<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Barış Çetin &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<atom:link href="https://kemalataturk.net/author/bariscetin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<description>Türk Milletinin Kutbu Atatürk&#039;ün Sitesi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Jul 2020 10:28:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://kemalataturk.net/wp-content/uploads/2019/06/cropped-12002131614088709776.png-32x32.png</url>
	<title>Barış Çetin &#8211; Atatürk Sitesi</title>
	<link>https://kemalataturk.net</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>TBMM&#8217;nin Açılması ve Tepkiler</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/tbmmnin-acilmasi-ve-tepkiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 10:28:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Cephesi’nin Yeniden Yapılandırılması]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Cephesi ve Diplomatik Gelişmeler]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Fransız Cephesi]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Yunan Cephesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kuva-yi Seyyare Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM'nin Açılması ve Tepkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Trakya’nın Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanlıların İlk Genel Saldırısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5738</guid>

					<description><![CDATA[Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasını ve açılmasını sağlamak için çalıştığımız günlerde bizi en çok uğraştıran, Düzce, Hendek, Gerede gibi&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasını ve açılmasını sağlamak için çalıştığımız günlerde bizi en çok uğraştıran, Düzce, Hendek, Gerede gibi Bolu bölgesindeki yerlerden başlayıp Nallıhan, Beypazarı üzerinden Ankara’ya yaklaşacak gibi görünen gericilik ve ayaklanma dalgaları olmuştur. Ben, bir yandan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken bir yandan da Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu henüz gereği gibi bilmeyen milletvekillerini korkulu olaylar karşısında bırakmamak ve bu gibi olayların ortaya çıkmasıyla Meclisin toplanamaması gibi uğursuz olasılıkları önlemek yollarını düşünüyordum. Bunun için, Meclisin açılmasında çok ivedi davranıyordum. Sonunda, gelebilmiş milletvekilleriyle yetinerek, Meclisin, Nisanın yirmi üçüncü Cuma günü açılmasına karar verdik. Bu karar üzerine, 21 nisan 1920 günü yaptığım bildirimi, o günün duygu ve anlayışına ne denli uymak zorunluluğu bulunduğunu gösterir bir belge olması bakımından, olduğu gibi bilginize sunmayı uygun görüyorum.<br />
<strong>Tel: Çok ivedidir. Ankara&#8217;ya ivedi yazı gönderilmesi</strong>                                                                     <strong> Ankara, 21.4.192<br />
Kolordulara (On Dördüncü Kolordu Komutanı Vekilliğine), Altmış Birinci Tümen Komutanlığına, Refet Beyefendi&#8217;ye, Bütün İllere, Bağımsız Sancaklara, Müdafaai Hukuk Merkez Kurullarına, Belediye Başkanlıklarına<br />
</strong>1. Tanrı&#8217;nın yardımıyla Nisanın yirmi üçüncü günü, cuma namazından sonra Ankara&#8217;da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.<br />
2. Yurdun bağımsızlığı, yüce Halifelik ve Padişahlığın kurtarılması gibi en önemli ve yaşamsal görevleri yapacak olan bu Büyük Millet Meclisinin açılış gününü cumaya denk getirmekle o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle birlikte, kutlu Hacı Bayram camisinde cuma namazı kılınarak Kuran’ın ve namazın nurlarından ışık alınacak ve güç kazanılacaktır. Namazdan sonra, Peygamberimizin kutlu sakalı ve kutsal sancak alınarak Meclisin toplanacağı özel yere gidilecektir. Toplantı yerine girilmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. İşbu törende, camiden başlayarak, Meclise değin, Kolordu Komutanlığınca askeri birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.<br />
3. Açılış gününün kutsallığını pekiştirmek için, bugünden başlayarak il merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği üzere, hatim indirilmeye ve Buhari okunmaya başlanacak ve hatimin son bölümleri, uğur için Cuma günü namazdan sonra Meclisin toplantı yeri önünde okunup bitirilecektir.<br />
4. Kutsal ve yaralı yurdumuzun her köşesinde, yukarda belirtildiği gibi bugünden başlayarak hatim indirmeye ve Buhari okunmaya başlanacak; cuma günü ezandan önce minarelerde sala verilecek; hutbe okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin kutlu adı anıldığı sırada kendisinin, ülkesinin ve bütün uyruklarının bir an önce kurtulmaları ve mutluluğa ermeleri için ayrıca dua edilecek; cuma namazı kılındıktan sonra da hatim tamamlanarak yüce Halifelik ve Padişahlığın ve bütün yurt parçalarının kurtarılması amacıyla yapılan ulusal çalışmaların önemini ve kutsallığını ve her yurttaşın, kendi vekillerinden oluşmuş olan Büyük Millet Meclisince verilecek yurt görevlerini yapmak zorunda olduğunu anlatan dinsel öğütler verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, yurdumuzun ve ulusumuzun kurtuluşu, esenliği ve bağımsızlığı için dua edilecektir. Bu dinsel ve yurtsal tören yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı ülkesinin her yerinde, hükümet konağına gidilerek, Meclisin açılışından dolayı resmi kutlamalarda bulunulacaktır. Her yerde cuma namazından önce, uygun görülecek biçimde mevlit okunacaktır.<br />
5. İşbu bildirimin hemen yayılması için her araca başvurulacak ve tez elden en sapa köylere, en küçük askeri birliklere, yurttaki bütün örgütlere ve kurumlara ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca büyük kâğıtlara yazılarak her yere asılacak ve yapılabilen yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.<br />
6. Ulu Tanrı&#8217;dan tam başarıya ulaştırmasını yakarırız.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
22 Nisan 1920 günü de şu bildirimi yaydım:<br />
<strong>Tel: Dakika geciktirilmeyecektir                                                                                                                 22.4.1940</strong><br />
<strong>Bütün İllere, Bağımsız Sancaklara, Kolordulara, Nazilli’de Albay Refet Beyefendi’ye, Bursa’da Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretlerine, Bursa’da Ellialtıncı Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Beyefendi’ye, Balıkesir’de Altmışbirinci Tümen Komutanı Albay Kazım Beyefendi’ye</strong><br />
Tanrı’ın yardımıyla Nisanın 23’üncü Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden sonra bütün sivil ve askeri orunların ve bütün ulusun buyruk alacağı en yüce kat, adı geçen Meclis olacaktır. Bilgilerinize sunulur.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu Adına Mustafa Kemal</strong><br />
Saygıdeğer baylar, Şimdiye dek bilginize sunduklarım, kişisel olarak ve Temsilciler Kurulu (Heyet-i Temsiliye) adına değindiğim olayların açıklanmasına ilişkin idi. Bundan sonra söyleyeceklerim, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan ve yöntemine göre hükümet kurulduktan bugüne değin meydana gelmiş olayları ve devrimleri kapsayacaktır. Amacım, devrimimizin incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır. Bütün bu olayların oluşum ve gelişiminde Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti Başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı olarak bulunmuş olmaktan daha çok, örgütümüzün genel başkanı olarak bu görevi yapmaya kendimi yükümlü sayarım.<br />
Baylar, Meclisin açıldığı ilk günlerde, Meclise, içinde bulunduğumuz durumu ve koşulları açıklayarak izlenmesini ve uygulanmasını doğru bulduğum düşüncelerimi bildirdim. Bu düşüncelerin başlıcası, Türkiye&#8217;nin, Türk ulusunun izlemesi gereken siyasal ilke ile ilgili idi.<br />
Bilirsiniz ki Osmanlılar zamanında çeşitli siyasal yöntemler tutulmuştu ve tutuluyordu. Ben, bu siyasal yöntemlerden hiçbirinin, yeni Türkiye devletinin yöntemi olamayacağı kanısına varmıştım. Bunu, Meclis&#8217;e anlatmaya çalıştım. Bu konu ile ilgili olarak önceden ve sonraları söylediklerimin temel noktalarını, burada hep birlikte anımsamayı yararlı bulurum.<br />
Baylar, bilirsiniz ki yaşam demek, savaşım ve çarpışma demektir. Yaşamda başarı, yüzde yüz savaşımda başarı kazanmakla elde edilebilir.<br />
Bu da tinsel ve maddesel güce ve erke dayanan bir iştir. Bir de insanların uğraştığı bütün sorunlar, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir savaşın dalgaları içinden doğagelmiştir. Doğu uluslarının batı uluslarına saldırısı tarihin belli başlı bir evresidir. Doğu ulusları arasında Türklerin başta ve en güçlü olduğu biliniyor. Gerçekten Türkler, Müslümanlıktan önce ve sonra Avrupa içerisine girmişler, saldırılar yapmışlar ve yayılmışlardır. Batıya saldıran ve yayılmalarını İspanya&#8217;ya girip Fransa sınırlarına değin sürdüren Araplar da vardır. Ama baylar, her saldırıya, her zaman, bir karşı saldırı düşünmek gerektir. Karşı saldırı olasılığını düşünmeden ve ona karşı güvenilir önlem bulmadan eyleme geçenlerin sonu yenilgi ve bozgundur, yok olmaktır.<br />
Batının Araplara karşı saldırısı, Endülüs&#8217;te acı ve ders alınmaya değer bir tarihsel yıkım ile başladı. Ama orada bitmedi. Kovalama, Afrika kuzeyinde sürüp gitti.<br />
Atilla’nın, Fransa ve Batı Roma topraklarına dek genişletilmiş olan imparatorluğunu anımsadıktan sonra, Selçuk Devleti&#8217;nin yıkıntısı üzerinde kurulan Osmanlı Devleti&#8217;nin İstanbul&#8217;da Doğu Roma İmparatorluğu&#8217;nun taç ve tahtını ele geçirdiği çağlara gözlerimizi çevirelim. Osmanlı padişahları içinde Almanya&#8217;yı, Batı Roma&#8217;yı ele geçirerek çok büyük bir imparatorluk kurmaya girişmiş bulunanlar vardı. Yine, bu padişahlardan biri, bütün İslam dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye’yi, Mısır’ı ele geçirdi. “Halife” sanını takındı. Başka bir padişah da hem Avrupa’yı ele geçirmek, hem İslam dünyasını buyruğu ve yönetimi altına almak amacını güttü. Batının sürüp giden karşı saldırısı, İslam dünyasının tedirginliği ve ayaklanması ve böyle bütün dünyayı ele geçirme düşünce ve amaçlarının tek sınır içine aldığı çeşitli halkaların kaynaşamaması, en sonunda Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu da benzerleri gibi, tarihin bağrına gömdü.<br />
Baylar, dış siyasetin en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç örgütüdür. Dış politika, iç örgütle uyarlı olmak gerekir. Batıda ve doğuda, yaratılışı, kültürü ve ülküsü başka başka olan ve birbirleriyle bağdaşamayan toplulukları tek sınır içine almış bir devletin iç örgütü, elbette temelsiz ve çürük olur. Bu durumda dış siyaseti de köklü ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin, iç örgütü özellikle ulusal olmaktan uzak olduğu gibi, siyasal yöntemi de ulusal olamaz, Buna göre Osmanlı Devleti’nin siyaseti ulusal değil; ancak, kişisel, bulanık ve kararsız idi.<br />
Değişik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu değişik ulus topluluklarını eşit haklar ve koşullar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasal görüştür. Ama aldatıcıdır. Dahası, hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri de bir devlet olarak birleştirmek, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylar ile ortaya koyduğu bir gerçektir.<br />
İslamcılık ve Turancılık siyasetinin başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanamamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlığı kapsayan tek bir dünya devleti kurma hırslarının sonuçları da tarihte yazılıdır. Yayılmacı olmak hevesleri, konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü özel duygularını ve bağlantılarını unutturup, onları kardeşlik ve tam eşitlik içinde birleştirerek, insancıl bir devlet meydana getirme kuramının da kendine özgü koşulları vardır.<br />
Bizim açık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem, “ulusal siyaset”tir. Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında düşçü olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; bilimin, aklın, mantığın dediği böyledir.<br />
Ulusumuzun, güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle ulusal bir siyaset gütmesi ve bu siyasetin iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir. Ulusal siyaset demekle anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve ülkenin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.<br />
Baylar, Meclis&#8217;e önerdiğim önemli bir konu da hükümet kurma sorunuydu. Bu sorunun ve bununla ilgili önerinin o zaman için ne denli önemli olduğunu iyi bilirsiniz.<br />
Gerçek, Osmanlı Devleti&#8217;nin ve halifeliğin çökmüş ve ortadan kalkmış olduğunu düşünerek, yeni temellere dayalı, yeni bir devlet kurmaktı. Ama durumu olduğu gibi söylemek, amacın büsbütün yitirilmesine yol açabilirdi. Çünkü genel eğilim ve düşünüş, daha padişah ve halifenin özürlü sayılacak bir durumda bulunduğu yolunda idi. Dahası, Meclis&#8217;te, ilkin halifelik ve padişahlık makamı ile bağlantı ve İstanbul Hükümeti ile uzlaşma aramak akımı baş göstermişti.<br />
