümetinin engelleyici önlemleri, işi zorlaştırıyordu. Kimi yerlerden, hem delege seçmiyorlar hem de halkın yürek gücünü kıracak ve herkesi umutsuzluğa sürükleyecek karşılıklar veriyorlar. Örneğin; Yirminci Kolordu Komutanı adına Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey’in İstanbul’dan alınan bilgileri kapsayan 9 Ağustos 1919 günlü gizli telinde şu maddeler ilgi çekici görüldü.</p>
<ol>
<li>İstanbul delege göndermiyor. Orda yapılan işleri uygun görmekle birlikte, atılgan bir duruma girmek istemiyor.</li>
<li>İstanbul’dan delege göndermek olanak dışındadır. Önerilen kişiler, orada verimli, başarılı iş göreceklerine güvenemediklerinden, boşuna para harcamamak ve yolculuk sıkıntıları çekmemek için yola çıkmıyorlar (Bilindiği gibi kimi kişileri özel mektupla da çağırmıştık).</li>
</ol>
<p>Biz, dört bir bucaktan delege seçtirmek ve göndertmekte karşılaşılan güçlükleri yenmeye çalışırken öte yandan, Kongre için en güvenilir yer olarak seçtiğimiz Sivas’ta da bir endişe ve çalkantı başladı.</p>
<p>Baylar, burada, sırası gelmişken söyleyeyim ki ben Sivas’ı gerçekten her yönden güvenilir saymış olmakla birlikte, daha Amasya’da iken, Sivas’a gelen bütün yollar üzerinde uzaktan ve yakından her türlü askerî önlem ve düzeni aldırmayı da uygun bulmuştum.</p>
<p>Sivas’taki çalkantı şöyle öğrenildi. 20 Ağustos günü öğleyin, Sivas’taki Vali Reşit Paşa’nın istemesiyle telgraf başına çağrıldığım zaman Paşa’nın uzun bir teli veriliyordu.</p>
<p>(Vali bu uzun telinde, Sivas’a gelen bir Fransız Binbaşısı ile arasında geçen konuşmayı ve bu konudaki kaygılarını dile getirmekte; Fransız Binbaşısının sözlerinden, Sivas Kongresinin toplanmasının tehlike oluşturacağını ve kongrenin toplanması durumunda Fransızların, kongre üyelerini ele geçirecekleri kanısına vardığını iletmektedir. Bu nedenle de kongrenin Erzincan’da toplanması konusunda, Mustafa Kemal Paşa’ya ricada bulunmuştur. Yanıtında, bunun yersiz bir kaygı olduğunu ve Fransız subayının gözdağı vermeye çalıştığını belirten Atatürk ise; bu asılsız haberlerin halkın yürek gücünü sarsacağını düşündüğünden halka duyurulmaması gerektiğini de önemle vurgulamış ve sözlerini şöyle sürdürmüştür:)</p>
<p>Baylar, Diyarbakır ve Bitlis yöresinde, halkı aydınlatmak düşüncesiyle, oralarda ordu komutanı olarak bulunduğum sıralarda kendileriyle tanıştığım birtakım ileri gelen kişilere özel mektuplar yazdım ve Van, Bayazıt çevrelerinde bulunan kimi aşiret başkanlarıyla da bağlantı ve ilişki kurdum. Daha sonra Baylar, ağustos içinde, her yerde birtakım delegelerin Sivas’a yola çıktıkları ve kimilerinin de Sivas’a varmaya başladıkları anlaşıldı. Sivas’a varan delegeler bizim ne zaman yola çıkacağımızı sormaya başladılar. Artık Erzurum’dan ayrılmak gerekiyordu. Ama şimdiye değin verdiğim bilgiden anlaşılmıştır ki Sivas Kongresi doğu ve batı illerinin ve Trakya’nın yani bütün ülkenin birliğini sağlamak amacını güdüyordu. Bunun için doğu illerinin bu Kongrede delegelerinin bulunması gerekirdi. Bu illerden, Sivas Kongresi için delegeler seçtirmeye kalkışmak, elverişli olmayan bir düşünceydi. Erzurum Kongresinde bulunan delegelerin de Sivas’a götürülmeye kalkışılamayacağı da anlaşılıyordu. Kaldı ki geldikleri yerlerden Doğu İllerinin Haklarını Savunma adına yetki almış olan bu delegelerin daha genel bir amaca ilişkin yetkileri de yoktu. Yine bu nedenle, Erzurum Kongresinin, Sivas Kongresine doğu illeri adına bir delege topluluğu gönderme yetkisi olmayacağı da ortadaydı. Yeniden delege seçtirmeye kalkışmak ne ölçüde işe yaramaz idiyse, birtakım kuramsal düşüncelerin çerçevesi içinde sıkışıp kalmak da o ölçüde işe yaramazdı. En kolay ve çıkar yol, Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin Temsilciler Kurulunu Sivas’a götürüp Kongreye katmaktı.</p>
<p>(Üyeler çeşitli gerekçe ve özürler bildirerek Kongrede bulunmamıştır.)</p>
<p>Sonunda, Temsilciler Kurulu üyesi olarak, Erzurum’dan üç kişi, Erzincan’dan bir kişi ve Sivas’ta bulduğumuz Bekir Sami Bey’le beş kişi olduk ve Sivas Kongresini oluşturan delegelerin belgelerini incelemek gereği duyulduğu zaman, ben, orada şöyle bir belge yazdım ve altını Temsilciler Kurulu mührüyle mühürledim.</p>
<p>Temsilciler Kurulundan:</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa</p>
<p>Rauf Bey</p>
<p>Din bilginlerinden Raif Efendi</p>
<p>Şeyh Fevzi Efendi</p>
<p>Bekir Sami Bey</p>
<p>Yukarıda adları yazılı kişiler, Doğu Anadolu adına Sivas Kongresi’nde bulunmak üzere Erzurum Kongresince görevlendirilmiştir. (Mühür)</p>
<p>Baylar, Erzurum’dan çıktığımız gün, 29 Ağustos 1919’dur. Amasya’dan Erzurum’a gelirken, Sivas’ta küçük bir öyküye konu olan olayı unutmamışsınızdır. Şaşırtıcıdır ki Erzurum’dan Sivas’a giderken de buna benzer küçük bir durumla karşılaştık. Erzincan’dan batıya doğru yola çıktığımız günün sabahı, Erzincan boğazına gelir gelmez, birtakım jandarma erlerinin ve subaylarının, tedirgin ve korkulu bir davranışla otomobillerimizi durdurduklarını gördük. Durumu açıkladılar: “Dersim32 Kürtleri, Boğazı tutmuşlardır. Tehlike var. Geçilemez.” Bir subay, merkeze güç gönderilmesini yazmış, o güç gelince gerekli düzenlemeyi yapacak, saldırıp haydutları püskürtecek ve yolu açacakmış… Pek  iyi ama bu haydutların gücü nedir, neresini nasıl tutmuş, ne kadar güç gelecek ve ne zaman gelecek?!</p>
<p>Bu bilmeceler çözülünceye değin, geriye, Erzincan’a dönmek ve kim bilir kaç gün beklemek gerek! Bizim ise, işimiz pek ivediydi. Ben, Erzurum ile Sivas arasındaki yolu belli süre içinde aşıp belli günde, Sivas’ta bulunamazsam şurada veya burada, şundan ya da bundan ötürü korktuğum ve beklediğim Sivas’ta ve her yerde duyulursa bozgun başlayabilir, işler altüst olabilirdi. Öyleyse karar? tehlikeyi göze alıp yola devam etmek. Başka çözümümüz de yoktu. Yalnız küçük bir düzenleme yapmayı uygun buldum.</p>
<p>Ellerinde hafif makineli tüfekler bulunan özverili arkadaşlarımızdan birkaçını (Şimdi bir alay komutanı olan Osman Bey ki Tufan bey adıyla tanınmıştır, bunların başında idi.) bir otomobil ile kendi otomobilimizin önüne geçirdik. Sağdan soldan gelecek, uzaktan açılmış ateşlere önem verilmeyerek otomobiller hızla şose üzerinde ileri yürümeye devam edecekler. Vurulan, ölen olursa, onlarla ilgilenilmeyecek… Tam şose üzerinde ve yakınında, yolu kapayan haydutlarla karşılaşılırsa, hepimiz otomobillerden atlayacağız ve bunlara saldırarak yolu açacağız ve kalanlar yine, kullanılabilecek durumda olan otomobillere binerek ve hızla ilerleyerek yola devam edecekler… İşte verilen buyruk da buydu…</p>
<p>Bu düzenleme ve davranışı akla uygun ve güvenilir görmeyenler bulunabilir. Gerçi o günlerde Elazığ Valisi Ali Galip Bey’in Dersim’de dolaştığı ve kimi oyalayıcı işler yapmaya ve türlü düzenler kurmaya çalıştığı biliniyorduysa da açıklayayım ki ben, her şeyden önce, boğazın gerçekten tutulduğuna inanmadım. Bunu, İstanbul Hükümetinin yardakçısı olabileceğini sandığım kimi kişilerin, yalnızca beni durdurmaya zorlamak için uydurdukları bir düzen saydım. İkincisi, Dersim Kürtleri Boğazı tutmuşlarsa bunların yapabilecekleri işin, uzak tepelerden yola ateş etmekten başka bir şey olmayacağı bence çok olasıydı. Kısacası yürüdük, Boğazı geçtik ve 2 Eylül 1919 günü Sivas’a vardık. Halkın, kentin çok uzaklarından başlayan büyük ve parlak gösterileriyle karşılandık.</p>
<p>Üçüncü Kolordu Komutanı olan Selahattin Bey, Sivas’ta bulunuyordu. Vali Paşa ile birlikte, Kongreye gelen delegelerin yerleştirilmesinde ve Temsilciler Kurulu için lise binasının ve kongre toplantı salonunun düzenlenmesinde ve her türlü önlemin alınmasında konukseverliğe örnek olacak biçimde olağanüstü çalışmışlardı. Refet Bey orada değildi. Nerede bulunduğunu da kimse bilmiyordu. Oysa 7 Temmuz 1919 günlü yönergemiz gereğince, kendi bölgesi olan Üçüncü Kolordu bölgesinden ayrılmaması gerekli ve üstelik tam Sivas’ta Kongre toplanacağı günlerde orada bulunması da uygun olacaktı. Yazışma sonunda kendisinin Ankara’da olduğu anlaşıldı. Ankara’da Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya, “Hemen ve kesinlikle Sivas’a gönderilmesini” buyurdum. 7 Eylülde geldi. Kendisini Temsilciler Kurulu üyesi olarak Kongre üyelerine tanıttım.</p>
<p>Baylar, bizden önce gelmiş olan delegeler, bizi beklerken aralarında toplantılar yapmışlar ve hazırlık niteliğinde kimi tasarılar kaleme almışlar. Bizim varışımızdan sonra da kimi özel toplantılar ve görüşmeler olmuş ve bu kez birtakım kararlar da verilmiş. İzin verirseniz, çok özel bir niteliği olduğu için, bu noktayı açıklayayım:</p>
<p>Sivas Kongresi 1919 Eylülünün dördüncü Perşembe günü öğleden sonra saat ikide açıldı.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu noktasında, Hüsrev Sami Bey’den Rauf Bey ve birtakım kişilerin Refet Bey’in evinde toplanarak kendisini başkan yapmama kararı aldıklarını öğrendiğini ve buna başlangıçta inanamadığını anlatır. Ancak, Kongre sırasında, Rauf Bey’in, Atatürk’ün “Kim Başkan olsun?” yönündeki sorusuna “Siz olmayın” biçiminde yanıt vermesi ve ardından da yaşlı bir delegenin abece sırasına göre başkan olunmasını önermesi, bu bilgiyi büyük ölçüde doğrulamıştır. Arkadaşlarının sergilediği bu olumsuz tutum karşısında büyük üzüntü duyduğunu belirten Atatürk, duygularını ‘Baylar, ben yurdun, öneriyi yapanla birlikte bütün ulusun, hepimizin nasıl bir felaket çıkmazında bulunduğumuzu göz önüne getirerek, kurtuluş çaresi olduğuna inandığım girişimleri bitmez tükenmez güçlükler ve engellere karşın nesnel ve tinsel bütün varlığımla yürütmeye çalışırken, benim en yakın arkadaşlarım, daha dün İstanbul’dan gelmiş olup ve işlerin içyüzünü elbette bilmeyen, saygı duyduğum yaşlı bir kişinin diliyle bana, senlikten benlikten söz ediyorlar.’ Tümcesiyle dile getirmiştir. Tüm bunlara karşın, büyük önder, yapılan gizli oylamada, üç kişi dışında diğer bütün üyelerin oylarını alarak başkan seçilmiştir.)</p>
<p>Sivas Kongresi’nin gündemi, Erzurum Kongresi’nin tüzük ve bildirisi ve bir de bizden önce Sivas’a gelmiş olan yirmi beş kadar üyenin düzenlediği bir andırıdan oluşacaktı. İlk açılış günü olan 4 Eylül günü ile beşinci, altıncı günleri, yani üç gün.</p>
<p>İttihatçı olmadığımızı açıkça belirtmek için ant içmek gereğini konuşmakla ve ant örneğini düzenlemekle; Padişaha sunulacak yazıyı yazmakla ve Kongrenin açılışı dolayısıyla gelen tellere karşılık vermekle ve daha çok da Kongre, siyasetle uğraşacak mı, uğraşmayacak mı konusunun tartışılmasıyla geçti. İçinde bulunulan didişme ve uğraşmalar, siyasetten başka bir şey değilken bu son tartışmalara şaşılmaz mı? Sonunda, Kongrenin dördüncü günü asıl konuya geldik ve o gün, Erzurum Kongresi Tüzüğü’nü görüşerek hemen sonuca bağladık. Çünkü Erzurum Kongresi Tüzüğü’nde yapılması gereken değişiklikleri önceden hazırlamış ve gerekli gördüğümüz üyeleri bu konuda aydınlatmış bulunuyorduk. Bununla birlikte, yapılan değişiklikler, sonradan kimi direnmelere, anlaşmazlıklara ve birçok yazışma ve tartışmalara yol açtığı için, bu değiştirilen noktaların önemlilerini bildireceğim:</p>
<ol>
<li>Derneğin adı “Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti”33 idi, “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” oldu.</li>
<li>“Temsilciler Kurulu Doğu Anadolu’nun bütününü temsil eder” sözü yerine “Temsilciler Kurulu yurdun bütününü temsil eder.” dendi. Üyeler arasına da altı kişi daha eklendi.</li>
<li>“Nasıl olursa olsun, yurdumuza girmeyi ve işimize karışmayı Rumluk ve Ermenilik örgütleri oluşturma amacıyla yapılmış sayacağımızdan elbirliğiyle savunma ve direnme ilkesi kabul edilmiştir.” yerine “Nasıl olursa olsun, yurdumuza girmeyi ve işimize karışmanın ve özellikle Rumluk ve Ermenilik örgütleri oluşturma amacını güden davranışların durdurulması için elbirliğiyle savunma ve uğraşma ilkesi kabul edilmiştir.” denildi. Bu iki tümcedeki ayrılık, anlam bakımından elbette pek büyüktür. Birincisinde Anlaşma Devletleri’ne karşı düşmanca bir durum alınacağı ve direnileceği söylenmiyor. İkincisinde bu yön açıkça belirmiş oluyor.</li>