İstanbul&#8217;daki koşulların, halife ve padişah ile ne açık ne de özel ve gizli görüşmeye uygun olduğunu açıklamaya çalıştım. Böyle bir görüşme ile ne anlamak istediğimizi sordum. Ve “Ulusun, bağımsızlığı ve ülke bütünlüğünü sağlamaya çalışmakta olduğunu haber vermek için ise, bu gereksizdir. Çünkü padişah ve halife olan kişi de bundan başka bir şey düşünüp isteyebilir mi? Bunun karşıtını, kendi ağzından işitsem inanmam, bunun yüzde yüz zorlama ve baskı altında söyletildiğini kabul ederim.” dedim.<br />
Şunu bilginize sunmak istiyorum ki hükümet kurmakla ilgili bir öneride bulunmadan önce, duyguları ve görüşleri dikkate almak zorunluğu vardı. Bu zorunluğa uymakla birlikte asıl amacı saklı tutan önerimi yazılı olarak Meclis&#8217;e sundum. Bazı karşı görüşler ileri sürüldüyse de kısa bir tartışma sonunda kabul olundu.<br />
Bu önergeyi bugün gözden geçirecek olursak, orada temel ilkelerin saptanmış ve ortaya konmuş olduğunu görürüz. Bu ilkeleri, izin verirseniz, burada belirterek sayacağım:<br />
1. Hükümet kurmak zorunludur.<br />
2. Geçici olduğu bildirilerek bir hükümet başkanı tanımak ya da bir padişah vekili ortaya çıkarmak uygun değildir.<br />
3. Meclis’te yoğunlaşan ulusal istencin, yurdun yazgısına doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin üstünde bir güç yoktur.<br />
4. Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır. Meclis&#8217;ten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu kurulun da başkanıdır.<br />
Not: Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclis&#8217;in düzenleyeceği yasal ilkeler içinde durumunu alır.<br />
Baylar, bu ilkelere göre kurulan bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetidir. Cumhuriyettir.<br />
Böyle bir hükümetin kuruluşunda ilke, güçler birliği kuramıdır. Zaman geçtikçe bu ilkelerin kapsadığı kavramlar anlaşılmaya başladı. İşte o zaman tartışmalar ve olaylar birbiri ardınca sürüp gitti.<br />
Saygıdeğer baylar, açık ve gizli oturumlarda bir iki gün süren açıklamalarımdan, konuşmalarımdan ve belirttiğim ilkeleri kapsayan önerimi ileri sürdükten sonra yüksek Meclis, beni başkanlığa seçmekle bana karşı genel güvenini gösterdi.<br />
Burada ufak bir noktayı da açıklamalıyım:<br />
Anımsarsınız ki oluşmaya başlayan ulusal birliği, ulusun coşup uyanışına yormaktan daha çok, kişisel girişim sonucu olarak görüyorlardı. Bu arada benim girişimlerde bulunmamın yasak edilmesine önem veriyorlardı. Beni, ulusa ve hükümete, istenmez ve kötü kişi saydırmaktan yarar umuyorlardı. Yapılan propaganda, “Ben istenmez ve kötü kişi sayılırsam, ulusa ve devlete karşı hiçbir aykırı davranışta bulunulmayacak… Bütün kötülüklerin nedeni benmişim. Bir adam için, bir ulusun birçok tehlikeleri göze alması akla yatmazmış” yolundaydı. Hükümet ve düşmanlar, beni, ulusa karşı bir silah gibi kullanıyordu. Bunun için 24 Nisan 1920 günü gizli bir oturumda Meclise bu durumu açıkladım. Başkanlık seçiminde, bunun da bir sakınca olarak göz önünde tutulmasını ve yalnız ulusun ve yurdun esenliği düşünülerek oy ve kararların uygun ve doğru olarak verilmesini rica ettim.<br />
Baylar, Büyük Millet Meclisi, bakanların seçimi ile ilgili 2 Mayıs 1920 günlü yasa ile Büyük Millet Meclisinde, Genelkurmay işleri de içinde olmak üzere onbir bakandan oluşan bir “Bakanlar Kurulu”54 kurdu. Bu arada İsmet Paşa Hazretleri de Genelkurmay işlerini üzerine almış bulunuyordu.<br />
(Atatürk, İsmet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığına atanması konusunda Refet ve Ali Fuat Paşaların karşı çıkışlarını anlattıktan sonra, sözlerini şöyle sürdürüyor:)<br />
İsmet Paşa&#8217;nın, gerek Genelkurmay Başkanlığı’nda gerekse daha sonraki eylemli olarak Cephe Komutanlığında gösterdiği yararlık ve üstün çaba, kendisine görev verişteki yanılmazlığımı eylemli olarak ortaya koymuş bulunduğu için ulus karşısında, ordu karşısında ve tarih karşısında içim çok rahattır.<br />
Baylar, Meclis 29 Nisan 1920&#8217;de, Yurt Hainliği Yasasını ve sonraki aylarda İstiklâl Mahkemeleri yasalarını da çıkarmakla devrimlerin doğal gereklerini yerine getirmiş oldu. İstanbul&#8217;un işgalinden sonra başlayan birtakım yıkıcı akımlara, olaylara, ayaklanmalara değinmiştik. Bunlar, yurdun her yerinde hızla belirdi ve sürüp gitti. İstanbul’da Damat Ferit Paşa, ivedi olarak yeniden işbaşına getirildi. Damat Ferit Paşa Hükümeti ve İstanbul’da bütün yıkıcı ve hain örgütlerin kurduğu birlik ve bu birliğin Anadolu içindeki bütün ayaklanma örgütleri ve bütün düşmanlar ve Yunan ordusu, elbirliğiyle bize karşı çalışmaya başladılar. Bu ortak saldırı siyasetinin yönergesi de Padişah ve Halifenin, içinde düşman uçakları da bulunan her türlü araçlarla yurda yağdırdığı “Padişaha Karşı Ayaklanma” fetvası idi.<br />
Bu genel, çok yönlü ve haince saldırılara karşı biz de daha Meclis açılmadan önce, Afyonkarahisar’da, Eskişehir’de ve bütün demiryolu boyunda bulunan yabancı devlet askerlerini Anadolu’dan çıkararak; Geyve, Osmaneli, Cerablus köprülerini yıkarak ve Meclis toplanır toplanmaz Anadolu’daki yüksek din bilginlerinden fetva alarak karşı önlemlere giriştik.<br />
Baylar, 1919 yılı içinde, ulusal girişimlerimize karşı başlayan iç ayaklanmalar hızla ülkenin her yerine yayıldı.<br />
Bandırma, Gönen, Susurluk, Mustafakemalpaşa55, Karacabey, Biga ve dolaylarında; İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı dolaylarında; Bozkır’da; Konya, llgın, Kadınhan, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında; Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında; Umraniye, Refahiye, Zara, Hafik dolaylarında; Viranşehir dolaylarında tutuşan kargaşa ateşleri bütün ülkeyi yakıyor; hainlik, bilgisizlik, düşmanlık ve bağnazlık dumanları bütün yurt göklerini yoğun karanlıklar içinde bırakıyordu. Ayaklanma dalgaları, Ankara&#8217;da karargâhımızın duvarlarına dek çarptı. Karargâhımızla kent arasındaki telefon ve telgraf tellerini kesmeye dek varan kudurgan saldırışlar karşısında kaldık. Batı Anadolu’nun, İzmir’den sonra, yeniden önemli bölgeleri de Yunan ordusunun saldırıları ile çiğnenmeye başlandı.<br />
Dikkate değer ki sekiz ay önce ulus, Temsilciler Kurulu ile birlik olarak, Damat Ferit Hükümeti ile ilişkiyi ve haberleşmeyi kesmişken, Ali Galip’in girişimi gibi tek tük olaylardan başka böyle genel ayaklanma olmamıştı. Bu kez ortaya çıkan yaygın ve genel ayaklanmalar, sekiz ay içinde yurtta çok hazırlık yapıldığını gösteriyordu. Damat Ferit Hükümetinden sonra kurulan hükümetlerle ulusal bilincin korunması ve pekiştirilmesi yolundaki savaşımlarımızın ne denli haklı nedenlere dayandığı çok acı olarak bir daha anlaşılmış oluyordu.<br />
Baylar, önce, iç ayaklanmalar üzerine açık bir bilgi edinmek için, izin verirseniz, bu ayaklanmaları yeri geldiğinde söz konusu ettikçe, değinilen evreleri kısaca bilginize sunayım:<br />
• 21 Eylül 1919’da Balıkesir&#8217;in kuzey bölgesinde başlayan birinci Anzavur Ayaklanması,<br />
• 16 Şubat 1920’de yine bu bölgede başlayan ikinci Anzavur Ayaklanması,<br />
• 13 Nisan 1920’de başlayan Bolu-Düzce Ayaklanması,<br />
• 11 Mayıs 1920’de Adapazarı ve Geyve dolaylarında başlayan üçüncü Aznavur Ayaklanması,<br />
• Halife Ordusu adının takınan İstanbul Hükümeti birliklerinin İzmit dolaylarındaki ayaklanmaları,<br />
• 14 Mayıs 1920’de başlayan Yenihan Ayaklanması,<br />
• 13 Haziran 1920’de Yozgat dolaylarında başlayan Çapanoğluı Ayaklanması,<br />
• 7 Eylül 1920’de başlayan Zile ve Erbaa ayaklanmaları,<br />
• Haziran 1920’de Güney bölgelerinde başlayan Milli Aşireti Ayaklanması,<br />
• 24 Ağustos 1920’de aynı bölgede başlayan ikinci Milli Aşireti Ayaklanması,<br />
• 21 Haziran 1920’de Afyonkarahisar bölgesinde başlayan Çopur Musa Ayaklanması, • 5 Mayıs 1920’de başlayan Birinci Konya Ayaklanması.<br />
Baylar, Meclisin açıldığı ilk günlerde, cephelerin ne durumda olduklarını da hep birlikte bir kez daha anımsayalım:<br />
<strong>1. İzmir Yunan Cephesi</strong><br />
Biliyorsunuz ki Yunanlılar İzmir’e çıktıkları zaman orada On Yedinci Kolordu Komutanı olarak, karargâhıyla Nadir Paşa bulunuyordu. Kuvvet olarak, Yarbay Hurrem Bey komutasında 56’ncı Tümenin iki alayı vardı. Bu kuvvet özellikle, kolordu komutanının buyruğuyla, karşı koymaksızın, onur kırıcı davranışlar altında Yunanlılara teslim edilmiştir. Bu tümenin bir alayı (172’nci Alay) Ayvalık’ta bulunuyordu. Komutanı Yarbay Ali Bey idi (Afyonkarahisar Milletvekili Albay Ali Bey).<br />
Yunan ordusu işgal bölgesini genişletirken Ayvalık’a da asker çıkardı. Ali Bey, bu Yunan kuvvetine karşı 28 Mayıs 1919’da savaşa girişti. Bugüne değin Yunan birlikleri hiçbir yerde ateşle karşılaşmamıştı. Tam tersine, kimi kent ve kasabalar halkı korkutulmuş ve İstanbul Hükümetinin buyruklarına uyarak, büyük görevliler başta olmak üzere, Yunan birliklerini özel kurullarla karşılamışlardı. Ali Bey’in, Ayvalık bölgesinde savaş cephesi kurması üzerine, yavaş yavaş Soma’da, Akhisar’da, Salihli’de ulusal cepheler kurulmaya başlamıştı.<br />
5 Haziran 1919’dan başlayarak Albay Kâzım Bey (Meclis Başkanı Kâzım Paşa Hazretleri), Balıkesir’deki 61’inci Tümenin komutasını vekil olarak üzerine almıştı. Daha sonra Ayvalık, Soma, Akhisar kesimlerinden meydana gelen Kuzey Cephesi komutanlığını yapmıştı. Fuat Paşa’nın Batı Cephesi Komutanlığına atanmasından sonra Kâzım Bey’e Kuzey Kolordusu Komutanlığı makam ve yetkisi verildi. Aydın bölgesinde, düşmanın İzmir’e girişinden sonra asker ve halktan kimi yurtseverler, Yunanlılara karşı çıkıyor; halkı yüreklendirmek ve silahlı ulusal örgütler kurmak için çalışıyorlardı. Bu arada, ad ve kılık değiştirerek İzmir’den o bölgeye gitmiş olan Celâl Bey’in (İzmir Milletvekili Celâl Bey) çaba ve özverisi anılmaya değer.<br />
1919 yılı Haziran ortalarında, Aydın Cephesi de kuruldu. Bu bölgede bulunan 57’nci Tümenin Komutanı Albay Mehmet Şefik Bey ve Tümen Topçu Komutanı Binbaşı Hakkı Bey idi; alay komutanlarından Binbaşı Hacı Şükrü Bey ve ulusal kuvvetlerin başında Yörük Ali Efe ile Demirci Mehmet Efe vardı. Sonunda, Demirci Mehmet Efe üstünlük sağlayarak Aydın Cephesi Komutanlığını eline aldı.<br />
Baylar, İzmir’in çeşitli kesimlerinde kurulan ve yavaş yavaş subaylarla ve ordu birlikleriyle güçlendirilmesine çalışılan ulusal cephelerin beslenmeleri doğrudan doğruya o bölge halkınca sağlanıyordu. Bunun için de cephe gerilerinde ulusal örgütler kurulmuştu. Bu ödevin halktan hükümete geçişi, Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kuruluşundan sonra sağlanabilmiştir.<br />
<strong>2. Güney Fransız Cephesi</strong><br />
a) Fransız birliklerine karşı, doğrudan doğruya Adana bölgesinde; Mersin, Tarsus, İslâhiye bölgelerinde ve Silifke dolaylarında Ulusal Güçler kurulmuş ve bunlar çok yiğitçe işe başlamışlardı. Doğu Adana bölgesinde “Tufan Bey” sanı ile eyleme geçen Yüzbaşı Osman Bey’in yiğitlikleri anılmaya değer. Ulusal birlikler, Mersin, Tarsus, Adana şehirlerinin kapılarına dek sokuldular ve buralarda üstünlük sağladılar. Pozantı’da Fransızları kuşattılar ve geri çekilmek zorunda bıraktılar.<br />
b) Maraş’ta, Antep’te, Urfa’da önemli savaşlar ve çarpışmalar oldu. Sonunda işgal kuvvetleri buralardan çekilmek zorunda bırakıldılar. Bu başarıların kazanılmasında başlıca etmen olan Kılıç Ali ve Ali Saip Beylerin adlarını anmayı ödev sayarım.<br />
Fransızların işgal bölgelerinde ve cephelerde Ulusal Güçler her gün daha sağlam olarak örgütleniyorlardı. Ulusal Güçler ordu birlikleriyle de desteklenmeye başlanmıştı. İşgal güçleri her yönden sıkı ve sert bir biçimde baskı altına alınıyordu.<br />
(Atatürk, bu baskıların Fransızlar ile 20 günlük bir ateşkes imzalanması sonucunu doğurduğunu ve bu ateşkesin hem ulusal direnişi örgütlendirmek hem de Fransa’ya Ulusal Örgüt’ün siyasal varlığını tanıtmak amacı güttüğünü belirtiyor. Ardından, tüm bu gelişmelerin, İstanbul Hükümetinin Nurettin Paşa aracılığıyla bir uzlaşma arayışına yönelmesine yol açtığını açıkladıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyor:)<br />
<strong>3. Yunanlıların İlk Genel Saldırısı</strong><br />
Saygıdeğer baylar, yurt içinde yer yer beliren iç ayaklanmaları izlemekte gecikmeyen Yunanlıların ilk genel saldırısı, gözlerimizi yeniden batıya çevirtecektir.<br />
Yunanlılar, 22 Haziran 1920’de Milne Hattı’ndan genel saldırıya geçtiler. Kuvvetleri altı tümene yükselmiş bulunuyordu. Üç tümen ile iki koldan Akhisar-Soma yönünden; iki tümen ile Salihli yönünden; bir tümen ile de Aydın Cephesinden saldırdılar. Düşmanın kuzey kolu, 30 Haziran 1920’de Balıkesir’e girdi ve süvarileri de 2 Temmuz 1920’de Mustafakemalpaşa ve Karacabey’i işgal etti. Bu düşman karşısında bulunan 61 ve 56’ncı tümenlerimiz, Ulubat köprüsünü yıkarak Bursa’ya doğru çekildi. Düşman, birliklerimizi izleyerek Bursa’ya da girdi ve ileri kollarını DimbosAksu kesimine dek sürdü. Bunun karşısındaki kuvvetlerimiz çok sarsıldı. Eskişehir’e dek çekildi. Bu savaşlar sırasında İngilizler, 25 Haziran 1920’de Mudanya’ya ve 2 Temmuz 1920’de de Bandırma’ya birer birlik çıkardılar.<br />