<li>Tüzüğün dördüncü maddesini oluşturan sorun, oldukça tartışmalara yol açtı. Madde şuydu: “Osmanlı Hükümetinin yabancı devletler baskısı karşısında, buraları (yani doğu illerini) bırakmak ve buralarla ilgilenmemek zorunda kaldığı anlaşılırsa yönetim, siyaset, askerlik bakımlarından nasıl davranılacağının belirtilmesi ve saptanması” yani geçici yönetim kurma işi.</li>
</ol>
<p>Sivas Kongresi Tüzüğü’nde bu maddedeki “buraları” yerine “ülkemizin her hangi bir parçasını bırakmak ve orası ile ilgilenmemek…” biçiminde kapsayıcı ve genel sözler kondu.</p>
<p>Bundan sonra, 8 Eylül toplantısında, söz ettiğim andırıya değinildi. Bu andırıda başlıca Amerikan güdümü sorunu üzerinde duruluyordu.</p>
<p>O günlerde, İstanbul’dan gelen kimi kişiler, Amerikalı Bay Bravn (Browne) adında bir gazeteciyi de Sivas’a getirmişlerdi. Bu işle ilgili olarak Kongrede geçen görüşmelerden söz açmadan önce konu üzerinde, yüce kurulunuzun yeterince aydınlanmasını sağlamak üzere, ilkin, bu konuya giriş olarak birtakım bilgileri sunayım. Bu bilgiler, Erzurum’dan beri başlayan kimi yazışmalardan daha iyi anlaşılacağı için, onları olduğu gibi sunacağım.</p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde, Amerikan güdümüyle ilgili çok ilginç on bir telyazısına yer vermektedir. Bu telyazılarında özetle şunlar dile getirilmektedir:</p>
<ol>
<li>Beşinci Kafkas Tümeni Komutanı Vekili Arif Bey, kendisiyle görüşme yaptığı Bekir Sami Bey’in Amerikan güdümünü doğru bulduğunu bildirmekte ve Sivas Kongresinin toplanma tarihi konusunda bilgilendirilmek istemektedir.</li>
<li>Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, doğrudan Bekir Sami Bey’e bir telyazı göndererek, Amerikan güdümüne taraftar olmasının ayrıntılı gerekçelerini bildirmelerini istemiştir.</li>
<li>Bekir Sami Bey yine Arif Bey aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa’ya tel yazdırmış ve Amerikan güdümünün, savaştan önceki sınırlarıyla Osmanlı Ülkesinin bizde kalması ve Padişah soyunun egemenlik haklarına dokunulmaması koşullarıyla isteneceğini belirtmiştir.</li>
<li>Atatürk, Bekir Sami Bey’e 1 Ağustos 1919’da gönderdiği telde, böyle bir güdümcülüğün Amerika’ya ne gibi bir çıkar sağlayacağını ve kendisinin bu konudaki kişisel düşünce ve bilgilerinin ne olduğunu sormaktadır.</li>
<li>Bunun üzerine Bekir Sami Bey, Amerika ile yapılan görüşmelerin resmî değil özel olduğunu, bu nedenle güdümün koşulları üzerinde durulmadığını söylemiştir.</li>
<li>Halide Edip (Adıvar) 10 Ağustos 1919’da çok uzun bir tel göndererek; Fransa, İngiltere ve İtalya’ya neden güvenilemeyeceğini anlatmakta ve Amerikan güdümünü ‘katlanılabilir kötü durum’ olarak tanımladıktan sonra, bu öneri üzerinde düşünülüp çalışılmasını beklediklerini iletmektedir.</li>
<li>Afyonkarahisar’daki 12. Kolordu Komutanı Selahattin Bey’den 12 Ağustos 1919’da gelen gizli telde, İstanbul’daki çeşitli partilerin Amerikan Komisyonuna verilmek üzere aldıkları ortak kararlar bildirilmektedir. Buna göre: 1- Türkiye’nin doğu sınırlarında bir Ermenistan kurulması; 2- Bu amaçla bölgeden boşaltılacak Türk ve Kürtlere Amerika’nın yardım etmesi; 3- Erzincan ve Sivas yöresindeki Ermenilerin yeni Ermenistan sınırları içine gönderilmelerinin sağlanması; 4- Ermenistan hesabına toprak vermenin bağımsız bir Ermenistan değil, büyük ve uygar bir devletin güdümü altında bulunacak bir Ermenistan olacağının bilinmesi; 5- Amerikan Komisyonundan bir kişinin bu amaçla oralara gönderilmesi; 6- Bu işin yasal bir karara bağlanmasının Mebuslar Meclisine bırakılması önerilecektir.</li>
<li>Mustafa Kemal Paşa, On İkinci ve Yirminci Kolordu Komutanlıklarına yazdığı yanıtta, İstanbul’daki çeşitli siyasal partilerin aldıkları kararların Erzurum’da, Hakları Koruma Derneği Temsilciler Kurulunda büyük üzüntü ile karşılandığını, bu kararların kabul edilemez olduğunu, İstanbul’daki parti ve derneklerin kendi yetkileri dışına çıkmamaları gerektiğini ve bu telin olduğu gibi İstanbul’a gönderilmesini istediğini bildirir.</li>
<li>Ali Fuat Paşa 14 Ağustos 1919’da gönderdiği yanıtında, İstanbul’dan gelen yanıtlarda Amerikan güdümünün kabulünden söz edildiğini ve yazılan mektuplardan, bu görüşün tanınmış pek çok kişinin düşüncesine uygun olduğunun anlaşıldığını bildirmektedir.</li>
<li>17 Ağustos 1919 tarihli telde ise Ali Fuat Paşa, Kara Vâsıf Bey’in yolladığı ek bilgiden söz etmekte ve Amerikan güdümünün kabul edilmesi durumunda İngiliz, Fransız ve İtalyanları çıkarma olanağının doğacağının ve yalnızca Amerikalarla uğraşmanın daha kolay olacağının düşünüldüğü bildirilmektedir.</li>
<li>Mustafa Kemal Paşa 20. Kolordu Komutanlığı aracılığıyla Kara Vâsıf Bey’e gönderdiği telde; “Sözü edilen Amerikan güdüm ve yardımının pek çok dikkatle incelenmesi, ulusal amacımızla karşılaştırılması pek önemlidir. İstanbul’da çalışanların amacının, ulusal birliğin, yurdun bütünlüğünün, bağımsızlık ve egemenliğinin sağlanması diye anlatıldığına ve gösterildiğine göre, Amerika’nın güdümü kabul edilince bu amaç, dokunulmaz olarak kalabilir mi” diye sormuş ve ulusal onaya bağlanmamış olan kararların, ulusça hiçbir zaman tanınmayacağını kesin bir dille belirtmiştir.)</li>
</ol>
<p>Şimdi Baylar, Kongrede güdüm işi üzerine yapılan görüşme ve tartışmayı, elden geldiğince orada geçtiği gibi yüce kurulunuza dinletmeye çalışacağım:</p>
<p>Birçok kişi söz aldılar. Kimseye söz vermeden önce, başkanlık yerinden tutanaklara olduğu gibi geçen şu kısa düşünceleri öne sürdüm: “Bu andırıdaki konular üzerinde görüşmeye başlamadan önce, kimi noktalara dikkatinizi çekmek isterim. Bu raporda, örneğin Bay Bravn’dan söz edilmekte ve elli bin kişilik bir işçi ordusu getirileceğini söylediği yazılmaktadır.”</p>
<p>Baylar, Bay Bravn: “Ben resmî bir kişi olarak görüşmüyorum, büsbütün özel olarak görüşüyorum.” diyor ve Amerika’nın güdümü kabul edeceğini değil, belki etmeyeceğini söylüyor! Onun için sözleri, Amerika adına değil, kendi adınadır; güdümün ne olduğunu kendisi de bilmiyor! “Güdüm, siz ne derseniz odur!” diyor. Bu andırıda önemli olarak güdüm sorunu vardır. Bunun üzerinde görüşme açmadan önce on dakika dinlenelim (saat: 15.25).</p>
<p>Sonraki oturumda &#8211;  İlk söz Vâsıf Bey’indir dedim. Vâsıf Bey ilkin, güdümün tanımı üzerinde uzun bir konuşma yaptı. Sözü başkalarına bıraktı. Bir daha söz aldı ve “İlkin genel olarak güdümü kabul edelim de koşulları üzerinde sonradan görüşürüz.” dedi.</p>
<p>Üyelerden Macit Bey adında bir kişi – “Genel kurulca asıl görüşülecek konu, şimdiden sonra yalnız yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız? Güdümü ne türlü anlayarak güdümcü ile nasıl görüşeceğiz? Güdümcü kim olacaktır? Asıl sorun budur” yollu konuştu. Ben, başkanlık yerinden &#8211; “Sanırım bu raporda iki görüş beliriyor: Bunların birincisi, devletin iç ve dış bağımsızlığından vazgeçmemesi ve ikincisi de devlet ve ulusun zararlı dış baskılara karşı bir yardım ve desteğe gereksinmesi bulunup bulunmamasıdır. Asıl duraksamayı gerektiren nokta budur. İzin verilirse, bu nokta üzerinde düşünülmesi için raporu, Öneri Komisyonuna verelim. Sonra da yüce kurulunuza sunalım. Herhalde iç ve dış bağımsızlığımızı yitirmek istemiyoruz.” dedim. Bunun üzerine söz alan Bekir Sami Bey: “Üzerimize aldığımız görev çok ağır ve önemlidir; boş tartışmalara ayıracak hiçbir dakikamız yoktur. Bu andırımız üzerinde görüşelim ve ivedilikle zaman geçirmeksizin bir karara varalım.” dedi. Ben, başkanlık yerinden: “Bu sorunu, Komisyon Başkanı olmak dolayısıyla, açıklayayım (Ben aynı zamanda Öneri Komisyonu Başkanı idim): Bu andırı, Komisyonda okundu ve pek çok görüşüldü, tartışıldı ancak kesin karar oluşturacak bir kanıya varılamadı. Daha önce, genel kurulda okunmaksızın Öneri Komisyonuna verilmişti. Bunun için bir kez de burada okunup genel kurulun görüşü belli olduktan sonra gene Öneri Komisyonuna sunarak kesin kararı vermek istemiştik.” dedim. İsmail Fazıl Paşa (rahmetli) da söz alarak şunları söyledi: “Bekir Sami Bey’in düşüncesine katılırım; yitirecek zamanımız yoktur. Aslına bakılırsa iş de kolaylaşmıştır: Tam bağımsızlık mı, yoksa yabancı bir devletin güdümünü mü isteyeceğiz? Alacağımız karar budur. Böyle önemli, en önemli olan bir işi, bir daha komisyona göndermek ve ondan sonra yeniden genel kurula getirmekle zaman geçirmeyelim. İş uzar. Zamanımız değerlidir. Buna, bugün, yarın ya da öbür gün her durumda genel kurulda bir karar verelim. Komisyonda zaman geçirmeyelim. Çünkü pek önemli bir sorundur.”</p>
<p>Bundan sonra Hâmi Bey söz alarak İsmail Paşa Hazretleri ile Bekir Sami Beyefendi’nin düşüncelerine katıldığını söyledikten sonra “Herhalde bize bir yardım gereklidir; bunun en ilkel kanıtı da devlet gelirlerinin ancak borcumuzun faizini karşılayabilmesidir.” buyurdular.</p>
<p>Bundan sonra, Raif Efendi, güdüme karşı konuştu. İsmail Fâzıl Paşa ona karşılık yollu uzun bir konuşma yaptı. Ondan sonra yeniden Bekir Sami Bey konuştu ve dedi ki: “İsmail Fâzıl Paşa Hazretlerinin her bakımdan katıldığım konuşmasına bir şey ekleyeceğim: Kırım Savaşını, düşmanı yenerek bitirdikten sonra katıldığım Paris Kongresinde, savaş ortaklarımızın bize yükledikleri o bilinen koşullarla, bu şimdi okunan andırıdaki isteklerimiz karşılaştırılacak olursa, hangisinin daha çok bağımsızlığı zedeleyeceği anlaşılır sanırım!”</p>
<p>Bekir Sami Bey’den sonra Hâmi Bey ve Hâmi Bey’den sonra da Refet Bey (Refet Paşa) konuştular. Refet Bey’in söylediği şuydu: “Güdümün bağımsızlığı zedelemeyeceği kuşku götürmez iken, kimi arkadaşlarımız: ‘Bağımsız mı kalacağız, yoksa güdümümü kabul edeceğiz?’ yollu birtakım düşünceler ileri sürüyorlar! Onun için her şeyden önce güdümün ne olduğu anlaşılmalıdır. Bununla birlikte, güdümden söz açmadan önce de zihinleri gıcıklayan bu raporda, bu deyime ne gözle bakıldığını anlamak gerekir. Fâzıl Paşa Hazretleri ‘bağımsızlığı koruma koşulu ile güdüm’ buyuruyorlar. Hâmi Beyefendi’nin güdümle ilgili olarak verdiği andırı iki bölüme ayrılıyor: Bir gerekçe bölümü var, ondan sonra bir de güdümün tanımıyla ilgili bölüm var… Güdüm sorununu bunlardaki görüşlere göre ele almak için önce bir noktayı anlamak isterim; bu andırının içindekiler genel kurulca görüşülmüş müdür, görüşülmemiş midir?” İsmail Fâzıl Paşa: “Yanlış anlamaya yol açtığından biz üçümüz -yani Fâzıl Paşa, Bekir Sami ve Hâmi Beyler- bu andırıyı geri alıyoruz. Verilmemiş saydık.” dedi. (Bu andırının müsveddesi de temizi de kendilerinde kalmıştır.)</p>
<p>Başkanlıktan &#8211; “Andırı geri alınmıştır.” dedim.</p>
<p>Andırının geri alındığına bakmayarak söz alan Refet Bey, tutanakta beş altı sayfa yer tutan anlaşılır bir söylev verdi. Bu söylevin tutanaktan olduğu gibi aldığım kimi tümceleri, konuşmacının amacını açıklamaya yetecektir sanırım.</p>
<p>Refet Bey diyor ki: “Bizim Amerikan güdümünü yeğlemekten amacımız, bütün toplumları tutsak kılan; yürekleri, vicdanları söndüren İngiliz güdümünden kurtulmak, yumuşak ve ulusların vicdanlarına saygı gösteren Amerika’yı kabul etmektir. Yoksa asıl iş, para sorunu değildir. ………. söz olarak, güdüm ile bağımsızlık birbirine engel şeyler değildir; yalnız, eğer biz gerçekte güçlü olmazsak işte o zaman güdüm altında eziliriz ve o zaman güdüm bizim için bağımsızlığı bozucu olur. Bir de diyelim ki biz içerde ve dışarıda tam bir bağımsızlık isteriz. Ama acaba kendi başımıza yapabilecek miyiz, yapamayacak mıyız? Ondan önce, acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı, bırakmayacaklar mı? bunu düşünelim! Şurası kuşku götürmez ki bugün İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan bizi paylaşmak istiyorlar ama eğer biz, bugün bir devletin kefilliği altında bir barış yapacak olursak ileride, uygun koşullar altında bulunur bulunmaz, hemen döner ve kendi çıkarımızı sağlarız. Ama eğer olumsuz bir durum ortaya çıkacak olursa, acaba büsbütün zarar etmiş olmayacak mıyız? ………. Her durumda bir Amerika kefilliğini kabul etmek zorundayız. Yirminci yüzyılda beş yüz milyon lira borcu, yıkık bir yurdu, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak on, on beş milyon lira geliri olan bir ulus için bir dış yardım olmaksızın yaşamak olanağı bulunmaz! Eğer bundan sonra da bu durumumuzda kalır ve bir dış yardımla kalkınmayacak olursak belki ileride Yunanistan’ın bile saldırılarına karşı kendimizi savunamayız… Tanrı korusun, eğer İzmir Yunanlılarda kalsa ve aramızda bir savaş açılsa düşmanımız, Yunanistan’dan vapurla asker getirecek durumda iken, acaba biz Erzurum’dan hangi trenlerle ulaştırmamızı yapabileceğiz? Bundan dolayı Amerikan güdümü her şeyden önce bir kefil ve destek bulmak için gereklidir.” Konuşmacı sözlerini şöyle bitirdi: “Eğer bu söylediklerimle gelecek görüşmelere bir başlangıç yapabildimse buna sevinirim.”</p>
<p>Baylar, bu parlak ve ustaca söylevin, dinleyenlerin düşünce ve kanıları üzerinde yapabileceği yanıltıcı etkinin ölçüsünü kolaylıkla kavrayabilirsiniz… Bunun ardından, gelebilecek olan aynı düşüncedeki konuşmacıların söylevleriyle, Kongre üyelerinin büsbütün zehirlenmesine ortam hazırlamamak ve özel aydınlatma ve uyarmalara zaman bulabilmek için, hemen: -On dakika dinlenelim efendim, diyerek oturuma ara verdim (saat: 17:30)</p>
<p>Baylar, bu söylevin son tümceleri dikkat çekicidir. Refet Beyefendi, Yunanlıları İzmir’de geçici sayıyor ve onlarla savaşmakta olduğumuzu kabul etmiyor. Yunanlılar İzmir’de kalırsa ve savaş durumuna girilirse başa çıkamayacağımız kanısında bulunuyor. Bundan sonraki oturumda Bursa delegelerinden Ahmet Nuri Bey, güdüme karşı uzun bir konuşma yaptı. Hâmi Bey buna daha uzun bir konuşma ile karşılık verdi ve gerçekten pek uzun olan konuşmasının sonlarına doğru konuşmasını şu bilgileri vererek pekiştiriyordu: “Ama şimdi biraz da işin kesin bildiğim bir yönünden söz açacağım. İşin bu evresinde ilgili kişi ile kendim görüştüğümden sözlerim yaklaşık değil, kesindir. İstanbul’dan ayrılmadan önce eski Sadrazam İzzet Paşa Hazretlerini görmeğe gitmiştim; kendileri de kesinlikle bir güdümün bizim için gerekli olduğu kanısında idiler; benden de bu konudaki düşüncemi sordular, ben de düşündüklerimi söyledim; birkaç gün sonra beni çağırtıp şu sorunu açıkladılar: Suriye ve Adana bölgesinde dolaştıktan sonra İstanbul’a gelip siyasal partilerin görüşlerini öğrenmeye çalışan Amerika Soruşturma Kurulu üyeleri, İzzet Paşa’yı konağında ziyaret ederek Anadolu’daki ulusal örgütün Türk ulusunu temsil ettiğine inandıklarını ve Paşa’yı da -yani İzzet Paşa’yı- bu işe önayak olan bir kişi olarak bildiklerini söylemişler ve “Eğer siz, Erzurum ve Sivas Kongrelerine Amerika’nın güdümünü istetecek olursanız, Amerika da Osmanlı Devleti’nin güdümcülüğünü kabul edecektir.” demişler. Paşa, bana bunu anlattıktan sonra, bu ulusun bir savaşa daha gücü kalmadığını ve her durumda böyle bir yola başvurmak zorunda bulunduğumuzu söyledi ve Sivas’a gittiğim zaman oradakilere bu durumu anlatmamı öğütledi. İzzet Paşa’nın kanısı da bu yolla istenecek bir güdümün yüzde doksan kabul edilebileceği ve yalnız bizim için birtakım koşullar ileri sürmenin zorunlu bulunduğu yolundadır. Hatta Paşa, ulusun isteğine dayanmaksızın Amerika’nın güdümcülüğü kabul etmeyeceğini, Kongrece belirtilecek isteğin Avrupa Devletlerine karşı Amerika için bir dayanak olacağını bile söyledi. Ben bu sorunu İstanbul’dan gizli telle Erzurum’da Rauf Bey’le bildirdim.” “Güdümün kendisinden çok adına takılanlar yok yere kaygıya düşüyorlar, sözcüğün önemi yoktur. Önem, işin özünde ve niteliğindedir. Güdüm altına girdik demeyelim de isterlerse, sonsuza dek yaşayacak devlet olduk! diyelim.”</p>
<p>(Bunun üzerine Vâsıf Bey de söz almış ve Refet Bey’in konuşmasını destekler nitelikte bir konuşma yapmıştır.)</p>
<p>Eylülün dokuzuncu salı günü yapılan toplantıda güdüm konusuna dokunan Rauf Bey’in tutanağa geçen sözleri şudur: “Bu güdüm sorunu üzerine şimdiye dek gerek basın ve gerekse başka çevrelerce birçok sözler söylendi. Yüce kurulunuz, dış destek düşüncesini kabul buyurduysa da bu desteği kimden isteyeceğimiz belirtilmedi. Amerika olduğu kapalı olarak anlatılıyorsa da bence, doğrudan doğruya adının söylenmesinde bir sakınca olamaz.”</p>
<p>Bu sözlere bakılırsa Rauf Bey’in görüşüyle, gerek Sivas Kongresi ve gerek Erzurum Kongresi Genel Kurullarının görüşleri arasında bir yanlış anlama olduğu kuşku götürmez. Rauf Bey’in konuşmasında yorumlanan bu anlayışın, gerek Erzurum ve gerek Sivas Kongreleri bildirilerinin yedinci maddesindeki yazılış özelliğinden doğduğu kanısına varılabilir. Gerçekten, bu maddenin yazılışında, belki güdüm istemede pek ileri giderek sonu gelmez propagandalarıyla kamuoyunu bulandıranları susturmak ve belki bundan daha çok, onların savlarına bir karşılık olmak üzere bir tür özellik vardır. Maddede yazılanlar mantık ışığında okunup incelenince bunların içinde ne güdümü ne de Amerika’nın güdümcülüğünü isteme düşüncesinin bulunmadığı anlaşılır. Bu noktayı açıkça göstermek için söz konusu maddeyi olduğu gibi anımsatmak isterim:</p>
<p>Madde 7- Ulusumuz, bu çağın ülkülerini yüce bilir; teknik, sanayi ve ekonomi durumumuzu ve bize gerekli olanları iyice anlar. Bundan ötürü, devletimizin ve ulusumuzun içte ve dışta bağımsızlığı ve yurdumuzun bütünlüğü korunmak koşuluyla, altıncı maddede belirtilen sınır içinde ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devletin, teknik, sanayi, ekonomi yardımını sevinçle karşılarız ve bu adaletlice, insanca koşulları kapsayan bir barışın da ivedilikle gerçekleşmesi, insanlığın esenliği ve dünyanın rahatlığı adına ulusal isteklerimizin en önemlisidir.</p>
<p>Baylar, bu maddenin hangi noktasında güdüm ve güdümcünün Amerika olacağı düşüncesi vardır? Olsa olsa: “Herhangi devletin teknik, sanayi, iktisat yardımını sevinçle karşılarız.” sözlerinden güdüm düşüncesine kapılanlar bulunabilir. Ama güdümün anlamı ve özü elbette bu değildir. Her zaman ve bugün de bu açık anlama göre yapılacak yardımları sevinçle karşılamaktayız ve karşılarız. Sonuçta Ankara-Ereğli ve Fevzi Paşa Diyarbakır demiryollarının yapılması için bir İsveç grubunun ve KayseriSivas-Turhal yollarının yapılması için de bir Belçika grubunun teknik, sanayi, ekonomi yardımlarını seve seve kabul ettik ve sözgelişi Ankara kentinin ve öbür Anadolu kentlerimizin bir an önce bayındırlaşmasına ve bütün öteki demiryollarımızla karayollarımızın ve limanlarımızın yapımına yardım etmek isteyecek yabancı sermaye sahiplerinin yardımlarını seve seve kabul ederiz. Yeter ki yurdumuza sermaye getireceklerin, devletimizin ve ulusumuzun iç ve dış bağımsızlığını ve yurdumuzun bütünlüğünü zedeleme ereğini güden gizli düşünceleri olmasın. Bu maddede yer alan “ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devlet” sözünden Amerika Devleti anlamı çıkarılmasına yer yoktur. Çünkü bu ilkelere saygılı dünya devleti yalnız Amerika değildir. Örneğin İsveç Devleti, Belçika Devleti de bu nitelikte devletler değil midir? Bu devletlerden herhangi birinin güdümcülüğü de söz konusu olabilir mi? Bir de eğer Amerika Devleti’ne kapalı olarak gönderme yapılmak istenseydi “herhangi devletin” yerine “bir devletin” ya da hiç olmazsa sadece “devletin” sözleriyle yetinmek gerekirdi. Demek ki maddenin açıkladığı koşullar içinde teknik, sanayi, ekonomik yardımın iyiye yorulduğu, bütün devletleri kapsar görüldüğü açıktır.</p>
<p>Baylar, bu güdüm konusundaki görüşümü –ki bundan önce yapılan ve bu dakikada yüce kurulunuzun da bilgi edinmiş bulunduğu bunca yazışma ve tartışmalarımızla kanıtlanmıştır- aylardan beri, gece gündüz yanımda bulunan bir arkadaşın daha anlamamış olduğu düşünülebilir mi? Öyle ise ya Rauf Bey’in öteden beri benimle görüş birliği yoktu ya da görüş birliği vardı da Sivas’ta, İstanbul’dan gelenlerle konuştuktan sonra düşüncesini değiştirmişti. Burasını kestirmek bence güçtür. Şimdi biraz daha Rauf Bey’i dinleyelim. Rauf Bey, sözlerine şöylece devam ediyor: “Ateşkes Antlaşmasının yapıldığı sıralarda Almanlar Barış Antlaşmasını imza etmeyecek sanılırken İngiliz basını kimi gizli şeyleri açığa vurdu. Bunlardan birincisi, Almanya’nın barış antlaşmasını imza edeceği konusuydu. Bu gerçekleşti. İkincisi de Türkiye’nin paylaşılması konusuydu. Bu çok şükür gerçekleşmedi. Buna göre: Konferansın kararı gereğince Kızılırmak’ın doğu yanı Ermenistan sayılarak Amerika koruyuculuğuna veriliyor. Belki Gürcistan’la Azerbaycan da Amerika’ya bırakılıyor deniliyordu. Kızılırmak’ın batısındaki toprakların, İzmir ve İstanbul dışındaki kısımları da denize çıkış kapısı Antalya limanı olmak üzere, Türkiye oluyordu. Bu bölgenin kuzeyi, İtalyan ve Fransız; güneyi de İngiliz koruyuculuğuna ve yönetimine veriliyordu. İzmir’in ele geçirilişi bunların doğruluğunu ortaya koymaya başladı. Demek ki bu tehlike karşısında ülkemiz için en yansız durumda bulunan Amerika’nın yardımını kabul etmek zorundayız. Ben bu kanıdayım.”</p>
<p>Rauf Bey’in düşüncesini anlamak için, bundan sonra daha uzun süren sözlerini dinlemeye bilmem gereklik kaldı mı?</p>
<p>Baylar, pek uzun ve tartışmalı geçen bu güdüm görüşmeleri, güdüm isteyenleri susturacak ortalama bir çözüm yolu bulunarak bitirildi. Hem de bunu öneren yine Rauf Bey oldu: “Amerika’da yıllardan beri bize karşı yapılmakta olan kötüleyici propagandaların doğurduğu düşünce akımını düzeltmek için, her şeyden önce Amerika Kongresinden ülkemizi inceleyecek ve gerçeği görecek bir kurulu çağırmak.” Bu öneri oy birliğiyle kabul olundu. Kongre Başkanlık Kurulunun imzalarıyla bu yolda bir mektup müsveddesi hazırlandığını anımsıyorsam da bu mektubun gönderilip gönderilmediğini pekiyi anımsamıyorum. Doğrusu, bu mektuba özel bir önem vermiş değildim.</p>
<p>Baylar, bu arada şunu da söyleyeyim: Belge olarak başvurduğum Kongre tutanakları, Başkanlık Kurulu yazmanlığında bulunan Afyonkarahisar delegesi Şükrü ve güdümü savunan konuşmalarını dinlediğimiz Hâmi Bey’ler eliyle tutulmuş ve Hâmi Bey’in yazısıyla düzgün bir deftere temize çekilmiştir.</p>
<p>Baylar, Kongre 11 Eylülde sona erdi. 12 Eylülde Sivas halkının da katıldığı bir açıkoturum yapılarak kimi söylevler verildi. Kongre görüşmeleri sırasında önemli olarak Mebuslar Meclisinin tez elden seçilmesi ve toplantı yerinin neresi olması gerekeceği konularına değinildi. Ancak şimdi açıklayacağım sorunlar, Kongre görüşmelerini kısa kesmeyi gerektiriyordu. Bu son noktalarla daha sonra Temsilciler Kurulu uğraştı. 9 Eylül 1919 günü toplanmış olan kimi bilgiler Kongreye şöylece açıklandı: “Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki İngiliz kuvvetleri iki katına çıkarıldı. General Miln (Milne), Konya’ya geldi. Konya Valisi Cemal Bey ve Ankara Valisi Muhittin Paşa karşı koymakta duraksıyorlar. Yeni Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey de Cemal Bey türünden bir adammış. Değerli arkadaşlarımın böyle durumlar karşısında sert davranmak isteyeceklerini bildiğimden, çabuk ve sert önlemler alınmasını Fuat Paşa’dan rica etmiştim. Fuat Paşa da Kongrenin kendisine olan güvenine dayanarak Kongre adına gereken bildirim ve girişimlerde bulunmuştur. Bu türlü yürütümün yüce kurulunuzca kabul edilmesini rica ediyor. Fuat Paşa, valilere sert uyarmalar yapıyor. Bölgelere üst subaylardan ulusal komutanlar atıyor ve bu komutanlara ulus adına her türlü yetki verilmiştir, diyor.” Kongre öneriyi kabul etti. Bundan sonra açıklamaları şu yönde sürdürdüm.</p>
<p>“Buraya Galip Bey adında bir vali atanmış, geliyormuş ama bunun Harput Valisi Ali Galip Bey mi, yoksa Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey mi olduğu anlaşılamadı. Ancak biz başka bir bilgi elde ettik. Bay Novil (Noel) adında bir İngiliz Binbaşısı, Bedirhanlılardan Kâmuran, Celâdet ve Cemil Beylerle birlikte yanında on beş kadar Kürt atlısı ile Malatya’ya gelmiş ve kendilerini Mutasarrıf Bedirhanlı Halil Bey karşılamıştır. Harput Valisi de bir posta hırsızını izliyor görünerek otomobille Malatya’ya gelmiştir. Bu amaçla bunlara Adıyaman’daki birlik de verilmiştir. Amaçlarının Kürtleri, Kürdistan kurmaya söz vererek işlerimizi bozmaya ve bizi öldürtmeye yollamak olduğu anlaşılmış ve karşı önlemlere de başvurulmuştur. Bu arada valiyi ve ötekilerini yakalatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrıfı da Kürt aşiretlerini Malatya’ya çağırmıştır. Bunun üzerine On Üçüncü Kolordu bölgesinde işe giriştik. Gereken önlemler alınmıştır. Yarın akşam Harput’tan gönderilen bir birlik, ortalığı karıştıranları tepeleyecektir. Buradaki Kolordu Komutanı da gereken önlemleri almıştır. Malatya’ya ve öbür yerlere de gereken buyruklar verilmiştir.”</p>