Salihli yönünde doğuya ilerleyen iki Yunan tümeni de 24 Haziranda Alaşehir’e girdi ve daha sonra ilerleyerek 29 Ağustosta Uşak’ı aldı. Dumlupınar sırtları elimizde kalmak üzere bu bölgeye dek ilerledi. Bu düşman karşısında bulunan 23’üncü Tümen ve Ulusal Güçlerimiz çok sarsıldı ve Aydın’dan ilerleyen bir Yunan kolu da Nazilli’ye dek geldi. Bu savaşlar sırasında, tümenlerimizin kadro durumunda ve cephanesiz olduklarını ve güçlendirilmelerine de henüz olanak bulunmadığını biliyorsunuz.<br />
Baylar, ben de, Eskişehir’e ve oradan ileri bölgelere gittim. Gerek orada ve gerek başka bölgelerde bulunan güçlerimizin düzene sokulmasını buyurdum. Yeniden, düşman karşısında, düzenli komutaya bağlı cepheler kurulmasını sağladım.<br />
Baylar, Yunan saldırısı ve ulusal cephelerin bozulması, Meclis’te büyük bir bunalım yarattı ve sert sataşma ve eleştirilere yol açtı.<br />
Büyük Millet Meclisi’nin 13 Temmuz 1920 günü, kırk birinci toplantısında, suçlarından ve yönetimdeki yetersizliklerinden dolayı Bursa Komutanı Bekir Sami ve Bursa Valisi Hâcim Muhittin Beylerin ve Alaşehir Komutanı Âşir Bey’in niçin mahkemeye verilmediklerini Genelkurmay Başkanlığından ve İçişleri Bakanlığından soran gensoru önergesi okundu.<br />
(Atatürk, bu önerge ile ilgili başlayan tartışmalara değindikten sonra, sözlerini şöyle sürdürmektedir:)<br />
Baylar, ayrıntılarını Meclis tutanaklarında okuduğunuz bu sıcak görüşmelerden önce, 26 Temmuz 1920 günü de gizli bir oturumda buna benzer bir görüşme olmuştu. Orada da uzun açıklama yapmak zorunda kalmıştım. Çünkü üzüntü ve duyarlık sonucu olarak yapılmakta olan eleştiri ve önerilerde, bu yenilginin gerçek nedenleri ve etmenleri sanki unutulmuş gibiydi. Bütün bu bozgundan, kurulalı ve iş başına geçeli daha iki ay bile olmayan Bakanlar Kurulunu sorumlu tutmak amacı güdülüyordu. Bir yıldan daha çok bir süreden beri Yunan ordusunun İzmir bölgesinde yerleşmiş olduğu ve durmadan hazırlandığı; buna karşılık, İstanbul hükümetlerinin ordumuzu boyuna kötürüm edecek nedenler yaratmakla uğraştığı ve ulusun kendiliğinden kurabildiği Ulusal Güçleri dağıttırmaya ve yok ettirmeye çalışmaktan başka bir şey yapmadığı hiç düşünülmüyordu. Eğer bu bir yıl içinde Yunan güçleri karşısında az çok bir varlık gösterilmiş idiyse, bunun da beş on özverilinin kendiliklerinden gösterdikleri kararlılık ve çabalarının ürünü olduğunu insafla göz önünde bulundurmak istemiyorlardı. Söz söyleyenler içinde, pek az olmakla birlikte, ulusal inancı ve yurda bağlılığı kuşkulu olanlar bile vardı.<br />
Söz konusu ettiğimiz bu gizli oturumda, uzun açıklamalarım arasında özellikle demiştim ki: “Bir yıkıma uğramadan önce, onu önleme ve ona karşı savunma önlemlerini düşünmek gerektir. Yıkıma uğradıktan sonra yanıp yakılmanın yararı yoktur. Yunan saldırısının olacağı daha önceden çok belliydi. Eğer, bunu önleyici önlemler alınamamış ise, bunun sorumluluğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve onun hükümetine yükletilemez. Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin sorumluluk yerine geldiğinden bu yana almaya başladığı önlemleri, daha bir yıl öncesinden beri İstanbul hükümetlerinin bütün ulusla birlikte ve önemle almaya başlaması gerekirdi. Kimi birliklerin cepheden alınıp iç ayaklanmaların bastırılmasında görevlendirilmesi, Yunan birlikleri karşısında bulundurulmalarındaki yarardan daha önemli ve zorunluydu ve yine de öyledir. Gerçi Bursa’da bırakılması zorunlu olan bir tümen, Adapazarı ayaklanma bölgesine gönderilen iki tümen, Hendek’te dağılan bir tümen, yani dört tümen; Zile, Yenihan bölgesinde ayaklananlarla uğraşan bir tümen ve bütün bu ordu birliklerine yardım eden ulusal birlikler cephede bulundurulabilseydiler, belki düşman saldırısı bu denli gelişemezdi. Ama ülkenin dirlik ve düzenliği ve ulusun kurtuluş amacında birleşip dayanışması sağlanmadıkça, bir dış düşmanın ilerleyişi ne durdurulabilir ve ne de bundan köklü bir yarar ve sonuç beklenir.<br />
Ülke yazgısının sorumluluğunu yeni üzerine almış olan Bakanlar Kurulu, o günkü koşullara göre seferberlik yapmayı acaba düşünebilir miydi? Ülkenin, hemen hemen baştanbaşa, Halifenin fetvası gereğini yerine getirmeye sürüklenip zorlandığı bir sırada, ulusu askere çağırmak uygun görülebilir miydi ve olabilir miydi? Bundan başka, bütün ulusu silah altına çağırmadan önce, silah sayısı ve elde bulunan silahların iş görebilmesi için gerekli cephane ve para tutarları ile kaynakların düşünülmesi zorunlu değil miydi? Durumu incelerken ve önlem düşünürken, acı olsa da gerçeği görmekten bir an vazgeçmemek gerekir. Kendimizi ve birbirimizi aldatmaya gerek ve zorunluluk yoktur. Biz, durumun ve cephelerin gereksinimlerini bilmez değiliz.<br />
Bundan sonra, kuşkusuz, durumlar değişecek; bütün ülkeye ve ulusa gerçekten umut ve güven verecek önlemler uygulanacaktır. Artık buna engel kalmamıştır. Bakanlar Kurulu, kimi doğumluları silah altına da alabilecektir.<br />
Saygıdeğer Baylar, kimi kapalı sorunların kolaylıkla anlatılmasına yarayacağını sandığım için yüce kurulunuza bir “Yeşil Ordu”dan söz açacağım:<br />
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve hükümetinin kuruluşundan sonra Ankara’da “Yeşil Ordu” adı altında bir dernek kuruldu. Bu derneğin ilk kurucuları pek yakın ve bilinen arkadaşlardı. Yeşil Ordu örgütü, bir bakıma gizli bir örgüt niteliğinde kurulmuş ve oldukça genişlemiş. Yeşil Ordu örgütü ile uğraşanlar, benim bu işi bildiğimi, uygun gördüğümü ve istediğimi söylediklerinden, her yerde benim adıma örgütü genişletmeye ve güçlendirmeye çalışanlar çoğalmış. Örgütün kurucuları arasına, milletvekili bulunan Çerkez Reşit Bey ve Çerkez Ethem ve kardeşi Tevfik Beyler girmişler. Bundan başka Ethem ve Tevfik Bey birliklerinin bütün adamları, Yeşil Ordu’nun sanki temeli olmuşlar.<br />
Baylar, bu başlangıçtan sonra, Çerkez Ethem Bey ve kardeşlerinin ilk kez göze çarpmaya başlayan kimi davranışları ve tutumları üzerine yüce kurulunuzu aydınlatmak isterim.<br />
Çerkez Ethem Bey, ulusal bir birlik ile önce Anzavur’u kovalamakta ve sonra Düzce ayaklanmasında başarılı işler gördüğünden, Yozgat’a gitmek üzere Ankara’ya getirildiği zaman, hemen herkesçe beğenildi ve övüldü. Kendisini abartarak övenler de elbette olmuştur. Ethem Bey ve kardeşlerinin sonraki davranışlarından, bu alkış ve övgülerden dolayı büyüklendikleri, dahası, kimi kuruntulara kapıldıkları anlaşılıyor. Ethem Bey ve kardeşlerinden Tevfik Bey, Yozgat ayaklanmasını bastırmakla uğraştığı sırada kendine yakın ve uzak bütün askeri ve ulusal birlik komutanlarının hepsine karşı, bunların rütbe ve makamlarına önem vermeksizin, birer birer küçültücü ve saldırıcı davranışlarda bulunmakta hiçbir sakınca görmemeye başladı. Çoğu, Ethem Bey’in kendisini, niteliğini ve değerini tanımayan komutanlar, yurdun ateş içinde bulunduğunu ve Ethem Bey’in abartılmış olarak işittikleri hizmetini düşünerek elden geldiğince kendisiyle çekişmede ileri gitmekten sakınmışlardı. Böylece şımaran Ethem ve kardeşi Tevfik Beyler, Türk ordusunda değerli hiçbir subay ve komutan bulunmadığı ve kendilerinin herkesten üstün birer yiğit oldukları sanısına düşmüşler ve bu sanılarını açıktan açığa, sakınmaksızın herkese söylemekten çekinmemeye başlamışlardı. Doğrudan doğruya valilere ve herkese buyruk savuruyorlar ve buyruklarını yerine getirmeyenlerin asılacağı yolunda gözdağı da veriyorlardı. Ethem Bey Ankara ve Ankara’daki hükümet üzerinde de etki yapmak denemesinde bulunmuştur. Sözde Yozgat ayaklanması, Yozgat’ın bağlı bulunduğu Ankara Valisinin kötü yönetiminden doğmuş; bundan dolayı, öbür ayaklandırıcılara uyguladığı cezayı, ki o ceza asarak öldürmekti, Ankara Valisi için de olay yerinde kendisi uygulamaya karar vermişti. Yozgat’a gönderilmesini istediği Ankara Valisi, ulusal girişimlerde olağanüstü hizmet ve özveri göstermiş ve göstermekte bulunan Yahya Galip Bey’di. Yahya Galip Bey’in, özellikle bizce, hizmeti beğenilmiş ve varlığı pek gerekli ve yararlı bir kişi olduğu biliniyordu. İşte böyle bir kişiyi, kendi eline, darağacına vermeye bizi zorlamakla en büyük erk ve etkiyi kazanabileceğini düşünmüştü. Elbette Yahya Galip Bey’i veremezdik ve vermedik. Ethem ve kardeşleri bu sorun üzerinde çok üsteleyemediler. Ama Yozgat’ta, özellikle milletvekillerine: “Ankara’ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi Başkanını Meclis önünde asacağım” yollu uygunsuz sözler söylediği duyulmuştur. Bu konuya gene dönmek üzere asıl konumuz olan &#8220;Yeşil Ordu&#8221;ya sözü getireceğim.<br />
Erzurumlu Nâzım Nazmi Bey’in, görevli bulunduğu Malatya’dan gönderdiği bir mektupta, Yeşil Ordu örgütünün hoşlanabileceğim biçimde genişletilmesine çalışıldığı bildiriliyordu. Bu haberin verdiği uyanıklıkla, bu gizli dernek üzerinde incelemelerde bulundum. Bu derneğin zararlı bir biçim ve nitelik aldığı inancına vardım. Hemen kapatılmasını düşündüm. Tanıdığım arkadaşları aydınlattım. Görüşümü söyledim, gereğini yaptılar. Ama genel yazman olan Hakkı Behiç Bey, derneğin kapatılması ile ilgili önerimin kabul edilemeyeceğini ve uygulanamayacağını söyledi. Ben: “Kapattırırım” dedim. Bunun da olamayacağını, çünkü derneğin düşünülenden daha büyük ve daha güçlü olduğunu ve bu derneği kuranların sonuna dek amaçlarından ayrılmayacakları üzerine birbirlerine söz vermiş olduklarını özel bir durum takınarak söyledi. Olaylar gösterdi ki biz, bu gizli derneğin kapatılmasına çalıştıysak da bütünüyle başaramadık. Dernek ileri gelenlerinin kimisi çalışmalarını bu kez, elbette, büsbütün olumsuz ve bize karşı olarak sürdürmüşlerdir.<br />
<strong>4. Doğu Cephesi ve Diplomatik Gelişmeler</strong><br />
Saygıdeğer baylar, izlemeyi düşündüğüm sıraya göre, yüce kurulunuza biraz Doğu Cephemizden bilgi vereceğim.<br />
(Atatürk, Söylev’inin bu bölümüne, izinli olarak Erzurum’da bulunan Meclis İkinci Başkanı ve Adalet Bakanı Celâlettin Arif Bey’in Erzurum Bölgesi Müfettişi olma isteğine yönelik telgrafından ve bunu izleyen ayrıntılardan söz ederek giriş yapmıştır. Aktardığına göre, Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey’in de Erzurum valisi olarak atanmasını içeren bu istek bütünüyle reddedilmiş ve Celâlettin Arif Bey Ankara’ya geri çağrılmıştır. Atatürk’ün, tutumlarına bir anlam veremediğini ifade eden Celâlettin Arif Bey, yapılan bu çağrıya karşın, Ankara’ya ancak 47 gün sonra dönecektir. İzleyen satırlarda Atatürk, sözlerini şöyle sürdürmektedir:)<br />
Biliyorsunuz ki Mondros Silah Bırakışması’ndan beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde gerek sınıra yakın yerlerde Türkleri toplu halde öldürmekten bir an vazgeçmiyorlardı. 1920 yılı sonbaharında Ermeni kıyımı dayanılmaz bir durum aldı. Ermeniler üzerine yürümeye karar verdik. 9 Haziran 1920’de doğu bölgesinde geçici seferberlik ilan ettik. On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık. 1920 Haziranında Ermeniler, Oltu’da kurulan yöresel Türk Hükümeti üzerine yürüyerek o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığımızca Ermenilere 7 Temmuz 1920’de kesin süreli bir nota verildi. Ermeniler aynı tutumlarını sürdürdüler. Sonucunda, seferberlikten üç buçuk, dört ay kadar sonra Kötek, Bardiz bölgelerinde toplanan birliklerimize Ermenilerin saldırısı ile savaşa başlandı.<br />
Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardiz cephesinden baskın biçiminde yaptıkları genel bir saldırı ile başarı sağladılar. Baylar, Doğu Cephesinin bu hoşa gitmeyen bilgileri veren raporunu okurken, Celâlettin Arif Bey’in Ermeni saldırısının yapıldığı gün olan 24 Eylülde yazdığı bilinen ültimatomunu da alıyordum. Ermeniler geri atıldılar. Ordumuz 28 Eylül sabahı ileri yürüyüşe geçti. O gün Erzurum’un elli imzası da Ankara’ya saldırıya geçiyor. Ne kötü rastlantı! Sanki bu baylar, bize karşı Ermenilerle sözleşmiş gibi!<br />
Ordu, 29 Eylülde Sarıkamış’a girdi. 30 Eylülde Göle57 alındı. Ama kimi nedenler ve düşünceler dolayısıyla ordumuz 28 Ekim 1920’ye değin, bir ay, Sarıkamış-Laloğlu kesiminde kaldı. Bu nedenlerden birinin de Erzurum’da bulunan Celâlettin Arif Bey ve arkadaşlarının yarattıkları durum olduğunu kestirebilirsiniz.<br />
Baylar, savaş alanında verilecek buyruğu bekleyen Doğu Ordumuz, 28 Ekim 1920 günü Kars üzerine yürümeye başladı. Düşman, karşı koymaksızın Kars’ı bıraktı. 30 Ekimde ordumuz Kars’a girdi. 7 Kasım günü birliklerimiz Arpaçayı’na dek olan bölgeyi ve Gümrü’yü ele geçirdi.<br />
Ermeniler, 6 Kasımda savaşı bırakmak ve barış yapmak için bize başvurmuşlardı. Biz de ateşkes anlaşması ile ilgili maddeleri, Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile 8 Kasımda Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasımda başlayan barış görüşmeleri 2 Aralıkta sona erdi ve 2/3 Aralık gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı.<br />
Baylar, Gümrü Antlaşması, Ulusal Hükümetin yaptığı ilk antlaşmadır. Bu antlaşma ile düşmanlarımızın ta Harşit koyağına kadar olan Türk ülkelerini kendisine bağışlamayı tasarladıkları Ermenistan, Osmanlı Devleti’nin 1877 savaşında yitirmiş olduğu yerleri bize, Ulusal Hükümete bırakarak saf dışı bırakılmıştır. Doğudaki durumlarda önemli değişiklik olması yüzünden, bu antlaşma yerine, daha sonra yapılan 16 Mart 1921 günlü Moskova Antlaşması ile 13 Ekim 1921 günlü Kars Antlaşması geçmiştir.<br />