<p>Baylar, hemen hemen Sivas Kongresinin toplantı süresince, sinirlere gerginlik verecek nitelikte haberler almaktan geri kalmıyordum. Ancak aldığım bütün bilgileri olduğu gibi Kongre üyelerine sunmakta yarardan çok sakınca buluyordum. Gördünüz ki şimdi açıklayacağım üzere, gerçekten tehlikeli sayılabilecek nitelikte olan Ali Galip sorunundan da söz ederken sakıngan bir dil kullanmayı yeğ tutmuştum. Bence en önemli sorun, her türlü güçlüklere ve tehlikelere göğüs gererek Sivas Kongresi görüşmelerini bir an önce sonuçlu kararlarla bitirmek ve bu kararları yurtta uygulamaya girişmekti. Bu dileğim gerçekleşti. Bütün ülkeyi kapsayan ulusal örgüt tüzüğünün ve Genel Kongre Bildirisi’nin hemen basılıp dağıtılması için gereken işler yapıldı. Yalnız beklenenin üstünde yeni olaylar karşısında kalındığından Kongre sona erdiği halde Kongre üyelerinin, durum gelişinceye değin, Sivas’ta kalmalarını uygun gördüm ve gerekirse daha güçlü bir olağanüstü Kongre toplamak için de hazırlıklar yaptım. Ali Galip’in kaçması üzerine Kongre üyelerinin Sivas’ta alıkonulmasından vazgeçildiği gibi, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine olağanüstü kongre toplamaya da gereklik görülmedi.</p>
<p><em>Eski adı, Hısnımansur </em></p>
<p><em>Eski adı, Keller </em></p>
<p><em>Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Derneği </em></p>
<p><em>Doğu Anadolu’nun Haklarını Savunma Derneği</em></p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 49-63</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amasya Genelgesi ve Kongreler Süreci</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/amasya-genelgesi-ve-kongreler-sureci/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2020 23:27:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[18 Haziran 1919]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Fuat Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Kemal Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Amasya Genelgesi ve Kongreler Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cevat Abbas Bey]]></category>
		<category><![CDATA[ferit paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Kâzım Karabekir Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[rauf bey]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Molla]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<category><![CDATA[Talî Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Teşkilâtı Umumiye]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynelâbidin Partisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5558</guid>

					<description><![CDATA[18 Haziran 1919 günü Trakya’ya verdiğim yönergede işaret ettiğim bir noktanın uygulanması zamanı gelmiş bulunuyordu. Anımsarsınız ki o&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>18 Haziran 1919 günü Trakya’ya verdiğim yönergede işaret ettiğim bir noktanın uygulanması zamanı gelmiş bulunuyordu. Anımsarsınız ki o nokta, Anadolu ve Rumeli ulusal örgütlerini birleştirerek bunları bir merkezden yönetmek ve adlarına iş görmek üzere, Sivas’ta genel bir kurultay toplamaktı. Bu amaçla emir subayım Cevat Abbas Bey’e 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya’da söyleyip yazdırdığım genelgenin başlıca noktaları şunlardı:</p>
<ol>
<li>Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.</li>
<li>İstanbul Hükümeti üstlendiği sorumluluğun gereklerini yerine getirmemektedir. Bu durum, ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.</li>
<li>Ulusal bağımsızlığı, ulusun azmi ve kararlılığı kurtaracaktır.</li>
<li>Ulusun durumunu görüşmek ve hakkının sesini dünyaya duyurmak için, her türlü yabancı etki ve denetimden uzak, ulusal bir kurulun bulunması kararlaştırılmıştır.</li>
<li>Anadolu’nun her bakımdan en güvenli yeri olan Sivas’ta ulusal bir kongrenin ivedilikle toplanması gerekmektedir.</li>
<li>Bunun için her sancaktan, yetenekli ve halkın güvenini kazanmış üç kişinin, olabildiğince çabuk yetişmek üzere, hemen yola çıkarılması gerekmektedir.</li>
<li>Çıkabilecek herhangi bir kötü duruma karşı, bu ulusal bir giz olarak saklanmalı ve gereken yerlerde delegeler kimlik değiştirmelidir.</li>
<li>Doğu illeri adına 10 Temmuz 1919’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O güne değin öteki il delegeleri de Sivas’a ulaşabilirlerse, Erzurum Kongresinin üyeleri de Sivas’ta yapılacak genel toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar.</li>
</ol>
<p>Görüyorsunuz ki bu yazdıklarım, aslında vermiş ve dört gün önce Trakya’ya bildirmiş olduğum bir kararın Anadolu’ya da genelge ile bildirilmesinden başka bir şey değildir. Bu kararın 21-22 Haziran 1919 gecesi, karanlık bir odada alınmış korkunç ve gizemli yeni bir karar olmadığı, kolaylıkla anlaşılır sanırım. Bu noktanın aydınlanması için, isterseniz küçük bir açıklamada bulunayım. Baylar, o müsvedde işte aynen şu kâğıtlardır (göstererek), dört maddeliktir, içindekileri söyledim. Altında benim imzam vardır. Bir de görevi dolayısıyla, kurmay başkanım bulunan Albay Kâzım Bey’in (şimdi İzmir Valisi Kâzım Paşa), kurmaylarımdan bildirim işleriyle görevli Husrev Bey’in (şimdi elçi), askerî makamlara şifre eden emir subayım Muzaffer Bey’in, sivil makamlara şifre eden bir sivil görevlinin imzaları vardır. Bundan başka daha birtakım imzalar vardır. Bu imzaların bu müsveddeye konması güzel bir talih ve rastlantıdır.</p>
<p>Daha, Havza’da bulunduğum sırada, Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’dan bir gizli tel aldım. Bu tel: “Tanıdığınız bir kişi kimi arkadaşlarla İstanbul’dan buraya gelmiştir. Ne yapmalarını buyuruyorsunuz?” anlamındaydı. Bilmeceyi andıran bu tel, beni çok ilgilendirdi ve şaşırttı. Söz konusu kişiyi tanıyorum, benden ne yapacağını soruyor, Ankara’da arkadaşım olan güvenilir bir komutanın yanında, tel de gizli bir teldir. Öyleyse neden adını gizli bile yazdırmaktan çekiniyor? Epeyce düşündüm. Anlar gibi oldum, kestirilebilir ki bilmece çözmekle uğraşacak zamanım yoktu. Ama Fuat Paşa’yı yakından görmek; bölgeleri, çevreleri, düşünceleri üzerinde görüşmek bence çok istenilir bir şeydi. Bu bilmeceli telin uyandırdığı düşünceyle kendisine şu ricada bulundum: “Ankara’dan ayrıldığınızı belli etmeyecek biçimde gereken düzenlemeleri yaptıktan sonra, ad ve kılık değiştirerek birkaç gün için ivedilikle yanıma geliniz. İstanbul’dan gelen arkadaşları da birlikte getiriniz.”</p>
<p>Gerçekten Fuat Paşa, dediğim gibi Havza’ya doğru yola çıkar. Ama benim birtakım zorlayıcı nedenlerden dolayı, hemen Havza’dan ayrılıp Amasya’ya gitmem gerekmişti. Fuat Paşa, Havza yolunda durumu anlar ve Amasya’ya yönelir. İşte böylece 21-22’de Amasya’da yanımda bulunuyor. Adı telde bildirilmeyen kişi de Rauf Bey idi. İstanbul’dan ayrılmak üzere, evimden otomobile bineceğim sırada Rauf Bey yanıma gelmişti. Bineceğim vapurun izleneceğini ve İstanbul’da iken tutuklamadıklarına göre belki de Karadeniz’de batırılacağımı güvenilir kimselerden işitmiş, onu bildirdi. Ben İstanbul’da kalıp tutuklanmaktansa, batıp boğulmayı yeğledim ve yola çıktım. Kendisine de eninde sonunda İstanbul’dan çıkmak zorunda kalırsa yanıma gelmesini söyledim.</p>
<p>Rauf Bey gerçekten İstanbul’dan çıkmak gereğini duymuş ve çıkmış ama benim yanıma gelmedi. Arkadaşı olan 56. Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Bey’le buluşmak istemiş ve İzmir savaş boyuna daha yakın bir yerde, daha etkili ve daha yararlı olacağını sanarak Bandırma-Akhisar yoluyla Manisa bölgesine gitmiş. Gittiği yerde; halkın iç gücünü yitik, durumu öldürücü ve korkunç görmüş. Hemen adını değiştirerek oradan Ödemiş, Nazilli, Afyonkarahisar üzerinden Aziziye – Sivrihisar yoluyla ve araba ile de Ankara’ya, Fuat Paşa’nın yanına gelmiş ve bana başvurmuş. Pek güzel ama adını saklayarak beni üzmenin anlamı var mıydı? Öte yandan Üçüncü Kolordu Komutanım olup Samsun Mutasarrıflığında bıraktığım Refet Bey’i, artık Sivas’a, kolordu merkezine göndermek istiyordum. Birkaç kez, gelmesi için buyruk vermiştim. Bölgesinde geziye çıkmış. Buyruklarıma yanıt bile alamıyordum. En son o da bir rastlantıyla o gün gelmişti.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, Rauf ve Refet Beylerin Genelgeye imza atmak konusunda kararsız kaldıklarını anlatarak sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Kongreye çağrı genelgesi, sivil ve askerî katlara gizli olarak gönderildi. Bundan başka İstanbul’da bulunan kimi kişilere de gönderildi. Ama bu kişilere ayrıca bir de genelge niteliğinde mektup yazdım. Kendilerine mektup yazdığım kişiler şunlardı: Abdurrahman Şeref Bey, Reşit Akif Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Seyit Bey, Halide Edip Hanım, Kara Vasıf Bey, Nafıa Nazırı23 Ferit Bey, Sulh ve Selamet Fırkası Başkanı Ferit Paşa (sonradan Milli Savunma Bakanı oldu), Câmi Bey, Ahmet Rıza Bey. Bu mektupta söylediğim noktaları özet olarak yineleyeceğim:</p>
<ol>
<li>Yalnız mitingler ve gösteriler, büyük amaçları hiçbir zaman gerçekleştiremez.</li>
</ol>
<p>2. Bunlar ancak doğrudan doğruya ulusun bağrından doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.</p>
<ol start="3">
<li>Aslında acı olan, durumu öldürücü biçime sokan en keskin etken, İstanbul’daki karşı akımlar ve ulusal erekleri zararlı biçimde desteksiz bırakan siyasal ve ulus yararına aykırı propagandalardır. Bunun cezasını yurdumuzun nasıl çektiğini pek çok görmekteyiz.</li>
<li>Artık İstanbul Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmak zorundadır.</li>
<li>Size düşen özveri pek büyüktür.</li>
</ol>
<p>25 Hazirana dek Amasya’da kaldım. Anımsarsınız ki o günlerde İçişleri Bakanlığında bulunan Ali Kemal Bey, benim görevimden çıkarıldığım ve artık benimle hiçbir resmî işlem yapılmaması ve hiçbir isteğimin yerine getirilmemesi konusunda şifre ile bir genelge yayımlamıştı. 23 Haziran 1919 gün ve 84 sayılı olan bu genelgeyi, ilginç bir anlayışı gösterir belge olduğu için olduğu gibi bilgilerinize sunacağım.</p>
<p>İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’in 23.06.1919 günlü ve 84 numaralı gizli telinin çözülmüş örneğidir.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte güncel siyaseti o derecede bilmediği için, olağanüstü yurtseverlik ve çaba gösterdiği halde, yeni görevinde hiç başarılı olamadı. İngiliz Olağanüstü Temsilciliğinin isteği ve üstelemesi üzerine görevinden alındı ve alındıktan sonra yaptıkları ve yazdıklarıyla da bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Redd-i İlhak cemiyetleri gibi, Balıkesir ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı haksız yere kırdırmaktan ve böyle bir durumdan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka bir iş görmeyen; emirsiz, saygısız ve kanunsuz kurulan kimi kurullar için öteden beri çektiği tellerle de siyasal yanılgılarını yönetimde de arttırdı. Adı geçenin İstanbul’a getirilmesi Milli Savunma Bakanlığını ilgilendiren bir görevdir. Ama İçişleri Bakanlığının size kesin buyruğu, artık o kişinin görevinden çıkarılmış olduğunu bilmek, kendisiyle hiçbir resmî işleme girişmemek, hükümet işleriyle ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu yönergeye uygun iş görmekle ne gibi sorumlulukların ortadan kalkacağını anlayacağınızı biliyorum. Bu önemli ve korkulu dakikalarda memur olsun, halktan olsun, her Osmanlı’ya düşen en büyük ödev, Barış Konferansınca yazgımız üzerine karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken, artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek; akıllıca ve tedbirlice davranışlara uymak; parti mezhep, ırk ayrılıkları gözetilmeksizin, herkesin yaşamını, malını, ırzını korumakla uygarlık dünyası karşısında bu yurdu bir daha lekelememek değil midir?”</p>