Baylar, gene o bölgede bulunması dolayısıyla, Gürcistan ile olan işlem ve ilişkimizden de kısaca bilgi vereyim. 1920 yılı Temmuzunda, Batum’u İngilizler boşaltınca Gürcüler hemen ele geçirdiler. Bu durum, Brestlitovsk ve Trabzon antlaşmalarına aykırı olduğundan, 25 Temmuz 1920’de tarafımızdan protesto edilmişti. 8 Şubat 1921’de Ankara’da güven mektubunu sunmuş olan Gürcü Elçisi ile de Türkiye-Gürcistan antlaşması için görüşme başlamıştı. En sonunda, 23 Şubat 1921’de verdiğimiz kesin süreli bir nota üzerine Ardahan, Artvin ve Batum’un tarafımızdan işgal edilmesi kabul edildi. Bundan on beş gün sonra Batum’a girdik. Bu yerlere, Türkiye’ye katılmayı dört gözle bekleyen halkın alkışları arasında girildi. Daha sonra, Moskova Antlaşması gereğince Batum boşaltıldı, ama ele geçirdiğimiz öteki yerlerin anayurda bağlılığı pekiştirildi.<br />
<strong>5. Trakya’nın Durumu</strong><br />
Doğu Trakya’da, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti, Trakya-Paşaeli Merkez Kurulu bir kurultay topladı ve bu kurultay, Trakya’nın yönetimini, Trakya-Paşaeli Merkez Kuruluna verdi. Trakya’da Kolordu Komutanı bulunan Cafer Tayyar Bey58, bu merkez kurulunun üyesi olmakla birlikte Edirne Milletvekili olarak da Meclisimize üye seçilmişti. Trakya Merkez Kuruluna ve Kolordu Komutanına verdiğimiz yönerge, Trakya’nın yazgısının bütün ülkenin yazgısına bağlı olduğu ve onunla birlikte düşünülebileceği ilkesine dayanıyordu. Savaş durumu bakımından da verdiğimiz yönerge şu idi:<br />
Üstün kuvvetlerin saldırısına uğranılırsa sonuna değin dayanılacak ve Trakya bütünüyle düşman eline geçse bile, ileri sürülecek herhangi bir çözüm yolu tek başına kabul olunamayacaktır. Öteden beri Trakya’daki komutanın da kararının böyle olduğu söylenmekteydi. Ama son zamanlarda komutan Cafer Tayyar Bey, yabancıların verdiği güvence üzerine, yapılan çağrıyı kabul ederek İstanbul’a gitmiş; ancak dönüşünden sonra durumu bize bildirmişti. Anlaşıldığına göre, Doğu Trakya’nın yalnız başına varlığını koruyamayacağı, ancak Batı Trakya ile birleşerek bir yabancı yönetimle yaşayabileceği yolunda düşünceler aşılanmış&#8230; Her halde içgücünü kıracak birtakım propagandalar yapılmış.<br />
Cafer Tayyar Bey İstanbul’da iken tümen komutanlarından Muhittin Bey, İstanbul’dan Kolordu Komutanlığına atanmış. Cafer Tayyar Bey’in Trakya’ya dönmesine izin verilmiş. Cafer Tayyar Bey, İstanbul’daki ilgililerle görüştükten sonra, Muhittin Bey önermişse de artık kolordunun komutanlığını üzerine almamış, Muhittin Bey’in üzerinde bırakmış. Böylece Trakya’nın yazgısı, İstanbul siyasal çevrelerinin etkisine bırakılmış.<br />
Baylar, Trakya’nın özel ve güç durum ve koşul içinde bulunduğuna kuşku yoktu. Ama bu özellik ve güçlükler, hiçbir zaman Trakya’daki kolordunun askerliğin gereklerini ve yurtseverlik ödevini yapmasına engel olamazdı. Eğer bu yapılmamış ise, ulus ve tarih karşısında bundan tek sorumlu Cafer Tayyar Paşa’dır. Tarihte, bütün bir yurdu çok üstün düşman güçleri karşısında, son avuç toprağına değin karış karış, yiğitçesine ve namuslucasına savunmuş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk ordusu o nitelikte bir ordudur. Yeter ki ona komuta edenlerde, komuta edebilmek niteliği bulunsun!<br />
Baylar, komutanlar, askerlik görev ve gereklerini düşünürken ve uygularken, kafalarını siyasal düşüncelerin etkisi altında bulundurmaktan sakınmalıdırlar. Siyasal durumun gereklerini düşünen başka görevliler bulunduğunu unutmamalıdırlar. Komutanların, buyruklarına verilen ulus çocuklarını, ülke araçlarını düşmana, ölüme sürerken düşünecekleri tek nokta; ulusun kendilerinden beklediği yurt görevini ateşle, süngü ile ve ölümle yapmak ve sonuçlandırmaktır. Askerlik görevi ancak bu anlayış ve inançla yapılabilir. Lafla, siyasetle, düşmanın aldatıcı sözlerine kulak vermekle askerlik görevi yapılamaz. Komutanlık görev ve sorumluluğunu yüklenecek kadar omuzlarında ve özellikle kafasında güç bulunmayanların acı sonuçlarla karşılaşmalarından kaçınılamaz.<br />
Baylar, bir komutanın tutsak olması da bağışlanabilir; ancak, askerlik görev ve gereklerini yapıp uygulamakta elindeki gücü sonuna dek, son süngü ve son soluğa kadar kullandıktan sonra kanını akıtmak fırsatını bulmaksızın düşman eline düşerse&#8230;<br />
Baylar, bütün ordusu, üstün düşman ordusu karşısında yenilip kendiliğinden geri çekilirken, kılıcını çekip tek başına atını düşman başkomutanının çadırına sürerek ölüm arayan Türk komutanları görülmüştür. Bir Türk komutanının ordusunu kullanmaksızın, herhangi bir kötü rastlantı ve mutsuzluk sonucu da olsa, düşmana tutsak olmasını biz bağışlasak da tarih, bunu hiç bağışlamaz ve bağışlamamalıdır. Türk Devrim tarihinin gelecek kuşaklara ileteceği sözler ve uyarmalar işte budur!<br />
<strong>6. Kuva-yi Seyyare Sorunu</strong><br />
Saygıdeğer baylar, Yeşil Ordu örgütünden söz ederken düşmana karşı kurulacak birlikler konusunda karşıt iki görüşün çarpışmaya başladığını açıklamıştım. Bizim tuttuğumuz düzenli ordu kurma görüşüne karşıt olarak, “milis” diyebileceğimiz bir çeşit örgüt kurma görüşüne genel bir akım vermek için çalışılıyordu. Reşit, Ethem ve Tevfik kardeşler, Kütahya yakınında “Kuva-yi Seyyare” adı altında ellerinde bulunan güce dayanarak bu akımın başında ve çok ateşli bir biçimde çalışıyorlardı.<br />
Batı Cephesi’nde, orduda ve halk arasında ve dahası Mecliste bu akım için yapılan propaganda o kadar güçlü ve etkili bir duruma geldi ki, “Ordudan fayda yoktur dağılsın! Hepimiz Kuva-yı Milliye olalım!” sözleri her tarafta kulakları doldurmaya başladı.<br />
Batı Cephesi birlikleri arasında, Kuva-yı Milliye durumunda, bir bölge ve bir cepheyi elinde tutan Ethem Bey birliğinin erleri, sanki seçkin ve ordu erlerinden üstün, ayrıcalıklı görülmeye, imrenilecek durumda sayılmaya başlandı. Ethem Bey ve kardeşleri de herkes üzerinde bir tür güç ve egemenlik kurmaya başladılar&#8230; İşte bu sıralardaydı ki Batı Cephesi Komutanı, Genel Kurmay Başkanlığı’na, Ethem ve Tevfik kardeşlerin etkisiyle olduğu sanılan bir öneride bulundu: “Yunan ordusunun Gediz yakınında ayrı olarak bulunan bir tümenine saldırmak!”<br />
Genelkurmay Başkanlığı, Batı Cephesi Komutanlığı’nın bu önersini kabul etmedi. Çünkü düşman ordusu genel olarak bizim ordumuzdan daha güçlüydü. Biz, daha ordumuzu kurmuş ve düzene sokmuş değildik. Cephanemizin miktarı da ağırdan almamızı gerektiriyordu. Bütün cephe birliklerimize başvurarak ve az çok üstün bir güç toplayarak, Gediz’de düşmana karşı belki çabucak bir başarı kazanabilirdik. Fakat birliklerimiz ve hazırlığımız, böyle bir başarıyı genel ve sonuçlu bir başarıya götürmeye uygun değildi. Durum böyle olunca, bütün işe yarayan güçlerimizi, sınırlı ve geçici bir başarı elde etmek için kullanmış ve yıpratmış olacaktık. Buna karşın, düşman bütün güçleriyle bir karşı saldırıya geçerse, her tarafta yenilgi kesin olurdu. Bundan dolayı da cephenin ve Hükümetin şimdilik ordu kuruluşunu genişletip artırarak cepheyi güçlendirmeye çalışması gerekiyordu. Ülkenin ölüm kalım sorunu anlamına gelen Batı Cephesi’nde özel ve sınırlı düşüncelere kapılmak uygun görülmüyordu.<br />
(Atatürk, Söylev’inin bu bölümünde, Genelkurmay Başkanı’nın Gediz saldırısının yapılmaması için ısrarcı olduğunu; ancak buna karşın Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın buyruğu ile 24 Ekim’de 1920’de, Türk ordusunun yenilgisi ve çekilmesiyle sonuçlanan bir saldırı yapıldığını aktarıyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:)<br />
<strong>7. Batı Cephesi’nin Yeniden Yapılandırılması<br />
</strong>Baylar, her başarısızlığın sonunda birtakım dedikoduların ortaya çıkması beklenmelidir. Gediz Savaşı’ndan sonra da genel durum acıklı bir görünüş alınca, her yerde dedikodular ve haklı haksız eleştiriler başladı. Bazıları ve hele “Kuva-yi Seyyare”ciler, Ethem ve kardeşleri, bütün suçu cephe komutanına ve düzenli ordu tümenlerine atarak, kendilerinin güç durumda bırakılmış oldukları yolunda propaganda yaptırıyorlar ve “Ordu komutanı, yanılgılarını kapatmak için suçu bize yüklüyor” diyorlardı. Ordu da “Kuva-yi Seyyare”nin hiçbir iş yapmadığını, yapmaya da gücü yetmediğini ve savaşta verilen buyruklara uymadığını, her zaman tehlikeden uzak bulunduğunu ileri sürüyor ve kanıtlıyordu.<br />
(Atatürk, Söylev’inin bu bölümünde, kimi yurt haini iktidar sahiplerinin düşmanlarca satın alınmasının yıkıcı etkilerinden söz etmekte ve böyle bir durumu önleyebilmenin tek yolu olarak da halka kılavuzluk yapacak güvenilir ve yurtsever bir siyasal partinin kurulmasını ve ulusun temsilcilerinin seçilmesinde çok dikkatli ve kıskanç olunmasını önermektedir. Bu bağlamda verdiği örneklerden birisi de yabancıların desteğiyle bir ters düzen girişimi içinde olan Tokat Milletvekili Nazım Beyin Meclis tarafından İçişleri Bakanı seçilmiş olmasıdır. Nitekim bu tür olasılıkları önleyebilmenin bir yolu olarak 4 Kasım 1920’den başlayarak, Bakanların TBMM Başkanı tarafından önerilmesi ve Meclis tarafından salt çoğunluk ilkesine göre seçilmesi yöntemine geçilmiştir. Atatürk, bu örnek olayların ardından sözlerini şöyle sürdürmektedir:)<br />
Gediz Savaşı’ndan, onun maddesel ve tinsel can sıkıcı sonuçlarından sonra, Fuat Paşa’nın cephe üzerindeki komutanlık etki ve erki sarsılmış gibi görünüyordu.<br />
Baylar, artık Ali Fuat Paşa’nın Batı Cephesine komuta edemeyeceği kanısına varmıştım. O günlerde Moskova’ya da bir elçilik kurulu göndermemiz gerekiyordu. Öyleyse, Fuat Paşa büyükelçi olarak Moskova’ya gidebilirdi. Batı Cephesi de çok ciddi ve dikkatli bir çalışma istediğinden, bu cephe komutanlığını da zaten genel askerî eylemleri yürütmekte olan Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’ya ek görev olarak vermek en ivedi ve uygun bir önlem olacaktı. Bir yönden de gerek iç ayaklanma ve direnmelere karşı gerek savaş açısından, güçlü bir süvari kuruluşuna duyulan gereksinim açıktı. Yalnızca bu kuruluşu kurabilmek için de İçişleri Bakanı bulunan Refet Bey’e ek olarak bu görevi de vererek, kendisini Konya ve dolaylarına göndermeyi uygun buluyordum. Çünkü Refet Paşa, çeşitli zamanlarda çeşitli nedenlerle Konya’ya, Denizli’ye gitmiş, Batı Cephesi’nin güney kesimi ile ilgilenmiş ve o kesimle ilgisi bulunan bölgeleri tanımış bulunuyordu. Öyleyse sorunu şöyle çözebilirdim: Cepheyi ikiye ayırmak; önemli kesimleri içeren alanı Batı Cephesi diye adlandırarak İsmet Paşa’nın komutasına vermek; güney kesimini de Konya dolaylarına göndereceğim Refet Paşa’ya vermek ve her iki cepheyi birden doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanlığı katına bağlamak. Genelkurmay Başkanlığı’na da Millî Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa vekillik edebilirdi.<br />
Baylar, 8 Kasım 1920’de, Fuat Paşa Ankara’ya geldi. Karşılamak için ben de istasyonda bulunuyordum. Paşa’yı omzunda bir filinta olduğu halde Kuva-yi Milliye giysisi içinde gördüm. Batı Cephesi Komutanı’na bu giysiyi benimseten düşünce ve anlayış akımının bütün Batı Cephesi üzerinde ne kadar etkili olduğunu anlamak için artık duraksamaya yer kalmamıştı. Onun için Fuat Paşa’ya kısa bir gerekçeden sonra, yeni alabileceği görevi söyledim. Hoşnut olarak kabul etti. Aynı günün gecesi İsmet ve Refet Paşaları da çağırarak yeni durumu ve görevlerini kararlaştırdık. Kendilerine verdiğim kesin yönerge: “İvedilikle düzenli ordu ve büyük süvari gücü oluşturmak” idi. Böylece 1920 yılı Kasımının sekizinci günü “düzensiz örgüt düşüncesi ve siyasetini yıkmak kararı” eylem ve uygulama alanına konulmuş oldu.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 159-178</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;un İşgali ve Ulusal Bir Meclise Doğru</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/istanbulun-isgali-ve-ulusal-bir-meclise-dogru/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 08:33:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Temsilciler Kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[Celâlettin Arif Bey]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un İşgali ve Ulusal Bir Meclise Doğru]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<category><![CDATA[Vali ve Mutasarrıflıklara ve Hakları Savunma Derneklerine]]></category>
		<category><![CDATA[Yüzbaşı Forbes]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5735</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, İstanbul’da 10. Tümen Komutanından Ankara’da 20. Kolordu Komutanlığına 9 Mart 1920 gün ve 465 sayılı, gizli bir&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, İstanbul’da 10. Tümen Komutanından Ankara’da 20. Kolordu Komutanlığına 9 Mart 1920 gün ve 465 sayılı, gizli bir tel ile kapatılmış bir yazı 14 Mart 1920 günü geldi. Açılmışı şuydu:<br />
(Telgraf Memuru Hamdi Bey aracılığıyla yapılan bu yazışmalardan, İngilizlerin, Türk Ocağı ile Mızıka Karakolu’nu basıp ele geçirdikleri ve İstanbul’u adım adım işgal etmeye başladıkları bilgileri edinilmektedir. Hamdi Bey dışında hiçbir bakan ya da milletvekilinden bu yönde bilgi gelmemiş olmasına dikkat çeken Atatürk, Hamdi Bey’e de duyarlılığından dolayı teşekkür etmekte ve ardından 16 Mart tarihli teliyle tüm valilik, mutasarrıflık ve kolordu komutanlıklarını uyarmaktadır: ‘Dış dünya ile ilişkiler kesilecek, Hıristiyan halkın huzuru bozulmayacak ve gerekenler hakkında yasal işlemler uygulanacaktır.)<br />
Baylar, Anlaşma Güçleri, İstanbul telgraf merkezlerini ele geçirdikten sonra, yurda telle bir resmî bildirim yapmak istediler. Uyarmamız ve anımsatmamız üzerine, bu resmî bildirim –kimi merkezler dışında- hiçbir yerden alınmadı. Alanlar ve yanıt verenlerden belli başlıları şunlardır: İzmit Mutasarrıfı Suat Bey, Konya Valisi Suphi Bey.<br />
(Bu resmî bildirimde; Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılmasına yol açan İttihat ve Terakki Hükümeti ile şimdi Ulusal Örgüt adıyla etkin olan kişiler kınanmakta ve bu direniş nedeniyle İstanbul’a el konulduğu açıklanmaktadır. Bildiriye göre, bu, geçici ve Padişahlık erkine saygılı bir işgaldir ve İstanbul’un Türklerde kalması ve güvenliğin sağlanması için yalnızca İstanbul’dan verilecek buyruklara uyulmalıdır. Bu düzmece karşısında, 16 Mart 1920’de tüm vali ve komutanlar ile Hakları Savunma Derneklerine bir genelge yayımlayan Atatürk, bildiriye önem verilmemesi gerektiğini ve doğru bildirimi Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneğinin yapacağını belirtmiştir.)<br />
Baylar, o gün türlü araçlarla şu protestoyu gönderdim:<br />
<strong>Protesto                                                                                                                                                                   16 Mart 1920</strong><br />
<strong>İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan Siyasal Temsilcilerine, Amerika Siyasal Temsilcisine,</strong><br />
<strong>Bütün yansız Devletler Dışişleri Bakanlıklarına ve Fransa, İngiltere, İtalya Millet Meclislerine verilmek üzere Antalya’da İtalyan Temsilciliğine</strong>,<br />
İstanbul’da bütün resmî dairelere, ulusal bağımsızlığımızı temsil eden Mebuslar Meclisi ile birlikte, Anlaşma Devletleri’nin erleri açık açık ve zorla girmişlerdir ve ulusal amaçlara uygun iş gören birçok yurtsever kimsenin tutuklanmasına da girişilmiştir. Osmanlı ulusunun siyasal egemenliğine ve özgürlüğüne indirilen bu son yumruk; hayatımızı ve varlığımızı, ne pahasına olursa olsun, savunmaya kararlı olan biz Osmanlılardan çok, yirminci yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere; özgürlük ve ulus duygusu gibi bugünkü insan topluluklarının temeli olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri ortaya koyan insanlığın genel vicdanına indirilmiş demektir.<br />
Biz, haklarımızı ve bağımsızlığımızı savunmak için giriştiğimiz savaşımın kutsallığına ve hiçbir gücün bir ulusu yaşama hakkından yoksun bırakamayacağına inanıyoruz. Tarihin bugüne dek yazmadığı nitelikte bir kıyım olan ve Vilson ilkelerine göre düzenlenmiş bir Ateşkes Antlaşması ile ulusumuzu savunma araçlarından yoksun etmek gibi bir düzene dayanılarak yapıldığı için, ilgili ulusların şeref ve onurlarıyla da bağdaşmayan bir davranış üzerine yargıya varmayı, resmî Avrupa ve Amerika’nın değil, bilim, kültür ve uygarlık Avrupa ve Amerika’sının51 vicdanına bırakmakla yetinir ve bu olaydan doğacak büyük tarihsel sorumluluğa son olarak bir daha dünyanın dikkatini çekeriz. Savımızın yasallığı ve kutsallığı bu güç zamanlarda, Tanrı’dan sonra en büyük desteğimizdir.<br />
<strong>Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
(Atatürk, 16-17 Mart 1920’de ayrıca yayımladığı bir genelge ile Vali ve komutanlardan Anlaşma Devletleri’nin Millet Meclisi Başkanlıklarına protesto telleri çekmelerini, bu tellerde, saldırının özgürlük, yurtseverlik ve ulusalcılık ilkelerine yöneldiğinin ve uygar ulusların buna göz yummasının tarihsel bir sorumluluk olduğunun vurgulanmasını istemiş ve gösteri toplantıları yapılmasını sağlamaları buyruğunu vermiştir.)<br />
Baylar, gene o gün ulusa şu bildiriyi yayımladım:<br />
<strong>Bildiri<br />
Bütün Komutanlara, Vali ve Mutasarrıflıklara ve Hakları Savunma Derneklerine, Belediye Başkanlıklarına, Basın Derneğine,<br />
</strong>Anlaşma Devletleri’nin şimdiye dek ülkemizi bölüşmeye yol bulmak için giriştikleri çeşitli önlemler biliniyor. Önce Ferit Paşa ile anlaşarak ulusu savunmasız bir durumda yabancılara tutsak etmek ve yurdun birtakım önemli yerlerini savaşı kazanan devletlerin sömürgelerine katmak düşünülmüştü. Ulusal Örgütün, ulusun genel desteğiyle bağımsızlığı savunmada gösterdiği dayanç ve direniş bu düşünceyi altüst etti. İkincisi, Ulusal Güçleri aldatarak ve ondan izin alarak Doğu’da üstünlük sağlama siyaseti gütmek için, Temsilciler Kuruluna başvuruldu. Kurul, ulusun bağımsızlığını ve ülkenin bütünlüğünü sağlamadıkça ve özellikle düşman elindeki yerlerin boşaltılmasına girişilmedikçe, hiçbir türlü görüşmeye yanaşmadı. Üçüncüsü, Ulusal Güçler ile işbirliği yapan hükümetlerin işlerine karışarak, ulusal birliği sarsma ve haince karşı koymaları özendirip daha çok kötülüğe sürükleme yolu tutuldu. Ulusal birliğin oluşturduğu direnme ve dayanışma karşısında bu saldırılar da eridi. Dördüncüsü, yurdun yazgısı üzerine kaygı verici kararlar alındığından söz edilerek kamuoyuna baskı yapılmaya başlandı. Namusu ve yurdu koruma uğrunda her türlü özveriyi göze almış olan Osmanlı ulusunun dayancı ve direnci önünde, bu korkutmalar da işe yaramadı. En sonunda, bugün İstanbul’u zorla ele geçirerek Osmanlı Devleti’nin yedi yüzyıllık yaşam ve egemenliğine son verildi. Açıkçası, bugün Türk ulusu, uygarlık yeteneğini, yaşama ve bağımsızlık hakkını ve bütün geleceğini savunmaya çağrıldı. İnsanlık dünyasının beğenisi, İslam dünyasının kurtuluş dilekleri, yüksek halifeliğin yabancı etkilerden kurtarılmasına ve ulusal bağımsızlığın geçmişteki şanımıza yaraşır bir inançla savunulup sağlanmasına bağlıdır. Giriştiğimiz bağımsızlık ve yurt savaşında Ulu Tanrı’nın yardım ve kayırıcılığı bizimledir.<br />
<strong>Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
Baylar, bir yandan da bütün İslam dünyasına seslenerek bu saldırıyı bir bildiri ile türlü araçlarla ayrıntılı olarak yaydık.<br />
Baylar, olay üzerine daha çok bilgi almayı beklemeksizin, telgrafçı Manastırlı Hamdi Efendi’nin verdiği bilgiden ve bu bilgiyi destekleyen, İşgal Güçleri Bildiriminden durumun iç yüzünü anlayarak gerekli gördüğüm ivedi önlemleri, açıklandığı üzere, hemen el koyma günü aldım ve uyguladım. İstanbul’un ele geçirilmesi ve yapılan tutuklamalar üzerine, türlü kaynaklardan birbirini tutmaz ve şişirilmiş bilgiler gelmeye başladı. Bir de çeşitli yollarla soruşturmaları sürdürdük. Yasama görevlerini yapamayacakları kanısına vararak dağılan milletvekillerinin ve kimi kişilerin İstanbul’dan kaçıp Ankara’ya gelmekte oldukları anlaşıldı. Yolculuklarını kolaylaştırmak için, geçecekleri yerlerdeki ilgililere gerekli buyrukları verdim.<br />
Baylar, 16 Martta İstanbul ele geçirilir geçirilmez, aldığım önlemler arasında, daha birtakımları vardır ki onları Büyük Millet Meclisinin ilk açılışında bildirmiş olduğum için burada yeniden ayrıntıya girmedim. Örneğin; Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki yabancı birliklerinin silahlarının alınması ya da oradan uzaklaştırılmaları; Geyve, Ulukışla yakınlarında demiryollarının bozulması ve Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmaları vb. gibi önlemlerle ilgili ayrıntıları, Büyük Millet Meclisinin ilk tutanaklarında okumuşsunuzdur. Bunlar arasında en önemlisi, olağanüstü yetkili bir Meclisin Ankara’da toplanmasını sağlama amacını güden ulusal ve yurtsal görevlerimizle ilgili karar ve bu kararın uygulanmasıdır. Baylar, bu konudaki kararımızı ve bu kararın nasıl uygulanacağını gösteren bir bildirimi, 19 Mart 1920’de, yani İstanbul’un ele geçirilişinden üç gün sonra yayımladım. Baylar, bu konu üzerinde komutanlarla hemen hemen iki gün kadar makine başında görüşerek düşüncelerini öğrendim. Ben, ilk yaptığım karalamada “Kurucu Meclis” deyimini kullanmıştım. Amacım da toplanacak meclise, “devletin yönetim biçimini” değiştirme yetkisi verilmesini ilk anda sağlamak idi. Ama bu terimin kullanılmasındaki amacı gereği gibi açıklayamadığım ya da açıklamak istemediğim için, halkın alışkın olmadığı bir terimdir diye, Erzurum ve Sivas’tan uyarıldım. Bunun üzerine “olağanüstü yetkili bir Meclis” sözünü kullanmakla yetindim.<br />
<strong>İllere, Bağımsız Sancaklara ve Kolordu Komutanlarına,</strong><br />
Devlet Başkentinin de Anlaşma Devletlerince resmî olarak ele geçirilmesi; yasama, adalet ve yürütme gücünden oluşan ulusal devlet gücünü kırmış ve Mebuslar Meclisi, bu durum karşısında görev yapamayacağını Hükümete resmî olarak bildirerek dağılmıştır. Şu duruma göre, devlet başkentinin korunmasını, ulusun bağımsızlığını ve devletin kurtarılmasını sağlayacak önlemleri düşünüp uygulamak üzere ulusça olağanüstü yetki verilecek bir meclisin Ankara’da toplantıya çağrılması ve dağılmış olan milletvekillerinden Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise katılmaları zorunlu görülmüştür. Bunun için aşağıda bildirilen yönerge gereğince, seçimlerin yapılmasını yurtseverlik onurunuz ve anlayışınızdan beklerim:<br />
1. Ankara’da olağanüstü yetkili bir meclis, ulusun işlerini yürütmek ve denetlemek üzere toplanacaktır.<br />
2. Bu meclise üye olarak seçilecek kişiler, milletvekilleri ile ilgili yasal koşullara uyacaklardır.<br />
3. Seçimde sancaklar seçim bölgesi olacaktır.<br />
4. Her sancaktan, beş üye seçilecektir.<br />
5. Her sancakta ilçelerden gelecek ikinci seçmenlerle sancak merkezinden seçilecek ikinci seçmenlerden ve sancak idare ve belediye meclisleriyle Hakları Savunma yönetim kurullarından; illerde, il merkez kurullarından ve il yönetim kurulu ile il merkezlerindeki belediye meclisinden ve il merkezi ile merkez ilçesi ve merkeze bağlı ilçelerin ikinci seçmenlerinden oluşmuş bir kurulca aynı günde ve aynı oturumda seçim yapılacaktır.<br />
6. Bu meclis üyeliğine, her parti, dernek ve her toplulukça aday gösterilebileceği gibi, her kişinin de bu kutsal savaşıma eylemli olarak katılması için bağımsız adaylığını istediği yerden koymaya hakkı vardır.<br />
7. Seçimlere, her yerin en yüksek sivil yöneticisi başkanlık edecek ve seçimi doğru yapılmasından sorumlu olacaktır.<br />
8. Seçim, gizli oyla ve salt çoğunlukla yapılacak; oyları kurulun kendi içinden seçeceği iki kişi, kurul önünde sayacaklardır.<br />
9. Seçim sonunda, bütün kurul üyelerinin imza edecekleri ya da kendi mühürleri ile mühürleyecekleri üç tane tutanak düzenlenecek; bir tanesi yerinde alıkonularak öteki iki taneden biri seçilen kişiye verilecek, öteki de Meclise gönderilecektir.<br />
10. Üyelerin alacakları ödenek, daha sonra Meclisçe kararlaştırılacaktır. Ancak geliş yollukları seçimi yapan kurulların zorunlu giderleri olarak uygun görecekleri tutarlar üzerinden, her yerin hükümetince sağlanacaktır.<br />
11. Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara’da çoğunlukla toplanmayı sağlamak üzere bitirilerek üyeler yola çıkarılacak ve sonuç, üyelerin adlarıyla birlikte hemen bildirilecektir.<br />
12. Bu telin varış saati bildirilecektir.<br />
13. Ek: Kolordu Komutanlarına, İllere, Bağımsız Sancaklara bildirilmiştir.<br />
<strong>Temsiler Kurulu Adına Mustafa Kemal</strong><br />
Baylar, bir hafta içinde, çeşitli yönlerden Ankara’ya gelmekte olan milletvekilleriyle, telyazı görüşmeleriyle ilişki kuruldu. Kendilerine, acılarını azaltmaya, yürek güçlerini artırmaya yarayacak bilgiler verildi. İstanbul’da artık bizim görüşümüzü izleyecek kimse kalmamıştı. Aylarca ve türlü yol ve yöntemlerle uyarmalarda bulunduğumuz halde, bizim dediğimiz biçimde örgütler kurmayıp Karakol Derneğini kurup geliştirmeye çalışanların başları, Malta’ya sürülmüş ve İstanbul’da üyelerinin varlıklarından ve çalışmalarından bir iz kalmamıştı. Orada yeniden örgüt kurmak için çok sıkıntılı çalışmalar yapmak ve o zamanki durumumuza göre gücümüzün üstünde para harcamak zorunda kaldık.<br />
Saygıdeğer Baylar, genel konuşmam arasında bir iki yerde, benim İstanbul’daki Mebuslar Meclisine başkan seçilmem konusuyla ilgili sorundan ve bununla güdülen amaçtan söz etmiştim. Bunun sağlanamamış olmasından, küçük bir zorluk ile karşılaştığımı da bildirmiştim. Gerçekten, İstanbul’da Meclis saldırıya uğrayıp dağılınca milletvekillerini toplamak ve özellikle, daha önce açıkladığım gibi bir meclis kurmaya girişebilmek için bir an duraksadım. Mebuslar Meclisi Başkanı Celâlettin Arif Bey’in Ankara’ya gelip gelmeyeceğini elbette bilemiyordum. Gelecek olursa, onun gelişini beklemeyi ve çağrıyı onun aracılığıyla yaptırmayı düşündüm. Ama durum pek çok hızlı ve ivedi davranmayı gerektiriyordu. Bilinmeyen bir olasılığı bekleyerek zaman yitirmeyi uygun bulmadım. Ama vereceğim kararın uygulanmasını sağlamak için de bir iki gün telgraf başında bütün komutanların düşündüklerini dinlemekle zaman geçirmek zorunda kaldım. Celâlettin Arif Bey’le Martın 27-28’inci gecesi Düzce’ye varışında, bağlantı kurulmuştu. Kendisine şu teli yazdım.<br />