<p>Bu genelgeden, ben, ancak Sivas’a vardığım 27 Haziran 1919 günü haberim oldu. Ali Kemal Bey, 23 Haziran günü bu genelgesiyle düşmanlara ve Padişaha karşı önemli bir görevi yaptıktan sonra, 26 Haziran 1919 günü hükümetten çekilmiştir. Ali Kemal Bey’in Sadrazama verdiği resmî çekilme yazısından başka, Saray’a gidip Padişaha kendi eliyle verdiği çekilme yazısı örneklerini ve sözlü olarak bildirdiklerini ve Padişahın ona verdiği yanıtı çok sonra öğrendim.</p>
<p>Ali Kemal Bey çekilme yazılarında, özellikle Padişaha sunduğunda: “Osmanlı ülkesinin türlü yerlerinde baş gösteren ayaklanma ve kargaşa belirtileri üzerine, ayaklanma ateşinin hemen ve yayılmadan durdurulup söndürülmesi ve yok edilmesi için önlem almak yalnız kendi makamını ilgilendirirken, Padişahtan gördüğü yakın ilgi ve güveni çekemeyen kimi arkadaşlarının, birçok boş nedenler ileri sürerek, ayaklanmanın genişlemesine yol açmakta olduklarından” söz ettikten sonra “Resmî görevinden çekilmekle birlikte özel olarak hizmet edeceğini ve bağlılıktan ayrılmayacağını” yazısına ekliyor ve sözlü olarak da “Resmî görevden ayrılmamı fırsat sayan hasımlarımın saldırılarından kulunuzu koruyunuz.” diye yalvarıyor.</p>
<p>Padişah yanıt olarak: “Beni büsbütün yalnız bırakmayacağına güveniyorum. Bağlılığınız bana büyük umut ve teselli vermiştir. Saray her dakika size açıktır. Refik Bey’le işbirliği yapmaktan ayrılmayınız.” gibi okşayıcı sözler söylüyor. Bağlılığından padişahın büyük umut ve teselliye kapıldığı Ali Kemal’i, bakanlık görevinde ve Padişahın yanında gördükten sonra, bir de asıl gerçek görevi başında görelim! Canınız sıkılmazsa Sait Molla’nın Rahip Fru’ya yazdığı mektuplardan birini gözden geçirelim. “Ali Kemal Bey’e son felaketi üzerine, üzüntü duyduğumuzu söyledim. Bu değerli kişiyi elde bulundurmak gerek, bu fırsatı kaçırmayalım. Bir armağan sunmak için en uygun zamandır.” “Ali Kemal Bey, dün o kişi ile görüşmüş. Basın işinde biraz ağırdan almak gerektiğini söylemiş. Bir kez herhangi bir düşünceye kazanılan düşünür ve yazarları, öncekine aykırı bir amaca yöneltmek bizde kolay olmaz. Bütün resmî görevliler ulusal ayaklanmayı şimdilik iyi görüyorlar, demiş. Ali Kemal Bey, yönergenize eksiksiz uyacak. Zeynelâbidin Partisi ile de işbirliği yapmaya çalışıyor. Kısacası işler bulandırılacak.”</p>
<p>Bu mektupta bir çıkma yapılmış, şimdi onu da okuyalım: “Birkaç kezdir söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa’ya ve yandaşlarına biraz arka çıkar gibi görünmeli ki kendisi tam güvenle buraya gelebilsin. Bu işe olağanüstü önem veriniz. Kendi gazetelerimizle onu destekleyemeyiz.” Bu belgeler üzerinde sırası gelince daha çok bilgi veririm. Şimdilik bu kadarı yeter.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ali Kemal Bey’in, Amasya’dayken daha duymadığımı söylediğim genelgesi, görevlilerin ve halkın kafalarını gerçekten karıştırmış. Her yerde eksik olmayan yıkıcı ruhlu kimseler, hemen bana karşı propagandaya ve çalışmaya girişmişler. Bu yoldaki baltalayıcı gösterilerin ve işlerin en önemlisi, Sivas’ta düzenlenmeye başlamış.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, İstanbul’dan Elazığ Valisi olarak gönderilen Ali Galip Bey’in, Sivas’ta halkı ulusalcılara karşı kışkırtmak için yaptığı girişimleri ayrıntılarıyla ele aldıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyor:)</p>
<p>Ayın 25’inci günü, Sivas’ta beni kötüleyici birtakım uygunsuz olaylar geçmeye başladığını öğrendim. 25-26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’i çağırdım ve yarın sabah karanlıkta Amasya’dan güneye gideceğiz, dedim. Bu gidişimizin gizli tutulması ve hazırlanılması için emir verdim. Bir yandan da Beşinci Tümen Komutanı ve kurmaylarımla, gizli olarak şu önlemi kararlaştırdık: Beşinci Tümen Komutanı, tümeninden seçme subay ve erlerle olabildiğince güçlü bir atlı piyade birliğini hemen o geceden başlayarak çabucak kuracaktı. Ben, 26 Haziran sabahı karanlıkta arkadaşlarımla birlikte otomobil ile Tokat’a gitmek üzere yola çıkacaktım. Birlik kurulur kurulmaz, Tokat üzerinden Sivas’a doğru gönderilecek ve benimle bağlantı kurulacaktı. Gidişimiz, hiçbir yere telle bildirilmeyecek ve elden geldiğince Amasya’da da açığa vurulmayacaktı.</p>
<p>26 Haziran’da Amasya’dan yola çıktım. Tokat’a varır varmaz telgrafhaneyi gözaltına aldırarak benim varışımın Sivas’a ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26-27 Haziran gecesini orada geçirdim, 27 Haziran’da Sivas’a doğru yola çıktım. Otomobille Tokat’tan Sivas’a aşağı yukarı altı saattir. Sivas valisine, Tokat’tan Sivas’a gelmek üzere yola çıktığımı bildiren açık bir tel yazdım. İmzada Ordu Müfettişliği sanını kullanmıştım. Telde, özel bir düşünce ile yola çıkış saatimi bildirmiştim. Ama bu telin, ayrılışımdan altı saat sonra çekilmesini ve o zamana değin hiçbir yoldan Sivas’a bilgi verilmemesini sağlayacak önlemleri aldırdım.</p>
<p>Şimdi Baylar, gözlerimizi yeniden Sivas’ta bıraktığımız görüntüye çevirelim. Ali Galip Bey’le Reşit Paşa arasında bana karşı ne gibi bir işlem yapılacağının tartışılması sahnesine… Tartışmanın kızıştığı bir sırada, Reşit Paşa’nın eline, benim Tokat’tan çekilen telimi verirler. Reşit Paşa hemen Ali Galip Bey’e uzatır: “İşte kendisi geliyor; buyurun, tutuklayın!” der. Reşit Paşa, telde yazılı olan çıkış saatini görünce hemen kendi saatini çıkarır, bakar… “Efendim geliyor değil, gelmiş olacaktır.” diye ekler.</p>
<p>Bunun üzerine Ali Galip: “Ben tutuklarım dedimse benim ilim içinde olursa tutuklarım, demek istedim.” deyince, toplantıda bulunanları bir heyecan kaplar… Hep birden: “Haydi öyleyse karşılamaya gidelim.” diyerek toplantıya son verirler… Ancak kentin ileri gelenleri ile halkla ve askerle parlak bir karşılama hazırlığı yapabilmek için biraz zaman kazanmak gerektiğini oysa hesapça benim, Sivas kenti kapılarına yaklaşmış olacağımı göz önünde bulundurarak beni, kentin yakınında bulunan Ziraat Numune Çiftliği’nde biraz dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali Paşa karargâhımın sağlık başkanı olup daha önce, gerekli örgütleri kurmak için Sivas’a göndermiş olduğum Talî Bey’i çağırtarak, bu görevin yapılmasını ondan rica etmiş ve karşılama hazırlıklarını bitirince hemen kendisinin de yanımıza geleceğini söylemiş…</p>
<p>Gerçekten, tam Numune Çiftliği yakınında, karşımıza çıkan bir otomobilin içinde Talî Bey göründü. Otomobillerden indik, çiftliğin avlusunda oturduk. Talî Bey, anlattığım durumu ayrıntılarıyla açıkladıktan sonra, görevinin beni burada biraz oyalamak olduğunu söyleyince hemen ayağa kalktım: “Çabuk otomobillere ve Sivas’a!” dedim.</p>
<p>Bunun nedenini anlatayım. O anda aklıma gelen şuydu: Karşılama töreni yapacağız diye Talî Bey’i aldatmış olabilir ve gerçekte ters bir düzen yapmak için zaman kazanmak isteyebilirlerdi. Otomobillere binmek üzere iken Sivas yönünden başka bir otomobil yanımıza yaklaştı. İçinde Vali Paşa vardı. Reşit Paşa: “Efendim, birkaç dakika daha dinlenmez misiniz?” diye söze başladı. “Yarım dakika bile dinlenmeye gereksinim duymuyorum. Hemen gideceğiz ve sen benim yanımda gel.” dedim.</p>
<p>&#8211; Efendim, dedi, sizin yanınıza Rauf Bey binsin, ben arkadaki otomobille de gelirim.</p>
<p>&#8211; Hayır, hayır, dedim. Siz buraya…</p>
<p>Bu küçük önlemin neden alındığı kendiliğinden anlaşılır. Sivas kentine vardığımızda, caddenin iki yanı büyük bir kalabalık ile dolmuş, askerî birlikler tören duruşu almış bulunuyordu. Otomobillerden indik. Yürüyerek askeri ve halkı selamladım… Bu görünüş, Sivas’ın saygıdeğer halkının ve Sivas’ta bulunan yiğit subay ve erlerimizin bana, ne denli bağlı olduğunu ve sevgi beslediğini belirten canlı bir tanık idi… Bundan sonra, doğruca Kolordu Komutanlığına gittim ve hemen Ali Galip’i ve onun yardakçısı olduklarını anladığım bozguncuları getirttim. Onlara ne yaptığımı açıklayarak aslında epey yorgunluk verdiğinden kuşku duymadığım ayrıntıları uzatmak istemem. Yalnız bir noktayı belirtmekle yetineceğim. Baylar, bu Ali Galip, karşılaştığı kötü durumdan sonra, gizli diyecekleri olduğunu söyleyerek, geceleyin yalnızca yanıma gelmek istedi. Kabul ettim. Davranışlarının dış yüzüne önem vermemizi ricayla Elazığ valiliğini kabul ederek gelmekten amacının, benim görüşüme hizmet etmek olduğunu ve Sivas’ta kalışının, benimle buluşup buyruk almak için olduğunu açıklamaya ve bin türlü kanıtla bizi inandırmaya çalıştı ve sabaha dek oyalayarak başarı da sağladığını açıkça söylemeliyim.</p>
<p>Sivas’ta, kurulan örgütler ve yapılacak işler üzerine gerekenlere yönerge verdikten sonra, hiç uyumadan geçen 27-28 gecesinin sabahında, bir bayram günü, Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıkıldı. Bir haftalık sıkıntılı bir otomobil yolculuğundan sonra 3 Temmuz 1919 günü, halkın ve askerin gerçekten içten gelen gösterileri arasında, Erzurum’a varıldı. İstanbul Hükümetinden gelebilecek yıkıcı bildirimleri denetlemek ve durdurmak için, haberleşme kanalı olan önemli merkezlerde gereken önlem ve düzenleme alınması için, bütün komutanlara, 5 Temmuz 1919 tarihinde buyruk verdim. Komutan, Vali ve Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin Erzurum Şubesi ile görüşüldü. Vali Münir Bey, İstanbul Hükümetince görevinden çıkarılmıştı. Gitmeyip Erzurum’da kalmasını bildirmem üzerine daha Erzurum’da bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılıp İstanbul’a gitmek üzere Erzurum’dan geçen Mazhar Müfit Bey de Münir Bey gibi Erzurum’da beni bekliyordu.</p>
<p>Bu iki vali beyle, On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ve yanımda bulunan Rauf Bey, eski İzmit Mutasarrıfı Süreyya Bey ve karargâhımdan Kurmay Başkanı Kâzım Bey ve Kurmay Hüsrev Bey, Doktor Refik Bey arkadaşlarımla önemli bir görüşme yapmayı uygun gördüm. Kendilerine genel ve özel durumu ve tutulması zorunlu olan yolu anlattım. Bu arada en elverişsiz durumları, genel ve kişisel tehlikeleri, her olasılığa göre nelerin göze alınması zorunlu olacağını açıkladım Bir de, “Ulusal amaçlarla ortaya atılacakların yok edilmesini düşünenler, yalnız Saray, İstanbul Hükümeti ve yabancılardır. Ancak bütün halkın aldatılabileceğini ve bize karşı çevrilebileceğini de düşünmek gerektir. Önder olacakların her ne olursa olsun, amaçtan dönmemeleri, yurtta barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye değin, amaç uğrunda özveriyi sürdüreceklerine, işin başında karar vermeleri gerekir. Yüreklerinde bu gücü duymayanların işe girişmemeleri çok daha iyi olur. Çünkü böyle bir durumda, hem kendilerini hem de ulusu aldatmış olurlar. Bir de söz konusu görev, resmî makam ve üniformaya sığınarak el altından yapılamaz. Böyle bir tutum, bir ölçüye değin yürüyebilir. Ama artık o dönem geçmiştir. Açıkça ortaya çıkmak ve ulusun hakları adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun, bu sese katılmasını sağlamak gerektir.</p>
<p>Benim, görevden çıkarıldığım ve her türlü sonuçla karşı karşıya bulunduğum kuşku götürmez. Benimle açıkça işbirliği yapmak, o sonuçları şimdiden kabul etmektir. Bundan başka, söz konusu ettiğim durumun istediği adam, daha birçok bakımdan da ille ben olabilecekmişim gibi bir sav yoktur. Yalnız herhalde, bu ülke çocuklarından birinin ortaya atılması zorunlu olmuştur. Benden başka bir arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki o arkadaş, bugünkü durumun gerektirdiği yolda yürümeyi kabul etsin.” dedim.</p>
<p>Bu konuşma ve açıklamadan sonra, hemen bir karar almak uygun olmayacağından bir süre düşünmek ve özel konuşmalar yapabilmek için, görüşmelere son verdiğimi bildirdim.</p>
<p>Yeniden toplandığımızda, işin başında benim bulunmamı istediler ve kendilerinin bana yardımcı ve destek olacaklarını bildirdiler. Yalnız bir arkadaş, Münir Bey, önemli özrü dolayısıyla bir süre için kendisinin eylemli görev almaktan bağışlanmasını rica etti. Ben, görünüşte, görevden ve askerlikten ayrıldıktan sonra, şimdiye değin olduğu üzere üst komutanmışım gibi buyruklarımın yerine getirilmesinin başarı için temel koşul olduğunu söyledim. Bu da eksiksiz onaylandıktan sonra toplantıya son verildi.</p>