(Atatürk, Celâlettin Bey’e, olağanüstü yetkiye sahip bir meclisin kurulması ve seçimlerin çabuklaştırılması konusundaki düşüncelerini soran bir tel yazdığını; aldığı yanıtta, Celâlettin Bey’in buna katıldığını ancak bu meclisin bir yasaya göre açılması gerektiğinin bildirildiğini açıklamaktadır. Celalettin Bey ayrıca, bizim Anayasamızda buna uygun madde olmadığı için, Fransız Anayasası ilkelerine uyulabileceğini ve böylece meclis bir saldırıya uğrarsa, il ve sancak yönetim kurullarından seçilecek ikişer üyenin, yaptırım gücü yüksek olan meclisi yeniden kurabileceklerini dile getirmektedir.)<br />
Bu yanıt tel dikkatle gözden geçirilirse, Celalettin Arif Bey’le aramızda büyük bir görüş ayrılığı olduğu kolaylıkla anlaşılır. Ben, olağanüstü yetkileri olan bir meclisin, Ankara’da toplanmasına karar verirken bizim Anayasamızda böyle bir meclisin toplanabilmesiyle ilgili bir işaret olmadığını elbette bilirdim. Ancak kararımı verebilmek için böyle bir işaretin varlığını ve yokluğunu düşünmek, hiç aklıma gelmedi. Ayrıca saldırıya uğrayan meclis üyelerinden kurtulanlar ile iller ve sancaklar yönetim kurullarından seçilecek ikişer üyeden oluşacak Mebuslar Meclisinin yeniden, eski biçim ve niteliği ile toplanmasını sağlamak için çalışmasını hiç aklıma getirmedim. Tersine, büsbütün başka nitelik ve yetkide, sürekli bir meclis kurmayı ve bu meclisle, tasarladığım devrim evrelerini birlikte geçirmeyi düşündüm. Buna göre, uyuşmazlığından kuşku etmediğim düşüncelerimizin, görüştükten sonra birleşebileceğinden umudum yoktu. Bununla birlikte 19 Mart günlü bildirimimi telle Celâlettin Arif Bey’e verdirdim.<br />
(Celâlettin Bey’in yanıtında, bildirimin genel olarak uygun olduğundan, Ankara’ya vardığında görüşülüp ayrıca bir bildiri yayımlanacağından söz edilmiştir.)<br />
Celâlettin Arif Bey, bildirimizi okuduktan sonra, onun içeriğinin düşündüğü ilkelere genel olarak uyduğunu söylemekle birlikte, bunları destekleyici bir bildiriyi hemen yazıp yayımlamıyor. Bu işi Ankara’ya geldikten ve görüştükten sonraya bırakıyor.<br />
Baylar, Celâlettin Arif Bey, Ankara’ya geldikten sonra, kendisiyle ve yasalardan anlar başka kimi kişilerle bu konu üzerine oldukça uzun süren görüşmeler ve tartışmalar yapıldı. Ancak yanılmıyorsam Celâlettin Arif Bey, hiçbir zaman benim, Büyük Millet Meclisinin niteliği ve yetkisi ile ilgili görüşüme katılmamıştır. O, her zaman, toplanmış olan meclisin temel görevinin, İstanbul’daki Mebuslar Meclisinin toplanmasını sağlamak olduğunu düşünmüş ve kendisini hep o Mebuslar Meclisinin başkanı saymıştır. Bunu pekiştiren küçük bir anımı izin verirseniz anlatayım:<br />
Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı bulunduğum ve kendisi ikinci başkan bulunduğu sırada, bir gün Başkanlık Kurulu toplantısında, Celâlettin Arif Bey’in ödenek işinden söz ettiğini ve kendisinin Mebuslar Meclisi Başkanı olması dolayısıyla o göreve özgü ödeneği istediğini, o zaman Meclis başyazmanlığı görevinde bulunan Recep Bey bildirdi. Bilirsiniz ki o zaman Meclis Başkanı, İkinci Başkanı ve öteki başkanlar ile Meclis üyelerinin ödenekleri arasında ayrım yoktu. Celâlettin Arif Bey, yalnız kendisinin, Mebuslar Meclisi Başkanı kimliğiyle ayrı tutularak daha çok ödenek almasının yasaya göre haklı olduğundan söz ediyordu. Ben, bu sorunu karara bağlamaya Başkanlık Kurulunun yetkili olmadığını; isteğinde ve savında direnirse işin, Meclis Genel Kuruluna sunulabileceğini ve alınacak karara göre işlem yapılabileceğini ileri sürdüm. Celâlettin Arif Bey, meclis önüne çıkmayı uygun görmeyerek isteğinden vazgeçti.<br />
Saygıdeğer Baylar, 19 Mart 1920 günlü yönerge gereğince ülkenin her yerinde seçimler, hızla ve dikkatle yapılmaya başlandı. Yalnız, kimi yerlerde duraksayanlar ve işi engelleyenler oldu ve bunlardan kimileri az, kimileri uzunca süre duraksama ve direnmelerini sürdürdüler. Sonunda, bütün seçim bölgelerinin milletvekilleri, Büyük Millet Meclisinde bütün ulusun, yurdun temsilcisi olarak hazır bulundular. Bu üstün yerler şunlardır: Dersim, Malatya, Elazığ, Konya, Diyarbakır, Trabzon… Baylar, gerçek durumu söylemiş olmak için şunu da açıklayayım ki duraksama gösterenler ve direnenler, bu seçim bölgelerinin halkı değildir; belki o sırada o bölgelerde bulunan üst sivil yöneticilerdir. Halk gerçeği anlar anlamaz, hemen ortak ulusal isteğe uymakta hiç duraksama göstermemiştir.<br />
Şimdi Baylar, devrimin doğal gereklerinden olan olayların kimilerine değinelim:<br />
29 Mart 1920 günlü olup 3. Kolordu Komutanı Selahattin Bey’den aldığım bir gizli telde, “Samsun’da bulunan 15. Tümenin ruhsal durumunun bozuk olduğundan ve sözde, subaylar arasında Padişaha bağlılık duyguları bulunduğundan” söz ediliyordu. “Subaylar, Padişaha karşı olarak verilecek buyrukları yerine getiremeyeceklerini, üstlerine bildirmişler. Kendilerine baskı yapılırsa görevi bırakacakları seziliyormuş. İstanbul’dan gelen yolculardan ve gazetelerden, ele geçirilişin ikinci günü, el konulmuş yerlerin hepsinin boşaltıldığı ve Salih Paşa Hükümetinin yerinde olduğu, Ayan’ın görevini yapmakta olduğu, son cuma selamlığında Savunma ve Donanma Bakanlığı hazır bulunarak, eskisi gibi, gerekli törenin yapıldığı anlaşılmış…” “Şu duruma göre, İstanbul’da bir Hükümet varken bu Hükümetin haberi olmaksızın yapılan işler nedir?” diyorlarmış. Subayları bu düşünce ve davranışlarını bildiren 15. Tümen Komutanı, şu yolda bir düşünce ileri sürüyordu: “Burada bir subayı tutuklamanın olağanüstü bir durum yaratması akla gelmez ancak bundan yararlanarak Anadolu üzerine yürümek gibi olaylar ortaya çıkacaktır. İzmir Cephesinde Ulusal Güçlerin nasıl çalıştırıldığını bilemiyorum. Sanırım bunlar para ile çalıştırılmaktaymış. Bir savaş çıktığında, bütün halka aylık verilemeyeceği açık bir gerçek olduğundan, Ulusal Güçler adı altındaki güçten, savaşın ikinci günü ortada hiçbir kimsenin kalmayacağına kuşkum yoktur. Ordu birliklerine gelince, şimdiden kaçma olayları başlamıştır. Parasızlık böyle sürdükçe ve İstanbul Hükümeti yerinde kaldıkça subaylardan bile kuşkum vardır.” Bundan başka 3. Kolordu Komutanı Selahattin Bey, vermiş olduğumuz yönerge gereğince, Amasya’ya gelen kontrol görevlisi Forbes adında bir yüzbaşıyı tutuklamış. Samsun’a bir İngiliz temsilcisi yüzbaşı gelmiş. Selahattin Bey’e, Yüzbaşı Forbes’in bir dakika geciktirilmeden Samsun’a gönderilmesini yazmış yoksa Selâhattin Bey’in sorumlu olacağını sözlerine eklemiş. Selahattin Bey’in sorması üzerine, bu konuda vereceği yanıt için şu öğütlemede bulundum: “Forbes’i tutuklayan ben değilim. Başkentleri, Ateşkes Antlaşması ile ve insanlığa yaraşmaz bir yolla ele geçirilen ulustur. Bunun için, salıverilmesini de ancak ulus sağlayabilir.” Bununla birlikte, bu Forbes’i ülkeden çıkarmakla yetinildi, kendisi tutuklanmadı.<br />
Bolu mutasarrıfı Haydar Bey’in 9 Nisan 1920 günlü kısa bir gizli telinden Adapazarı ile Hendek arasında bulunan ve Çatalköprü denilen yerdeki köprülerin ve Mudurnu suyu üzerindeki köprünün, Ulusal Güçlere karşı olan kişilerce yıkıldığı anlaşıldı. Bolu ve çevresi Komutanı Mahmut Nedim Bey’in, Düzce’den yazdığı 9 Nisan 1920 günlü gizli telinde de, 8 Nisan’da Adapazarı’nda Ulusal Güçlere karşı gösteriler yapıldığı, Hendek ve Adapazarı arasındaki telgraf ve telefon tellerinin kesildiği ve Düzce Abazalarından yansız kalanların da karşıcıllara katılmak üzere yola çıktıkları anlaşıldı. Hendek ile Adapazarı arasında, Mudurnu suyu üzerindeki büyük köprünün yıkılması dolayısıyla, ulaşımın durduğu da anlaşılıyordu. Bu haberler üzerine, Geyve’de bulunan 24. Tümen Komutanı Mahmut Bey’in dikkati çekildi. Nevşehir’de de Nevşehir Kaymakamı Nedim Bey’in başkanlığı altında İslam Yükselme Derneğinin bir şubesi kurulmuş; verilen raporda, derneğin en karıştırıcı üyelerinden sekiz kişinin Niğde’ye getirildiği bildiriliyordu. Bu derneğin üyeleri, Padişahtan başka hiçbir güç tanımayız, Ulusal Güçleri dağıtmak için malca, bedence bütün gücümüzü harcamaya ant içtik, diyorlarmış. Her gece toplanıyorlarmış, ileri gelenleri, Niğde’deki Tümen Komutanı’nın gönderdiği bir birlikçe tutuklanmış.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 150-158</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Son Osmanlı Parlamentosu ve Ulusal Ant</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/son-osmanli-parlamentosu-ve-ulusal-ant/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 08:22:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer Tayyar Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanlığı Başyaveri Salih]]></category>
		<category><![CDATA[Sadrazam Ali Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Son Osmanlı Parlamentosu ve Ulusal Ant]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<category><![CDATA[Trakya Paşaeli Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5732</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, beni gerçekten içten gelen parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan Sayın Ankara halkı ile daha yakından&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, beni gerçekten içten gelen parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan Sayın Ankara halkı ile daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir ödev olmuştu. Onun için -görüşmek üzere- çağırdığımız milletvekillerinin gelişlerini beklediğimiz günlerde, toplanan Sayın Ankaralılara, bir konferans vermiştim. Bu konferansta temel olarak aldığım noktalar üzerinde kısaca konuşayım.<br />
Vilson ilkeleri: Bu ilkelerin 14 maddesinden Türkiye’yi ilgilendirenleri vardı. Aslına bakılırsa yenilmiş ve Ateşkes Anlaşması imzalamış olan Osmanlı Devleti, bu ilkelerin gönül okşayıcı göz aldatıcı görünümüyle bir zaman oyalandı. 30 Ekim 1918, Mondros Ateşkes Anlaşması maddeleri ve özellikle bu maddeler arasında yedincisi, beyni yakan ateşli bir ağı idi. Yalnız bu madde bile, yurdun geri kalan kısmını, düşmanların almasına hazır bir durumda bulundurmaya yeterdi!<br />
İstanbul’da, birbiri ardınca gelen ve güçsüz kişilerle kurulan hükümetler onursuz, özsaygısız, aşağılık görünüşleriyle, suçsuz ve yazgıya boyun eğmiş ulusun simgesi tanındı, saygıdeğer bir durumda görülmemeye başlandı. Bu yüzden, dünyanın uygar devletleri, uygarlık gereğini unutacak kadar saygısız oldular. Öteden beri, Türk ulusuna karşı, dünyanın dört bucağında yapılan en mantıksız propagandalar, her zamandan çok dinlenmeye değer görüldü. Dokuz aydan beri, başlayan ulusal uyanış ve çalışma, durumu ve görünümü değiştirdi daha da çok değiştirecektir. Ulus, gerçekleşen birliği korur ve bağımsızlığı için özveriden çekinmezse başarı kesindir. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde saptanan ilkeler, ulusun ulaşacağı amaçlar için temel olacaktır. Ferit Paşa Hükümetini düşüren ulustur. Ancak Ali Rıza Paşa Hükümetini iş başına getirme sorumluluğu ulusun değildir. Ama bu konuda uzlaşmış durumdayız.<br />
Baylar, şimdi de Ankara’ya gelen milletvekilleriyle ilişki kurmaya ve görüşmeye başlayalım: Milletvekilleri, hepsi bir günde ya da çeşitli günlerde topluca bulunamadılar. Tek tek ya da küçük küçük topluluklar olarak gelip gittiler. Bu kişilerin ya da toplulukların tümüne, ayrı ayrı hemen aynı temel noktaları günlerce ve birçok kez anlatmak zorunda kaldık. Her şeyden önce, iç gücünün, yürek ve vicdan gücünün yüksek tutulması gerekir. Bunu bilirsiniz. Biz de bu gücü artırmak üzere: İlkin, iç ve dış durumun güven ve iç açıcı nitelikte gelişim gösteren noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve kanıtlamaya çalıştık. Sonra, belirli bir amaçta bilinçli ve kararlı olarak birleşmenin, sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın yineledik. Bir toplumun yaşamasının kalıcılığının ve mutluluğunun, ancak dilekte ve dileği gerçekleştirme yolunda tam birlik olmasına bağlı bulunduğunu açıkladık. “Yurdun kurtarılması, bağımsızlığın sağlanması” amacına yönelmiş olan ulusal birliğimizin, köklü ve düzenli örgütlerin varlığı ve bu örgütleri iyi yönetebilecek kafaların ve güçlerin bir tek beyin, bir tek güç olarak birleşmiş ve kaynaşmış duruma gelmesi ile ereğe ulaşılabileceğini söyledik ve bu arada, İstanbul’da açılacak Mebuslar Meclisinde, güçlü, dayanışmalı bir grup oluşturulması zorunluluğunu ortaya koyduk.<br />
Ulus, ancak devletlerin yıkılma ve çökme kargaşaları içinde bulunduğu zamanlarda, tarihin yazdığı çok önemli ve korkunç günler yaşıyordu. Böyle anlarda, yazgısını kendi eline almak uyanıklığını gösteremeyen ulusların geleceği, karanlık ve yıkım doludur. Türk ulusu bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu anlayış sonucuydu ki kurtuluş umudu veren, her içten çağrıya koşmakta idi. Ancak uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve eğitiminin, bir toplumun etkisinden, bir günde, bir yılda kurtulabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir. Bu nedenle, durumu ve gerçeği bilenler, elinden geldiği ölçüde, kendi ulusunu uyarıp aydınlatarak, onlara, kurtuluş yolunda kılavuzluk etmeyi, en büyük insanlık ödevi bilmelidirler.<br />
Türk ulusunun yüreğinden, vicdanından kopup gelen en köklü, en belirgin istek ve inanç belli olmuştu: Kurtuluş! Bu kurtuluş çığlığı, Türk yurdunun tüm ufuklarında yankılanmaktaydı. Ulustan, başka bir açıklama istemenin yeri yoktu. Artık, bu isteği, dile getirmek kolaydı. Nitekim Erzurum ve Sivas Kongrelerinde, ulusal istek belirtilmiş ve dile getirilmişti. Bu Kongrelerin ilkelerine bağlı olduklarını söyledikleri için ulusça vekil seçilen kişiler; her şeyden önce, bu ilkelere bağlı kimselerden, bu ilkeleri yayan dernekle ilgisini gösterir ad ve sanda bir grup kuracaklardı: “Hakları Savunma Derneği Grubu”… İşte bu grup, ulusal örgüte ve dolayısıyla ulusa dayanarak her nerede olursa olsun, ulusun kutsal isteklerini korkmadan dile getirecek ve savunacaktı.<br />
Baylar, ulusun istek ve amaçlarının da kısa bir programa temel olacak biçimde topluca yazılması görüşüldü. Ulusal Ant48 adı verilen bu programın ilk karalamaları da bir düşünce vermek amacıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisinde bu ilkeler, gerçekten toplu olarak yazılmış ve saptanmıştır.<br />
Baylar, görüştüğümüz tüm kişi ya da kişiler, bizimle, düşünce ve görüş birliği yaparak ayrılmışlardı. Ama İstanbul Meclisinde, “Hakları Savunma Derneği Grubu” diye bir grup kurulduğunu işitmedik. Niçin?! Evet, niçin? Buna bugün yanıt isterim! Çünkü Baylar, bu grubu kurmayı, vicdan borcu, ulus borcu bilmek durum ve yeteneğinde bulunan baylar inançsızdılar… korkaktılar… bilgisizdiler. İnançsızdılar; çünkü ulusal isteklerin gerçekliğine, kesinliğine ve bu isteklerin dayanağı olan ulusal örgütün sağlamlığına inanmıyorlardı. Korkaktılar; çünkü ulusal örgütten olmayı tehlikeli görüyorlardı. Bilgisizdiler; çünkü tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını kavrayamıyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak, büyük ülkülerin gerçekleştirilebileceğine inanma aymazlığını gösteriyorlardı.<br />
Bundan başka, Baylar, iyilikbilmez ve bencildiler… Ulusal düşünce ve ulusal örgütün, kısa bir sürede sağladığı onuru ve varlığı küçümsüyorlardı. Yaratılan durumun ve varlığın kolayca elde edilebileceği sanısına ve kuruntusuna kapılmakla çirkin büyüklenme duygularını doyurup kandırmak istiyorlardı. Erzurum’da, Sivas’ta söylenmiş, saptanmış bir adı olduğu gibi kabul etmek küçüklük olmaz mıydı?! O addan daha anlamlı ad mı yoktu?! Evet, işittik Baylar; varmış: “Fellâh-ı49 Vatan Grubu”<br />
Baylar, geçmişle ilgili evreleri ve olayları; burada anlatabileceğim çerçeve içinde, gerçeğe uygun olarak saptamak kararındayım. Bunun için, tam üzerinde bulunduğumuz noktayla ilgili bir konuyu da açık yürekle bilginize sunacağım.<br />
Ben, Mebuslar Meclisinin, İstanbul’da saldırıya uğrayacağını, dağılacağını kesinlikle bekliyordum. Böyle bir durumda, başvurulacak önlemi de kararlaştırmıştım. Hazırlık ve gerekli düzenlemeler de başlamıştı. Ankara’da toplanmak… İşte bu görevi yaparken, ulusça, yanlış anlaşılmaya yol açmamak için önlem olarak da bir şey düşünmüştüm. Mebuslar Meclisi Başkanlığına seçilmek… Amacım, dağıtılan milletvekillerini, Mebuslar Meclisi Başkanı niteliği ve yetkisiyle, çağırmaktı. Gerçi bu önlem, ancak görünüşü kurtarmak için ve geçici olarak işe yarardı. Ama herhalde, bunalımlı zamanlarda, yararı geçici olsa da her türlü önlemin alınmış olması gereksiz sayılamaz. Gerçekte İstanbul’a gitmeyecektim. Ama bunu açığa vurmaksızın, zaman kazanacak ve geçici olarak görev başında bulunmuyormuşum gibi durum ve işler düzenlenecek ve Meclis, başkan vekillerince yönetilecekti. Bu önlemin uygulanması, elbette, Meclise katılan ve işin aslını kavramış olması gereken arkadaşların yardım ve çalışmalarıyla olabilecekti.<br />
Baylar bunu, gereken kişilere söyledim. Düşüncemi ve görüşümü uygun buldular. Bu yolda çalışacaklarına söz ve güvence vererek İstanbul’a gittiler. Ama pek az, belki bir ya da iki arkadaştan başkasının, bu konunun sözünü bile etmediklerini öğrendim. Bu sorunda üstün gelen düşünüş ve mantık şu imiş: Bunca milletvekili içinde Meclis Başkanı olacak yeterlikte bir adam bile yok mudur ki Meclise gelmemiş olan bir milletvekilini kendi yokken başkan seçeceğiz… Meclisi oluşturan sayın üyeleri bu denli yetersiz göstermek yabancılar üzerinde kötü etki yapmaz mı? Bir başka mantık da şu: Meclis Başkanlığına Ulusal Güçlerin başkanını seçmekle daha ilk günden, Meclis üzerine kuşku ve saldırı çekmeye yol açmıştır. Akıllı işi değildir. Bu türlü düşünen ve mantık yürütenlerin bana pek de uzak kişiler olmadıklarını görenler, susmayı yeğ tutmuşlar.<br />
Baylar, açıkça söylemeliyim ki bu önlemin alınmamış olması, Meclis dağıldıktan sonra, beni küçük bir güçlükle karşılaştırmıştır. Bunu da sırası gelince bilginize sunacağım.<br />
Baylar, Mebuslar Meclisi, 12 Ocak 1920 günü açılmıştı. Aşağı yukarı on gün sonra, Milli Savunma Bakanının 21 Ocak 1920 günlü bir telini aldım. Olduğu gibi bilginize sunuyorum:<br />
<strong>Geciktirilmesi sorumluluğu gerektirir.</strong>                                                                                                            <strong>Harbiye, 21.01.1920<br />
Ankara’da Yirminci Kolordu Komutanlığına Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne,<br />
</strong>İngilizler, hükümete verdikleri bir notada, benimle Cevat Paşa Hazretleri’nin görevden çekilmemizi istediler. Hükümetçe, olmaz diye şiddetle bir karşılık verildiyse de durum hükümetin kalmasını ve yalnız benimle Cevat Paşa’nın çekilmemizi gerektirdi. Milli Savunma Bakanlığına Salih Paşa vekillik edecektir. Hükümeti güç duruma sokacak bir davranışta bulunulmamasını rica ederim. Yoksa durum düşündüğümüzden daha ağır olur.<br />
<strong>Milli Savunma Bakanı Cemal</strong><br />
(Atatürk burada, Cemal Paşa’ya, notanın olduğu gibi gönderilmesini ve inceleme yapıldıktan sonra kendilerini bilgilendirileceklerini belirten bir tel yazdığını; ancak, Cemal Paşa’nın, kendilerine kısaltılmış bir nota örneği gönderdiğini açıklamakta ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)<br />
Cemal Paşa bu notada, Aydın cephesinin söz konusu edilmediğine işaret etmekle bilmem ne demek istiyor? Kuşku yok ki söz konusu olan Aydın Cephesidir, ona yardım işidir ve Ulusal Güçlerdir. Yalnız Cemal Paşa bu dokundurmasıyla, işleri bu duruma sokanın Temsilciler Kurulu olduğunu anlatmak istemektedir. Cemal Paşa’ya bu teline yanıt olarak yazdığım telle şu buyruğu verdim:<br />
<strong>Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretlerine,</strong>                                                                                                            <strong>22.01.1920<br />
</strong>Görevden çekilerek İngilizlerin isteğine uymanız öyle ağır bir durum yaratır ki sizin çekilmemekle ortaya çıkacağını düşündüğünüz durumdan daha ağır olur. Bundan başka Temsilciler Kurulunun bir delegesi olan sizin, Temsilciler Kurulunun haberi olmaksızın ve dahası, onun görüşüne karşın çekilmeniz kabul edilemez. İngilizlerin sizi zor kullanarak, görevden ayırabileceklerini bile biz hesaba kattık ve tez elden önlemler aldık. Şu duruma göre, önce notayı, olduğu gibi bildirmenizi, sonra olup bitenlerden bilgi vererek kararımızı beklemenizi ve sarsılmaksızın görevinizde kalmanızı kesin olarak istiyoruz.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
(Atatürk Söylev’in bu bölümünde Sadrazam Ali Rıza Paşa ile Cemal Paşa’ya yazdığı telyazılar hakkında bilgi vermektedir. Buna göre, Ali Rıza Paşa’ya yazdığı telde, İngilizlerin Cemal ve Cevat Paşaların görevden alınmalarını istemelerinin siyasal bağımsızlığa saldırı niteliği taşıdığını bildirirken; Cemal Paşa’ya yazdığı telde de kendisinden görevini bırakmamasını beklediklerini iletmiştir. Ali Rıza Paşa, söz konusu notanın her ne kadar Fransa ve İtalya’nın da imzaladığı ortak bir nota olduğunu bildirmiş ve tüm sorunların parlamentonun açılmasıyla çözüleceğini dile getirmişse de Atatürk, siyasal bağımsızlığa karışan İngilizlerin, Meclisin toplanmasına ve alacağı kararlara da karışacağından kuşku duyduğunu açıklamıştır. Atatürk, bununla da kalmayıp, önemli birlik komutanlarının dikkatini çekerek düşüncelerini sormuş, İstanbul’daki telgraf haberleşmesinin güvenliğinin sağlanması için ilgili komutanlığa buyruk vermiş ve gizli bir tel ile tüm milletvekillerinden İngiltere’yi kınamalarını ve gerekirse Anadolu’ya geçmelerini istemiştir.)<br />
Baylar, ayrıca Rauf Bey’e de 23 Ocak 1920’de, 10. Kafkas Tümeni Komutanı aracılığı ile yazdığım gizli telde: “Milli Savunma Bakanının ayrılması bir oldubitti olmakla birlikte, bu işin önemi sürüp gidiyor” dedim. Anlaşma Devletleri temsilcileri, Hükümetimizi istedikleri biçimde kurmak yolunu tutmuş oluyorlardı. Yarın, Meclisin güveneceği bir Hükümete karşı da böyle davranmalarına örnek hazırlamış oluyordu. Hükümetin, ulusa ve basına bilgi vermeden, bir hükümet sorunu yapmayarak boyun eğmesi, ulusun bağımsızlığını zedeliyordu. Olayı kapatmayarak, ulusun bağımsızlığını koruyamadığı için, Hükümeti Mebuslar Meclisinde açıkça düşürmek gerekirdi. İşte, bütün bunları Rauf Bey’e yazdım.<br />
Baylar, yabancıların İstanbul’da saldırıları artırarak bakan ya da milletvekillerinden kimilerini tutuklamaya başlayabileceklerini kestirip karşılıklı olmak üzere, Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmasına karar verdim. Bu kararımı ve buna göre önlem alınmasını, 22 Ocak 1920 günü Ankara, Konya, Sivas ve Erzurum’daki Kolordu Komutanlarına, kişiye özel olarak gizli bir telle buyurdum.<br />
Baylar, milletvekillerine yazdığım tele, Vâsıf, Rauf, Bekir Sami Beylerin birlikte imzaladıkları yanıt geldi. Bu yanıtta; Meclis resmî olarak görüşmelere başlayınca, günün sorunu dolayısıyla Hükümet çekilecektir. O zamana değin, durumun esenliği için Hükümetin iş başında bırakılması gerekmektedir. Siz, bir girişimde bulunmayınız ve karışmayınız. Buyruklarınızı bize bildiriniz. Görüşlerinizin bütün ilgililer katında gereği gibi savunulacağına inanınız, denilmekteydi. Ben ne Hükümete ne de Meclise bir şey yazmamaya karar vermiş ve artık işi sayın milletvekili arkadaşlarımıza bırakmıştım.<br />
Baylar, İstanbul’daki kişilerin ne gibi öğütlere uyarak davranışlarını düzenlediklerini belirtmek için, şu kısa bilgiyi sunayım: Filan siyasal temsilci, çok namuslu, doğru sözlü ve Türk dostuymuş. Bu kişi, çok içten ve üzüntülü bir dille demiş ki eğer Milli Savunma Bakanı ile Cevat Paşa çekilmeseydiler, Milli Savunma Bakanlığına el konulacaktı. Ulusal Güçlerin gösterdiği suskunluk ve yılmazlık, kimilerini çıldırtıyordu. Ancak tez canlılık göstermeyin, ezilirsiniz. Bana inanın. Aşağılama varsa, yapanlar utansın. Belki daha delilikler olacaktır. Ancak siz, sakın delilik yapmayın. İstanbul’daki kişiler; biz, bu sözlerin içtenliğinden kuşkulanmıyoruz, diyorlardı.<br />
Baylar, milletvekilleri, İstanbul’da toplanmalarından bir hafta sonra, başkanlık kurulu seçimi üzerinde ve dolayısıyla Meclis Başkanlığı üzerinde görüşmeye başlamışlar. Bir yerde işaret etmiştim ki ben, Meclis Başkanı seçilmeyi, kimi yararlarından ötürü, gerekli bir önlem saymış ve gereken kişilere görüşümü bildirmiştim. İşte, anlattığım gibi, bu konu üzerinde görüşülmeye başlandığı günlerde, 28 Ocak 1920 ve 1 Şubat 1920 günlerinde Rauf Bey’in yolladığı yazılarda, birtakım düşüncelerden sonra, “Biz, pek büyük sakınca doğuracak olan bu işi ileri sürmekten vazgeçiyoruz.” denmekte ve “… özel, gizli bir toplantıda yeniden söz konusu oldu. Şeref Bey, seçilmenizin yararlarından söz etti… Seçimde oyların dağılacağı yeniden kesin olarak anlaşıldığından, ulusun başında Ulusal Meclise, gözcü olarak kalmayı öteden beri yeğlediğinizi söyledik ve sizin için alkışlarla içten gösteriler yapıldığını gördük. Genel toplantıda Reşat Hikmet Bey Başkan, Hüseyin Kâzım Bey birinci ve Hoca Abdülâziz Mecdi Efendi ikinci başkan vekili seçildi.” haberi verilmekteydi.<br />
Baylar, benim başkanlığımdan söz eden, demek ki yalnız Şeref Bey oluyor. Öteki kişiler, başkanlığa seçilmemin niçin söz konusu olduğunu, gizli yapıldığı bildirilen bu toplantıda, anıştırma yoluyla olsun, söyleyemiyor. Sağlam gerekçelere dayanarak, benim başkan seçilmemi söz konusu etmeliydiler. Ondan sonra, oyların dağılıp dağılmayacağını incelemeliydiler. Yalnız Şeref Bey’in sözleri üzerine, genel eğilimin yönü yolunda yargıya varmak, yerinde bir iş olmayabilirdi.<br />
Baylar, Rauf Bey’in başkanlık konusundaki açıklamasına verdiğim karşılıkta demiştim ki: “İleri sürülen sakıncalar önceden enine boyuna düşünülen şeylerdir. Benim başkan olmamı gerektiren nedenler bellidir; Ulusal Güçlerin ulusça kabul edildiğini berkitmek, Meclis dağılırsa başkanlıkla ilgili görevleri güvenle yapmak, hayatımızla uyuşmaz bir barış önerisi karşısında ulusal ayaklanma yapılırsa başkan olarak ulusun nesnel ve tinsel bütün gücünü savunmayı yöneltmek düşünceleridir. Sözlerinizden, savunmayla ilgili bu nedenlerin, bugün İstanbul çevresinde savsaklanabilir görüldüğü anlaşılıyor. Eğer doğru düşünmemek yüzünden, ulusal savunmada bugün ya da gelecekte aksaklıklar belirirse, sorumluluk, yanlışlığı yapanlara düşer. Bu işi benim kişisel düşüncelerle istemediğim yolunda güvence vermeye gereklik yoktur.”<br />