<p>Baylar, İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığı katında, görevden ayrılan Cevat Paşa ile göreve başlayan Fevzi Paşa’dan ve İstihzaratı Sulhiye Komisyonu’nda26 çalışan İsmet Bey’den başlayarak Erzurum’a gelinceye değin, her yerde gördüğüm ve karşılaştığım komutan, subay, her türlü devlet adamı ve ileri gelen kişilerle burada, Erzurum’da yaptığım gibi görüşmeler ve anlaşmalar yapmıştım. Bunun yararını değerlendirebilirsiniz.</p>
<p>Erzurum’a varışımın ilk günlerinde Erzurum Kongresinin toplanmasını sağlamak için gerekli önlemleri almakla uğraşmaya önem verildi.</p>
<p>Baylar, Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin, 3 Mart 1919 günü, bir çalışma kurulu meydana getirilerek kurulmuş olan Erzurum şubesi, Trabzon ile de anlaşarak 1919 yılı Temmuzunun onuncu günü Erzurum’da bir Vilâyatı Şarkiye Kongresi toplamaya girişti. Benim, daha Amasya’da bulunduğum günlerde, Haziran içinde, doğu illerine delege göndermeleri için öneri ve çağrı mektubu yolladı. İllerden delege getirilmesi için, o günden başlayarak benim Erzurum’a varışıma değin ve ondan sonra da bu konuda olağanüstü çaba gösterdi. Ancak o günlerin koşulları içinde, böyle bir amacın gerçekleştirilmesindeki güçlüğün büyüklüğü kolaylıkla anlaşılır. Kongrenin toplanma günü olan 10 Temmuz yaklaşmasına karşın, illerden gerekli delegeler seçilip gönderilmiyordu. Oysa bu kongrenin toplanmasını sağlamak artık pek önemli bir iş olmuştu. Bu nedenle, sağlam girişimlerde bulunmamız gerekti. İllerin her birine bildirimler yapmakla birlikte, bir yandan da gizli tellerle valilere, komutanlara gereği gibi bildirimler yapıldı. Sonunda on üç gün gecikmeyle yeterince delege toplanması başarıldı.</p>
<p>Baylar, ulusal çabayı ordunun desteklemesi ve askerî ve ulusal çalışmaları birbiriyle düzenli duruma getirmek, önemli bir konuydu. Trabzon’daki tümeni, komutan vekili yönetiyordu. Asıl komutan Halit Bey Bayburt’ta gizlenmişti. Halit Bey’i gizlendiği yerden çıkarmak iki bakımdan gerekliydi. Biri ve en önemlisi, İstanbul’a çağrılmanın ve bu çağrıya gitmemenin korkulacak, gizlenilecek bir yönü olmadığını ulusa ve özellikle askerlere göstererek onların yürek gücünü yükseltmek gerekiyordu. Bir de kıyıda önemli bir yer olan Trabzon’a, dışarıdan bir saldırı olursa oradaki tümenin başında ateşli bir komutan bulundurmak uygun olacaktı. Bunun için, Halit Bey’i Erzurum’a getirttim; ona, kendim özel bir yönerge verdikten sonra, gerektiğinde hemen tümenin başına geçmek üzere Maçka’da bulunması için buyruk verdirdim. Biz bu işlerle uğraşırken bir yandan da İstanbul’da Milli Savunma Bakanlığı katında bulunan Ferit Paşa’nın ve Padişahın, İstanbul’a dönmemi sağlamak için sürüp giden aldatıcı tellerine de türlü karşılıklar vermekle zaman yitirmek zorunda kalıyorduk.</p>
<p>Milli Savunma Bakanlığı: “İstanbul’a gel!” diyor. Padişah: “Önce hava değişimi al, Anadolu’da bir yerde otur ama bir işe karışma!” diye başladı. Sonunda, ikisi birlikte: “İlle gelmelisin!” dedi. “Gelemem.” dedim. En sonra 8-9 Temmuz 1919 gecesi, Saray’la açılan bir telgraf başı konuşması sırasında, birdenbire perde kapandı ve 8 Hazirandan 8 Temmuza değin, bir aydır süren oyun sona erdi. İstanbul, o dakikada benim resmî görevime son vermiş oldu. Ben de o dakika da 8-9 Temmuz 1919 gecesi 22.50’den sonra Milli Savunma Bakanlığına saat 23.00’dan sonra da Padişaha görevimle birlikte askerlik mesleğinden çekildiğimi bildiren telleri çekmiş oldum.</p>
<p><strong>Durumu, ordulara ve ulusa kendim bildirdim. O günden sonra resmî görev ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız ulusun sevgisine, soyluluk ve cömertliğine güvenerek, onun bitmez verim ve güç kaynağından esin ve güç alarak, vicdan görevimizi sürdürdük.</strong></p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde, askerî ve ulusal örgütler kurma konusunda sürekli yazıştığı ve olumlu yanıtlar aldığı İkinci Ordu Müfettişi Cemal Paşa’nın izinli olarak İstanbul’a gittiğini, ancak, akıl almaz bir çelişkiyle, geri dönmek yerine, orada kalıp Ali Rıza Paşa Kabinesinde Milli Savunma Bakanı olarak göreve başladığını anlatmaktadır. Kısa bir süre sonra Selahattin Bey de aynı çelişkili tutumu sergileyince, duruma tepki gösterme gereği doğmuş ve Atatürk, 7 Temmuz 1919’da yayımladığı bir genelge ile ulusal örgütlere dokunulamayacağı; güveni sarsan komutanların görevden alınacağı; hükümetin askerî ve ulusal örgütlerin dağıtılmasına yönelik olası buyruklarına uyulmayacağını duyurmuştur. Daha sonra, Albay Refet Bey’le olan yazışmalarına yer veren Atatürk, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, ben askerlikten çekilince tüm Erzurum halkının ve Doğu İllerinin Haklarını Savunma Derneğinin Erzurum Şubesinin, bana karşı pek açık olarak gösterdikleri güven ve yakınlığın bende bıraktığı unutulmaz izlenimleri burada açıkça anmayı, bir ödev sayarım.</p>
<p>Derneğin Erzurum Şubesinden aldığım 10 Temmuz 1919 günlü yazıda, “Derneğin başına geçmemi ve Çalışma Kurulu Başkanlığını kabul etmemi öneriyorlar ve birlikte çalışmak üzere ayırdıkları beş kişinin adlarını bildiriyorlardı.” Bu beş kişi: Raif Efendi, Emekli Binbaşı Süleyman Bey, Emekli Binbaşı Kâzım Bey, Albayrak Gazetesi Müdürü Necati Bey, Dursunbeyoğlu Cevat Bey idi. Söz konusu ettiğim yazıda Rauf Bey’in de Çalışma Kurulu İkinci Başkanlığına seçildiği bildiriliyordu. O günlerde, Erzurum Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Raif Efendi ve üyeler Hacı Hafız Efendi, Süleyman Bey, Maksut Bey, Mesut Bey, Necati Bey, Ahmet Bey, Kâzım Bey ve yazman Cevat Bey idi.</p>
<p>Erzurum Şubesi, İstanbul’daki Genel Merkez Başkanlığına ulaştırmaya çalıştıkları bir telle, “Genel Merkez adına söz söyleme yetkisinin bana verildiğinin telle bildirilmesini” de rica ettiler. Bundan başka, bizim Erzurum Kongresine girmemizi kolaylaştırmak için, Kongreye Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Emekli Binbaşı Kâzım ve Dursunbeyoğlu Cevat Beyler delegelikten çekildiler.</p>
<p>Baylar, bildiğiniz gibi Erzurum Kongresi 1919 yılı Temmuzunun 23’ncü günü, pek gösterişsiz bir okul salonunda açıldı. İlk günü beni, başkanlığa seçtiler. Kongre üyelerini durum ve bir ölçü dek, düşünülenler üzerinde aydınlatmak için yaptığım konuşmada; Tarih ve olayların sürükleyişiyle, gerçekten içine düştüğümüz kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan coşmayacak hiçbir yurtseverin düşünülemeyeceğini, belirttim. Silah Bırakışması koşullarına aykırı olarak yapılan saldırı ve salgınlarından söz açtım. Tarihin, bir ulusun varlığını ve hakkını hiçbir zaman tanımazlıktan gelemeyeceğini, bunun için de yurdumuzu, ulusumuzu kötüleyici yargıların yüzde yüz değerden düşeceğini söyledim. Yurt ve ulusun kutsal varlıklarını kurtarma ve koruma konusunda, son sözü söyleyecek ve bunun gereğini yaptıracak gücün, bütün yurda bir elektrik ağı gibi yayılmış olan ulusal akımdan doğan yiğitlik ruhu olduğunu söyledim. Yürek gücünün artırılmasına yaramak üzere de bütün kıyım görmüş ulusların, ulusal amaçlarına ulaşmak için -içinde bulunduğumuz gündeki- çalışmaları üzerine elde edilen kimi bilgileri özetledim<strong>. Ve ulusun yazgısında, sözünü yürütecek bir ulusal istencin ancak Anadolu’dan doğabileceğini belirttim ve ulusal istence dayanan bir ulusal kurul oluşturulmasını ve gücünü ulusal istençten alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma ereği olarak gösterdim.</strong></p>
<p>Baylar, Erzurum Kongresi 14 gün sürdü. Çalışmasının sonucu, düzenlediği tüzük ve bu tüzüğün içindekileri kamuya duyuran bildiriden oluşmaktadır. Bu tüzük ve bildiri, o zamanın ve çevrenin gerektirdiği ikinci derecede düşünceler çıkarılarak incelenirse birtakım köklü ve geniş kapsamlı ilkeleri ve kararları ortaya koyabiliriz. İzin verirseniz bu ilkelerin ve kararların, bence, daha o zaman nelerden oluştuğunu açıklayayım:</p>
<ol>
<li>Ulusal sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.</li>
<li>Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı Hükümetinin dağılması durumunda ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır.</li>
<li>Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğin sağlanmasına İstanbul Hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri, ulusal kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler Kurulu yapacaktır.</li>
<li>Kuva-yi Milliyeyi etken ve ulusal istenci egemen kılmak temel ilkedir.</li>
<li>Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.</li>
<li>Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz.</li>
<li>Millet Meclisinin hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.</li>
</ol>
<p>Bu ilke ve kararlar türlü türlü yorumlanmışsa da temel nitelikleri hiç değiştirilmeksizin uygulanabilmiştir.</p>
<p>Baylar, biz, kongrede özetlediğim bu kararları ve bu ilkeleri saptamaya çalışırken Sadrazam Ferit Paşa da ajanslarla birtakım demeçler yayımlıyordu. Bu demeçlere, Sadrazamın ulusu ihbar etmesi dense yeridir. 23 Temmuz 1919 günlü ajansla, dünyaya şunu duyuruyordu: “Anadolu’da karışıklık çıktı. Anayasaya aykırı olarak Mebuslar Meclisi adı altında toplantılar yapılıyor. Bu işlerin sivil ve askerî görevlilerce yasak edilmesi gerekir.” Buna karşı gereken önlemler alındı ve Mebuslar Meclisinin toplantıya çağrılması istendi. Ağustosun yedinci günü Kongre toplantısını kapatırken Kongre üyelerine: “Önemli kararlar alındığını ve bütün dünyaya ulusumuzun varlık ve birliğinin gösterildiğini” söyledim ve “Tarih, bu Kongremizi çok az görülebilen büyük bir eser olarak yazacaktır.” dedim. Sözlerimin yersiz olmadığını, zaman ve olayların kanıtladığı kanısındayım, Baylar.</p>
<p>(Atatürk burada, Erzurum Kongresinin, tüzük gereğince oluşturduğu Temsilciler Kurulunu açıklamaktadır: Mustafa Kemal (Eski Üçüncü Ordu Müfettişi, askerlikten çekilmiş), Rauf Bey (Eski Bahriye Nazırı)29, Raif Bey (Eski Erzurum Milletvekili), İzzet Bey (Eski Trabzon Milletvekili), Servet Bey (Eski Trabzon Milletvekili), Şeyh Fevzi Efendi (Erzincan’da Nakşî Şeyhi), Bekir Sami Bey (Eski Beyrut Valisi), Sadullah Efendi (Eski Bitlis Milletvekili), Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Başkanı))</p>
<p>Baylar, yeri gelmişken şunu bilginize sunayım ki bu kişiler hiçbir zaman bir araya gelip birlikte çalışmış değildir. Bunlardan İzzet, Servet, Hacı Musa Beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir. Raif ve Şeyh Fevzi Efendiler, Sivas Kongresine katılmışlar ve ondan sonra biri Erzurum’a, ötekisi Erzincan’a dönerek bir daha aramıza katılmamışlardır. Rauf Bey ve Sivas Kongresinde aramıza katılan Bekir Sami Bey, İstanbul’daki Mebuslar Meclisine gidinceye dek, bizimle birlikte bulunmuşlardır.</p>
<p>Baylar, anı olarak küçük bir noktaya da dokunmak isterim. Benim bu Erzurum Kongresine üye olarak girip girmeyeceğim düşünülmeye değer görüldüğü gibi, Kongreye katıldıktan sonra da başkan olup olmayacağım üzerinde duraksayanlar bulunmuştur. Bu duraksayanlardan kimilerinin düşüncelerini iyi niyetlerine ve içtenliklerine yormakla birlikte, başka birtakım kimselerin bu konuda içtenlikten büsbütün uzak olduklarına, tersine büyük kötülük amacı güttüklerine daha o zaman kuşkum kalmamıştı. Örneğin, düşman casusu olup her nasılsa Trabzon ili içinde bir yerden kendini Kongreye delege göstertip gelen Ömer Fevzi Bey ve bunun arkadaşları gibi. Bu kişinin hainliği, sonradan Trabzon’daki ve oradan kaçtıktan sonra İstanbul’daki işleri ve davranışlarıyla kesin olarak anlaşılmıştır.</p>
<p>Kongrenin bitiminden iki üç gün önce başka bir tartışma da söz konusu olmaya başlamıştı. Kimi yakın arkadaşlarım, benim Temsilciler Kuruluna girip açık olarak çalışmamı sakıncalı görüyorlardı. Düşünceleri şu noktalarda özetlenebilir: “Ulusal girişim ve çalışmaların bütün anlamıyla ulustan doğduğunu, gerçekten ulusal olduğunu göstermek gerekir. Böyle olursa girişimler daha güçlenir ve kimsenin kötü yorumuna ve özellikle yabancıların olumsuz düşüncelerine yer kalmaz. Ama tanınmış ve hele İstanbul Hükümetine ve Halifelik ile Padişahlığa karşı başkaldırıcı durumuna düşmüş; saldırı noktası olan benim gibi bir adamın, bütün bu ulusal girişimlerin başında bulunduğu görülürse çalışmaların ulusal amaçlar yolunda olmaktan çok, özel istekleri gerçekleştirmek için olduğu kanısına yol açabilir. Bunun için, Temsilciler Kurulu üyeleri, illerle bağımsız sancakların seçeceği kişiler olmalıdır. Ancak böylelikle, ulusal bir güç gösterilebilir.”</p>
<p>Bu düşüncelerin yerinde olup olmadığını araştıracak değilim. Yalnız benim de bu düşüncelere karşı olan düşüncelerimin dayanak noktalarından kimilerini sayayım: Öncelikle ben, ne olursa olsun, Kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü zaman geçirmeksizin, ulusal istencin işler duruma getirilmesini ve ulusun kendi başına silahlı ve eylemli olarak önlemler almaya başlamasını sağlamak zorunluluğuna inanıyordum. Bu temel ilkeleri benimsetip karara bağlatabilmek için, Kongrede çalışmayı ve yönetici olarak üyeleri aydınlatmayı çok gerekli görüyordum. Nitekim öyle oldu. Erzurum Kongresinin, daha önce açıkladığım ilke ve kararlarını herhangi bir Temsilciler Kurulunun uygulatabileceğine benim güvenim olmadığını, açıkça söyleyebilirim. Nitekim zaman ve olaylar beni doğrulamıştır. Bundan başka, daha Amasya’da iken kararlaştırdığım ve bütün ulusa her türlü araçlarla duyurttuğum Sivas Genel Kongresinin toplanmasını sağlamak, bütün ulusu ve yurdu tek bir kurulla temsil etmek, sonra yalnız doğu illerini değil, yurdun bütün parçalarını aynı dikkat ve duyarlıkla savunma ve kurtarma yollarını bulmaya çalışmak gibi işleri, herhangi bir kurulun başarabileceği kanısında olmadığımı açıkça söylemek zorundaydım. Çünkü bende böyle bir kanı bulunsaydı, işe giriştiğim güne dek, bu konuda girişim yapan ve uğraşanların çalışma sonuçlarını bekleyerek görevimden çekilmemek yolunu tutardım. Hükümet, Padişah ve Halifeye karşı başkaldırmayı gerekli görmezdim. Tersine ben de kimi ikiyüzlü ve iki yanlılar gibi dış görünüşü pek parlak ve gösterişli olan, o günün ordu müfettişliğini ve Padişah Hazretlerinin yaverliği sanını elden bırakmazdım. Gerçi benim açıkça ortaya atılmamda ve bütün ulusal ve askerî işlerin başına geçmemde kuşkusuz sakınca vardı. Ama o sakınca, başarısızlığa uğradığımda herkesten önce ve herkesten çok benim en büyük cezaya çarptırılmamdan başka bir şey olabilir miydi? Oysa bütün yurdun ve koskoca bir ulusun, ölüm kalımı söz konusu olurken yurtseverim diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerine yer var mıdır?</p>
<p>Baylar, ben kimi arkadaşlarca ileri sürülen düşünce ve kuruntulara uysaydım, iki bakımdan büyük sakıncalar doğacaktı. Birincisi; düşüncelerimde, kararlarımda ve bütün kişiliğimde tutarsızlık ve yetersizlik olduğunu açığa vurmak ki bu davranış, benim vicdan buyruğu ile üstlendiğim görev bakımından düzeltilemeyecek bir yanılgı olurdu.</p>
<p>Baylar, tarih, söz götürmez bir şekilde ortaya koymuştur ki büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde… bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada, yurtseverim diyen bin bir çeşit kişinin, bin bir türlü tutum ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve güçlü kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla, sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi ve en sonunda ulaşılması çok güç olan hedefe varılabilir mi? Tarihte, buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi Baylar; ulus, ülke, siyaset ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincanlı bir Nakşî Şeyhi ve Mutkili bir aşiret başkanı gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir Temsilciler Kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi? Bırakıldığında yurdu ve ulusu kurtaracağız, dediğimiz zaman, ulusu ve kendimizi aldatmış olmak gibi kötü bir yanılgıya düşmeyecek miydik? Böylesine bir kurula, perde arkasından yardım edilebileceği düşünülse bile bu yöntem, güvenilir sayılabilir miydi?</p>
<p>Bu söylediklerimin, o günlerde değilse bile, artık bugün, bütün dünyaca kabul edilebilecek gerçeklerden olduğuna hiç kuşkum yoktur. Bununla birlikte ben, bu söylediklerimi o günlerden kalma kimi anı ve belgelerle burada doğrulamayı, gelecek kuşakların siyasal ve toplumsal eğitimi bakımından ödev sayarım. Bu dakikaya değin olduğu gibi buradan sonra da sözünü edeceğim olaylar dolayısıyla, bu yön, kendiliğinden aydınlanmaya başlayacaktır.</p>
<p>Baylar, Erzurum Kongresinin bitiminde, Ferit Paşa’dan sonra Milli Savunma Bakanlığına yeni geldiği anlaşılan bir Nâzım Paşa imzasıyla, 15. Kolordu Komutanlığına 30 Temmuz 1919 günü şöyle bir buyruk geldi:</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey’in Hükümet kararlarına karşı gelmelerinden ötürü hemen yakalanarak İstanbul’a gönderilmeleri, Bâbıâlice uygun görülüp ilgili görevlilere gerekli buyruklar verildiğinden, kolorduca önemle yardım edilmesi ve sonucundan bilgi verilmesi rica olunur.</p>
<p>Bu buyruğa, Kolordu Komutanlığınca gereği gibi yanıt verildi. Bu yanıtı öteki komutanlara da, olduğu gibi gönderterek dikkatlerini çektirdim.</p>
<p>Kongre bildirisi, yurt içinde her yere ve yabancı devlet temsilcilerine türlü yollarla bildirildi. Tüzük de komutanlara ve başka güvenilir makamlara gizli tel ile bölüm bölüm verilerek bulundukları yerlerde basılıp çoğaltılmasına ve yayımının sağlanmasına çalışıldı. Bu iş, doğal olarak günlerce sürdü. Bununla ilgili olarak Sivas’ta Üçüncü Kolordu Komutanı Selahattin Bey’den, 22 Ağustos 1919 günlü aldığım bir telde: “Tüzüğün ikinci ve dördüncü maddelerinin yayımını sakıncalı bulduğu, bir kez daha incelenmesi gereği” bildiriliyordu. İkinci madde – Birlik olarak savunma ve direnme ilkesinin kabul edildiğine; Dördüncü madde &#8211; Geçici yönetim kurulabileceğine ilişkin maddelerdir.</p>
<p>Biz Erzurum’da, Kongre kararlarının her yerde anlaşılmasını ve birlikte uygulanmasını sağlamaya çalışırken “Karakol Cemiyetinin Teşkilâtı Umumiye Nizamnamesi”30 ve “Karakol Cemiyeti Vezaifi Umumiye Talimatnamesi”31 diye basılı birtakım kâğıtların, bütün orduya, komutanlara, subaylara ve herkese dağıtıldığı bildirildi. Bu yönetmeliği okuyan, bana en yakın komutanlar bile, bu işi benim yaptığımı sanarak iyiden iyiye kuşku ve duraksamalara düşmüşler. Benim, bir yandan kongrelerle açık olarak ulusal ortak çalışmalar yaparken, bir yandan da gizemli ve korkunç bir komite kurmakla uğraştığım kanısına kapılmışlar. Gerçi bu işleri ve girişimleri yapanlar, ki İstanbul’da bulunuyorlarmış, her şeyi benim adıma ve hesabıma yapmaktaymışlar.</p>
<p>Karakol Derneğinin Genel Kuruluş Tüzüğü’ne göre, genel merkez üyeleri ve sayıları, toplanma yerleri ve nasıl toplandıkları, nasıl seçilip görevlendirildikleri kesin olarak gizli ve saklı tutulur. Bir de en ufak bir gizi açığa vuran ya da Karakol Derneğine tehlike getiren ve dahası tehlike getirici bir kuşku uyandıran, hemen asılır. Genel Görevler Yönetmeliği’nde de “bir ulusal ordu”dan söz ediliyor ve “Bu ordunun başkomutanı ve genelkurmay başkanı, ordu, kolordu ve tümen komutanları ve kurmayları seçilmiş ve atanmış olup gizli ve saklı tutulur. Bunlar, görevlerini gizli olarak yaparlar.” deniliyordu. Baylar, hemen komutanları uyardım; bu tüzük ve yönetmelik kararlarını kesinlikle uygulamamaları gerektiğini ve bu girişimin kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim. Sivas’a varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vasıf Bey’den anladım ki bu işi yapan kendisi ve kimi arkadaşlarıymış.</p>
<p>Kesinlikle, böyle bir davranış doğru değildi. Herkesi asmakla korkutarak bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların buyruklarına uymaya zorlamak, çok tehlikeliydi. Gerçekten orduda görevli herkeste, hemen birbirlerine karşı güvensizlik ve bir korku başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının, “Benim komutam altındaki kolordunun, acaba saklı ve gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan, acaba ne zaman ve nasıl komutanlığı ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak?” gibi birtakım haklı kuruntulara kapılması beklenilmez değildir.</p>
<p>Sivas’ta Kara Vasıf Bey’e, gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli genelkurmay başkanının kimler olduğunu sorduğum zaman, “Hepsi siz ve arkadaşlarınızdır.” yanıtını vermişti. Bu, beni büsbütün şaşırtmıştı. Bu karşılık, elbette, akla ve mantığa uygun olamazdı. Çünkü hiç kimse bana böyle bir düzen ve kuruluştan söz açmış ve benden bu iş için izin almış değildi. Bu derneğin daha sonra, özellikle İstanbul’da, bu ad altında çalışmasını sürdürmeye çabaladığı anlaşıldıktan sonra, kuruluşunda ve sıkışınca bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerin doğruluğunda iyi niyet ileri sürülemez.</p>
<p>İstanbul Hükümetini, ulusal girişimleri önlemekten vazgeçirmek, başarıyı çabuklaştırmaya ve kolaylaştırmaya yarayacağı için önemliydi. Bu düşünceyle, Ferit Paşa’nın doğal olarak hiçbir başarı sağlayamadan, hemen hemen onuru kırılmış bir durumda İstanbul’a dönüşünden yararlanarak, kendisine 16 Ağustos 1919 günü gizli bir tel yazdım.</p>
<p>(Atatürk bu telde, İstanbul Hükümetinin, ulusal akıma karşı gelmek yerine, ona dayanacak yönde bir siyaset izlemesi gerektiğini belirtmektedir.)</p>
<p><em>Karakol Derneğinin Genel Görev Yönetmeliği </em></p>
<p><em>Karakol Derneğinin Genel Kuruluş Tüzüğü </em></p>
<p><em>Eski Donanma Bakanı </em></p>
<p><em>Ulusal Güçler </em></p>
<p><em>Doğu İlleri Kongresi </em></p>
<p><em>Barış Hazırlıkları Komisyonu </em></p>
<p><em>Eski adı, Karesi </em></p>
<p><em>Barış ve Esenlik Partisi </em></p>
<p><em>Bayındırlık Bakanı </em></p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 33-49</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şahsi Menfaatler</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/sahsi-menfaatler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2020 22:09:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nutuk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk ve Nutuk]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5497</guid>

					<description><![CDATA[Şurada acıklı bir hakikat olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde külliyetli ecnebi parası ve birçok propagandalar dolaşıyor. Bundaki&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şurada acıklı bir hakikat olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde külliyetli ecnebi parası ve birçok propagandalar dolaşıyor. Bundaki gaye pek aşikârdır ki, millî hareketi neticesiz bırakmak, millî emelleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emellerini ve vatanın bazı mühim parçalarını işgal gayelerini kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman görüldüğü gibi bizde de kalp ve âsabı zayıf, kavrayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve şahsî menfaatini vatan ve milletinin zararında arayan adî kimseler de vardır. Doğu işlerini çevirmede ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek usta olan düşmanlarımız, memleketimizde buna âdeta bir teşkilât haline getirmişlerdir. Fakat mukaddesatını kurtarma gayesiyle çırpınan bütün millet, işbu azim ve mücadele yolunda her türlü güçlükleri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.</p>
<p><em>1919 (Nutuk III, s. 930)</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erzurum Kongresini Kapatırken</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/erzurum-kongresini-kapatirken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurettin Demiral]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2020 11:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nutuk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk ve Nutuk]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum kongresi]]></category>
		<category><![CDATA[sivas kongresi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5461</guid>

					<description><![CDATA[Milletimizin kurtuluş ümidi ile çırpındığı en heyecanlı bir zamanda fedakâr muhterem heyetiniz, her türlü eziyetlere katlanarak burada, Erzurumda&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Milletimizin kurtuluş ümidi ile çırpındığı en heyecanlı bir zamanda fedakâr<br />
muhterem heyetiniz, her türlü eziyetlere katlanarak burada, Erzurumda toplandı.<br />
Hassas ve soylu bir ruh ve pek sağlam bir iman ile vatan ve milletimizin<br />
kurtuluşuna ait esaslı kararlar aldı. Özellikle bütün dünyaya karşı milletimizin<br />
varlığını ve birliğini gösterdi. Tarih, bu kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir<br />
eser olarak kaydedecektir.</p>
<p><em>1919 (Nutuk I, s. 67; Nutuk III, s. 932)</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk ve Milli Birlik</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ataturk-ve-milli-birlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2020 09:38:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[1923 afyon]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk ve milli birlik]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[milli birlik]]></category>
		<category><![CDATA[Muzaffer Erendil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5356</guid>

					<description><![CDATA[“Bir elin nesi var iki elin sesi var.” atasözünün işaret ettiği gerçek, birlikten güç doğduğudur. Yaşam ve tarih&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Bir elin nesi var iki elin sesi var.” atasözünün işaret ettiği gerçek, birlikten güç doğduğudur. Yaşam ve tarih aile içerisine atılan nifakın aileyi, ulus içine atılan nifakın ise ulusu yok ettiğini çok kez göstermiştir. Tarihte bu acıları belki de en fazla yaşamış olan Türk ulusudur. Bunun içindir ki ATATÜRK; millî birlik ve bütünlüğü milletin varoluş nedenlerinden biri olarak görüp üzerinde önemle durmuştur. O, 23 Mart 1923’te Afyon’da halkla yaptığı konuşmada bu konuyu şöyle dile getirmiştir:</p>
<p>“Yurttaşlarım,</p>
<p>Gördüğünüz bütün o felâketlerden sonra, sizleri o felâkete sürükleyen sebepleri anlamışsınızdır ve o felâketlerden nasıl kurtulduğunuzu, elbette takdir etmişsinizdir. Sizler ve bütün millet o felâketlere kendine güvenmediği, geleceğini şunun bunun eline verdiği, şunun bunun esiri olduğu için uğramıştır. O, felâketlerden ancak millî benliğinize hâkim olduğunuz için kurtuldunuz; amaca doğru bütün bir millet hâlinde yürüdünüz; üzerinize çöken felâketlere tahammül gösterdiniz, sebat gösterdiniz ve ancak bu sayede başarılı oldunuz.</p>
<p>Bundan sonra da egemenliğinizi canınız gibi koruyarak ulusal egemenliğinize, namusunuza, kutsal değerleriniz gibi dört elle sarılarak hiç durmadan bütünlük içinde geleceğe doğru yürüyecek, bugünden daha saadetli, daha şerefli ve mutlu günlere kavuşacaksınız.</p>
<p>Yurttaşlarım,</p>
<p>Allah birlik ve beraberlik içinde çalışan, şerefini, namusunu koruyan ulusları mutlu eder. Biz de bundan önce olduğu gibi bundan sonra da bu anlayışla çalışırsak, Allah’tan böyle bir mutluluğu istemeyi hak ederiz.”</p>
<p><em>Erendil; s. 64.</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şimdi Konuşabiliriz</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/simdi-konusabiliriz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2020 06:15:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk ve mussolini]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün anıları]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hilmi Yücebaş]]></category>
		<category><![CDATA[Mussolini]]></category>
		<category><![CDATA[rasim özden]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası ilişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5323</guid>

					<description><![CDATA[ATATÜRK uluslararası barışın korunmasına büyük önem verir ve komşularımızla dostluk ilişkisi kurulmasına özen gösterirdi. Fakat saldırgan bir tutum&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ATATÜRK uluslararası barışın korunmasına büyük önem verir ve komşularımızla dostluk ilişkisi kurulmasına özen gösterirdi. Fakat saldırgan bir tutum içerisinde olan ve topraklarımız üzerinde hak iddia edenlere karşı da onların anlayabilecekleri dilde cevap vermekten tereddüt etmemiş, toprak bütünlüğümüz ve bağımsızlığımız için savaşmaktan asla kaçınmayacağını göstermiştir. Aşağıdaki anekdot da buna güzel bir örnektir:<br />
Mussolini’nin Akdeniz illerimize göz diktiği sıralardaydı. İtalyan elçisi, ATATÜRK’e Mussolini’nin bazı isteklerini söylemişti. ATATÜRK bu sözleri bir süre dinledikten sonra:<br />
-Birkaç dakika sonra konuşalım, diyerek başka odaya geçti. Döndüğü zaman asker elbisesi üzerindeydi.<br />
-Şimdi istediğiniz gibi konuşabiliriz sayın elçi dedi.<br />
<strong>Rasim Özden</strong></p>
<p><em>Yücebaş; s. 60.</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağışlama ve Hoşgörü</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/bagislama-ve-hosgoru/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 18:03:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[1936]]></category>
		<category><![CDATA[Arıburnu]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk ve bağışlama]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk ve hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ten Anılar]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[general refet]]></category>
		<category><![CDATA[palas otel]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Saraçoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[vala nureddin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5215</guid>

					<description><![CDATA[İnsanoğlunun var olduğu andan günümüze kadar en fazla ihtiyaç duyduğu olgu hoşgörüdür. Evden okula okuldan çevreye her zaman&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanoğlunun var olduğu andan günümüze kadar en fazla ihtiyaç duyduğu olgu hoşgörüdür. Evden okula okuldan çevreye her zaman sağlıklı iletişimin ve sevginin tek köprüsü hoşgörü olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Açlık ve hastalık bireylerin, hoşgörüsüzlük ise toplumların ölüm nedenidir. İnsanoğlunun yaşamış olduğu her felâketin temelinde hoşgörüsüzlük vardır. Buna açlık, susuzluk, hastalık ve doğal felâketler de dâhil edilebilir. Çünkü insanoğlu kaynaklarını, kendisinden olmayan ve kendisi gibi düşünmeyeni yok etmek için harcadığından gerçek ihtiyaçlar sahipsiz kalmıştır.</p>
<p>ATATÜRK, yaşantısının her döneminde hoşgörülü olmuştur. Baskıcı zihniyetin, insanın insan olma değerini yok ettiğine ve gelişme duygusunu körelttiğine inanmıştır. Demokratik ülkeler ile demokratik olmayan ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı bu gerçeğin göstergesidir. ATATÜRK’ün amaçladığı demokratik toplum; baskının olmadığı, fikirlerin serbestçe söylendiği,vatandaş olma bilincinin geliştiği ve hoşgörünün her alanda egemen olduğu bir modeli öngörmektedir. Bu toplum modelinde insan, mürit ve mensup değil özgür birey olacaktır.</p>
<p>Özgürlük ve hoşgörü temeline dayanan demokratik toplumda, tek bir konuda hoşgörülü olma hakkı yoktur. O da koşullanmış düşünceleri ve kişisel çıkarları uğruna toplumun geleceğini karanlığa sürüklemek isteyen düşünce sahiplerinin hareketleri karşısında kayıtsız kalma hakkıdır. Aşağıdaki anekdot ATATÜRK’ün bağışlama ve hoşgörü konusundaki düşüncelerini yansıtması açısından önemlidir:</p>
<p>İmzasını okuyamadığım bir avukat şöyle yazıyor:</p>
<p>“ATATÜRK’ten söz ederken “düşmansız adam” demiştiniz. Kendisinin ağzından duyduklarımı bu münasebetle tekrarlayayım:</p>
<p>1936 yılında, Ankara’da Ankara Palas Oteli’nin alt salonunda Çocuk Esirgeme Kurumunun balosundaydık.</p>
<p>ATATÜRK’ün yemek masasında Bay Şükrü Saraçoğlu bulunuyordu. ATATÜRK, herkesin dans etmesini, eğlenmesini istiyordu&#8230; Bugünkü gibi aklımda: Üzerinde koyu kurşunî bir elbise vardı. Elinde düz beyaz keten bir mendil tutuyordu.</p>
<p>Sonradan yanına , Konya milletvekili General Ali Fuat geldi. Arka tarafta uzaktaki bir masada da General Refet oturuyordu. Önder, birdenbire başını çevirdi. Masasına General Refet’i cağırdı. Ve birden, dans, neşe içinde, sesi yükseldi. Müzik de durdu.</p>
<p>Aynen ezberimden söylüyorum, şu sözleri söylediler:</p>
<p>-Uygarlık demek, bağışlama ve hoşgörü demektir. İlkel toplumlardır ki kan davası güderler. Bağışlamaya, hoşgörüye dayanmayan uygarlık, zorbalığa dayanan uygarlıktır ki, çöker&#8230; O, uygarlık değildir.</p>
<p>Sesi yavaşladı, yine yükseldi:</p>
<p>-İlkemiz iyi, güzel ve doğrudur&#8230; İyi ve güzelsiz, doğru olmaz&#8230; Daima, her zaman, her yerde iyi, güzel ve doğrunun birlikte olmasıdır. Her zaman ve her yerde bağışlama&#8230;</p>
<p>-Bağışlama ve hoşgörü&#8230; Ancak ve ancak ulusal davalarda, ulusal kalkınmada, sonuçları topluma etkili olan işlerimizde hoşgörünün yeri yoktur. Kişisel kinleri, kişisel düşmanlıkları körükleyen ve güdenler ancak ve ancak ilkel toplumlardır&#8230;</p>
<p><strong>Vala Nureddin</strong></p>
<p><em>Arıburnu; Atatürk’ten Anılar, s.117-118. </em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Devrimcilik Anlayışı</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ataturkun-devrimcilik-anlayisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2020 13:19:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk devrimleri]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk ve devrim]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[devrimlerin ana ilkesi]]></category>
		<category><![CDATA[türk halkı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5143</guid>

					<description><![CDATA[ATATÜRK devrimlerinin amacı, uzun yılların ihmaliyle cehalete ve yoksulluğa mahkûm edilmiş, ağa-şeyh-keyfî yönetim üçgeninde zulme uğramış ve kaderciliğe&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ATATÜRK devrimlerinin amacı, uzun yılların ihmaliyle cehalete ve yoksulluğa mahkûm edilmiş, ağa-şeyh-keyfî yönetim üçgeninde zulme uğramış ve kaderciliğe itilmek suretiyle kullaştırılmış Türk halkının üzerindeki ölü toprağını atarak çağdaş bir devlet ve toplum sistemi oluşturmaktı. Ancak bu şekilde Türkiye karnı tok, sırtı pek, yüzü gülen uygar insanların insanca yaşadığı bir ülke olabilirdi.</p>
<p>Atatürkçülüğün devrimcilik ilkesi hem gerçekleştirilen devrimlere bağlılığı, onu korumayı, yaşatmayı hem de yapılanlarla yetinmeyip çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmayı gerçekleştirecek ve gelişen, değişen, yenileşen evrende toplumlar arasında çağdaş kalmayı sağlayacak başka yenilikleri de gerçekleştirmeyi amaçlar.</p>
<p>Türkiye bugünkü konumuna kolay gelmemiştir. O nedenle çıkarları kaybolan ağa-şeyh ve benzerlerinin günümüzdeki temsilcilerinin devrimlere yönelik kamufle edilmiş sahte düşüncelerine, açık ve gizli saldırılarına karşı ulusça bilinç düzeyinde uyanık olmalıyız. ATATÜRK’ün aşağıdaki öğütlerini dikkatle izlemeyi görev bilmeliyiz:</p>
<p>“Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum hâline ulaştırmaktır.</p>
<p>Devrimlerimizin ana ilkesi budur. Bu gereği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur, şimdiye kadar milletin beynini paslandıran, uyuşturan, bu anlayışta bulunanlar olmuştur. Her hâlde anlayışlarda var olan uydurma ve boş fikirler tamamen çıkarılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyne gerçeğin nurlarını sokmak imkânsızdır.</p>
<p>Biz, büyük bir devrim yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Birçok eski kurumları yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak lâzım. En ileri demokrasilerde bile rejimi korumak için sert önlemlere başvurulmuştur. Bize gelince, devrimi koruyacak önlemlere daha çok muhtacız.</p>
<p>Her yeni devrime karşı bir tepki olacaktır. Bu olmayacak bir şey değildir. Bunu beklemek lâzımdır. Mutlaka, çok yakında olacak bir şeydir. Herhangi bir şekil veya yönde olabilir. Kamuoyunu yalan yanlış saptırmalarına kaptırmamak, aydınlatmak lâzımdır.”</p>
<p><em>Atatürkçülük (Birinci Kitap); s.115-119.</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