Baylar, Milli Savunma Bakanının ve Genelkurmay Başkanının zorla düşürüldüğünü biliyoruz. Meclis Başkanlığına seçilen rahmetli Reşat Hikmet Bey’in, bir uydurma nedenle yabancılarca tutuklandığını öğrenmiştik. İstanbul’da bulunan Temsilciler Kurulu üyelerinin tutuklanmalarının düşünüldüğü, Rauf Bey’in 28 Ocak 1920 günlü teliyle bildiriliyordu. Bu olaylardan, Ulusal Güçlere karşıt davranışlar bulunduğu, Meclisin dağıtılma olasılığı ve dolayısıyla, ulusal savunmaya girişme zamanının daha da yaklaştığı belli oluyordu. Ama bu gerçeği sezinleyen azdı. Baylar, Reşat Hikmet Bey’in kurtarılması için de Ankara’dan çalışmak gerekti. Rauf Bey’in Meclis durumunu anlatan 27 Ocak 1920 günlü gizli telinde kaygı uyandıracak kimi cümleler vardı. Örneğin; Hükümet, başlangıçta çekilmeyi düşünmüş ama çekilmemiştir. Meclisin bugünkü durumu, bu sorunu çözmeye elverişli değildir. Buradaki milletvekillerinin durumları, ulusun Maraş çevresindeki olaylarla ilgili olarak gönderdiği telleri, Genel Kurulda okumaya bile elverişli değildir. Anlaşma Devletleri’nden filan falana ayak uydurmamızı öğütlüyor. Toplanacak yerimiz yoktur.<br />
Rauf Bey’e 7 Şubat 1920’de yolladığımız bir yazıda, şu görüşlerimizi bildirdik: Milletvekilleri, İstanbul’daki iç ve dış etkiler altında, barışı sağlama ülküsünü bir yana bırakarak, kulluk, yükselme isteği, kıskançlık, kuruntu… gibi etkenlerle bölünmüşlerdir. Arkadaşlarımız, çok sayıda milletvekilinden oluşan bir çoğunluk elde edebilmek için kendi düşünce ve inançlarından boyuna özveride bulunmuşlar ve uysal davranma ereğiyle, Hükümet ve bilinen çevreler üzerindeki etkilerini büsbütün yitirmişlerdir. Düzeni bozmamak kaygısıyla sürdürülürse, ulus yararına aykırı isteklere ve türlü türlü tutkulara araç olmaktan, ulusal işleri baltalayıcı kararlar alınmasını önleyememekten, korkulur. Bu duruma karşı önlem şudur: İlkelerimize yüzde yüz bağlı arkadaşlardan oluşan, azınlık bile olsa, bir grupla yetinmek… Bunun sakıncası uysallıktan azdır. Hükümeti, kayıtsız koşulsuz düşürmek gerekir. Kesin savaşım durumu alınması gerekir.<br />
Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti çekilmemiş, Meclis de başına iş açmaktan sakınarak, düşürme yoluna gidememiş ve kimi üyeleri değiştirilmiş olan Ali Rıza Paşa Hükümetine güvenoyu vermiştir. Ali Rıza Paşa Hükümetinin, Meclis önünde okuduğu bildiriyi bilmem anımsar mısınız? Bu bildiride: Sadrazam Paşa, yaptığı en önemli görevi sözlerine başlangıç olarak alıyor; İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasında haberleşmenin kesilmesine dek varan anlaşmazlığın giderilmesini başardığını, bundan böyle ulusal istencin yüksek Mecliste belireceğini, artık meşrutiyet kurallarına eksiksiz uymaya hiçbir engel düşünmediğini söylüyor.<br />
Baylar, bu sözlerle, Temsilciler Kurulunun ulusal istenç adına iş görmesine ve meşrutiyet kurallarına uygun işlere engel olmasına artık yer olmadığı üstü kapalı olarak anlatılmak isteniyor. Daha dün, Ulusal Meclisin, İstanbul’da toplantıda bulunduğu sırada, ulusal istence de uluslararası kurallara da aykırı olarak, kendilerinin ve kendileriyle birlikte, Meclisin ve ulusun ne denli ağır bir saldırıya uğradığını söylemeyi gerekli görmeyen Sadrazam, gene Temsilciler Kurulunu jurnal ederek gönlünü rahatlatmaya çalışıyor ve bizim sayın milletvekili arkadaşlarımız da bu sözleri tam bir sessizlikle dinliyorlar. Hükümet, siyasal topluluklara karşı yansızlıktan ayrılmadığını ve ayrılmayacağını belirtikten sonra, bugüne değin elde ettiği başarıların değerlendirilmesini Meclise bırakıyor. Sadrazam, devlet işlerinin düzeltilmesi gerektiğini söylemekle, Osmanlı Devleti’nin, her yabancı devlet baskısı karşısında kaldıkça izlediği eski yöntemi yeniden dirilterek, dünyaya, yeni düzeltmelere girişileceği yolunda söz veriyor. Büyük ölçüde yetki genişliği vereceğiz. Azınlıkların haklarını güven altına almak için nispi temsil kuralına başvuracağız. Adalet, maliye, bayındırlık ve güvenlik işlerinde, dahası, sivil yönetim işlerinde bile yabancılara yeterince denetleme yetkisi vereceğiz, diyerek düşündükleri düzeltmelerin ilkelerini sayıyor. Sadrazam Paşa, dışişlerinden söz ederken de Ateşkes Antlaşması koşullarından ayrılmamak Hükümetçe gerekli görülmektedir, diye söz veriyor; öte yandan: “İzmir’e Yunanlıların girişi yüzünden oluşan ayaklanmayı sona erdirecek, ancak barıştır” demekle yetiniyor ve “Dayancın ve sağgörünün” güçlüğü kolaylığa döndüreceğine tam kanısı olduğunu söyleyerek bildirisini bitiriyor.<br />
Baylar, Mebuslar Meclisinin onayına sunulan bu bildiriyi inceleyip yorumlamakla burada vakit geçirmeyi gereksiz sayarım. Yalnız Baylar, Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın ve Hükümetinin içyüzünü ve utanmazlığını gösteren bir belgeyi, olduğu gibi bilginize sunmama izin vermenizi rica edeceğim:<br />
<strong>Çok ivedidir.</strong>                                                                                                             <strong>İstanbul’dan 14 Şubat 1920<br />
llere ve Bağımsız Sancaklara<br />
</strong>Bu kez Mebuslar Meclisinde okunup büyük bir çoğunlukla onaylanan ve Hükümete güvenoyu verilen programın önemli noktalarından birinde belirtildiği üzere: Artık meclis toplanarak, ulusun her türlü isteklerinin belireceği tek yer niteliğiyle Tanrı’ya şükür çalışmaya başladığına göre, meşrutiyet kurallarının bütün engel ve etkilerden uzak olarak, eksiksiz işlemesi gereken yurdumuzda, bu meclisten başka yerde, ulusal istenç adına söz söylemeye ve istekler ileri sürmeye yer ve olanak kalmadığından, hükümet işlerine karışma sayılıp cezalandırılması gerektiği bildirilir.<br />
<strong>Sadrazam Ali Rıza</strong><br />
Baylar, böyle bir genelgeye ne gerek vardı! Temsilciler Kurulunu ulus gözünde, küçük düşürmekten, onun cezalandırılabileceğinden söz etmekte ne yarar vardı? Eğer Temsilciler Kurulu zaman zaman Hükümetin dikkatini çekmeye gereklik görüyor idiyse, bunun ne denli temiz ve yüksek düşüncelerle olduğundan ve ne denli yurtsever zorunluluklarla yapıldığından daha da kuşku duyulabilir miydi? Temsilciler Kurulunu, dolayısıyla ulusun birliğini ve dayanışmasını ortadan kaldırmayı başlıca erek bilen Hükümet, Aydın, Adana, Maraş, Urfa, Antep50 cephelerinde yapılmakta olan çarpışmalardan ise hiç de duygulanmış görünmüyordu. Yabancı Devletlerin, doğrudan doğruya hükümetlerine yapmış oldukları saldırıdan Hükümet üzüntü duymuyordu. Şunu da açık olarak söylemeliyim ki her türlü ulusal isteklerin belirdiği tek yer olması gereken Ulusal Meclisin, Sadrazam Paşa’nın Tanrı’ya teşekkür ederek söylediği gibi çalışmaya başladığı da ne yazık ki görülmüyordu.<br />
Baylar, Sadrazamın bu bildirisi üzerine biz de şu genel bildirimle ulusun dikkatini çekmeyi gerekli gördük:<br />
<strong>Genelge                                                                                                                                                                        17.02.1920<br />
</strong> Ulusal istencin yasaya göre belirdiği yer olan Mebuslar Meclisini açarak ulusal egemenliği berkitmeyi başaran Derneğimizin en önemli ve köklü ödevlerinden biri de ulusal isteklere uygun ilkelere göre bir barış yapılıncaya dek, ulusal birliği korumaktır. Derneğimiz, her güçlüğü yenerek ulusal varlığı koruma yolundaki kurtarıcı çalışmalarını, ulusal amacın gerçekleştirilmesine değin, daha büyük bir dayanç ve inançla sürdürecektir. Bundan dolayı, yaşama ve var olma temeline dayanan Ulusal Örgütlerimizin, yurdun her köşesinde genel ve yaygın olarak oluşturulmasının eskisi gibi sürdürülmesini, bütün merkez ve yönetim kurullarından, bir kez daha yineleyerek rica ederiz.<br />
<strong>Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği adına Mustafa Kemal</strong><br />
Baylar, İstanbul’dan gelen 19 Şubat 1920 günlü yazıda: “İngiltere Devleti Dışişleri Bakanlığının İstanbul’daki siyasal temsilciliğine gönderdiği, siyasal temsilciliğin de resmî olarak Hükümete ulaştırdığı sözlü bildirimde, saltanatlık başkentinin, Osmanlı Devleti’ne bırakıldığı bildirilmiş ancak bununla birlikte Ermeni kırımının durdurulması ve Yunanlılarla bütün Anlaşma güçlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiş; yoksa barış koşullarımızın değiştirebileceği de eklenmiştir” denilmekte ve kimi noktalarda, özellikle “sızıntıya yol açacak en küçük olaylara bile meydan bırakılmaması” öğütlenmekteydi.<br />
Baylar bu sözlü vaadin anlamı ve kapsamı ne olabilirdi? Yunanlıların, Fransızların ve başkalarının elinde bulunan ülke parçalarından başka, İstanbul’a da el konulması kararlaştırılmıştı. Ancak ileri sürülen koşula uyulursa, İstanbul’u almaktan vazgeçeceğiz mi denilmek isteniyordu? Yoksa Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların yurdumuza girmeleri, aslında geçicidir; Anlaşma Devletleri yalnız İstanbul’u alacaktı ancak önerdikleri koşula uyarsak onu da bırakacaklardır, anlamı mı çıkarılıyordu? Yoksa Baylar, Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların yurda girişleri bir olupbittidir. İstanbul’un alınması da düşünülmektedir. Ancak Yunanlıları, Fransızları, İtalyanları girdikleri bölgelerde esenlik ve güvenlik içinde bırakırsanız, onların girişini kabul ettiğinizi eylemli olarak gösterirseniz, İstanbul’u ele geçirmek düşüncesinden vazgeçeriz mi denilmek isteniyordu? Ya da Baylar, Anlaşma Devletleri, düşman eline geçmiş bölgelerdeki düşman birliklerine karşı, Ulusal Güçlerin kurduğu cepheleri bozdurmayı, açtığı savaşları ve giriştiği hareketleri durdurmayı, İstanbul Hükümetinin başaramayacağını iyice anladıkları için, Yunanlılara ve Anlaşma Devletleri’ne yapılan saldırının önlenememiş ve aslı olmayan Ermeni kırımına son verilmemiş olduğu gibi uydurma nedenlerle İstanbul’u da mı almak düşüncesinde idiler?! Sonraki olaylar, bu son görüşün doğru olduğunu göstermiştir sanırım. Ancak, İstanbul Hükümetinin, İngiliz Temsilciliğinin önerisinden, böyle bir anlam çıkarmaya yanaşmadığı, tersine umuda kapıldığı görülüyordu.<br />
Baylar, yapılan önerinin ne denli yersiz olduğu üzerinde bir düşünce verebilmek için biz de o günlerle ilgili kimi durumları anımsayalım. Kuşku edilmemek gerekirdi ki Ermeni kırımı üzerine söylenen sözler, gerçeğe uygun değildi. Tam tersine, güney bölgelerinde yabancı güçlerce silahlandırılan Ermeniler, koruyucularından yüz bularak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. Öç alma düşüncesiyle her yerde acımaksızın öldürme ve yok etme yolunu tutmaktaydılar. Maraş’taki o acıklı olay, bu yüzden oluşmuştu. Yabancı güçlerle birleşen Ermeniler, top ve ağır makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce güçsüz ve günahsız ana ve çocukları ezip yok etmişlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu yırtıcılığı yapanlar Ermenilerdi. Müslümanlar ancak namuslarını ve yaşamlarını korumak kaygısıyla karşı koymuşlar ve savunmada bulunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş kırımında, Müslümanlarla birlikte kentte kalan Amerikalıların, bu olay üzerine İstanbul’daki temsilciliklerine çektikleri tel, bu acıklı olayı yaratanları, yalanlanamaz bir biçimde belirlemekteydi.<br />
Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılan Ermenilerin süngü baskısı altında, her dakika ölüm tehlikesiyle karşı karşıyaydılar. Canını ve bağımsızlığını korumaktan başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu kıyım ve yok etme siyaseti, uygar insanlığın dikkatini çekecek, acıma duygularını uyandıracak nitelikte iken olayların tam tersini ileri sürmek ve bundan vazgeçilmesini istemek gibi bir öneriye nasıl güvenilebilirdi?<br />
İzmir ve Aydın bölgesinde durum buna benzer ve belki daha da acıklı değil miydi? Yunanlılar her gün güçlerini, savaş gereçlerini artırıyor ve saldırı hazırlıklarını tamamlıyorlardı. Bir yandan da bölge bölge saldırıdan geri durmuyorlardı. O günlerde İzmir’e yeniden bir piyade alayı ile tam donatılmış bir atlı alayı ve yirmi dört tane yük otomobiliyle pek çok yük arabası, altı tane top ve birçok savaş gereci çıkarıldığı ve cephelere pek çok cephane gönderilmekte olduğu anlaşılmıştı. Gerçek şu idi ki ulusumuz, hiçbir yerde, hiçbir yabancıya nedensiz saldırmıyordu. Şu duruma göre Baylar, yurdumuzun ele geçirilmiş bölgelerinden düşmanların çekildiklerini görmeden ya da hiç olmazsa çekilecekleri kanısına tam olarak varmadan, aldatıcı sözlere gereğinden çok önem vermek akıllı işi miydi? Ülkenin geleceğine tek dayanak noktası olarak kalmış bulunan Ulusal Güçleri, dağıtma ereğini güden, bu gibi öneri ve girişimleri anlamakta güçlük var mıydı? Geleceğimiz kuşku dolu ve belirsizlik içinde iken ulusal isteklerimizden hemen vazgeçmek doğru olur muydu? Yalnız İstanbul’un değil, Boğazların, İzmir’in, Adana dolaylarının, kısaca ulusal sınırlarımız içindeki bütün yurt parçalarının egemenliğimiz altında bırakılması, ulusal amacımız değil miydi? Böyle bir durumda, yalnız İstanbul’un, Osmanlı Devletine bırakılacağına söz verilmesi karşısında, Osmanlı Devletinin Sadrazamı Ali Rıza Paşa sevinse de Türk ulusunun sevineceği ve bununla yetinerek susacağı ve oturacağı nasıl düşünülebilirdi? Vahdettin’in Sadrazamı, Ulusal Güçleri dağıtma ereğini güden bütün bu girişimlerin tarihsel sorumluluğunu ölçüp düşünmek istemiyor muydu? Baylar, yabancıların önerisine ve onu uygulamaya kalkışan hükümetin istek ve buyruğuna, ulusça ve Ulusal Güçlerce uyulamayacağı doğaldı.<br />
(Atatürk Söylev’in bu bölümünde, 19 Şubat 1920 tarihinde Rauf Bey imzasıyla gelen ve hükümet ve Meclis hakkında düşündürücü bilgiler içeren gizli bir tele değinmektedir. Buna göre; Sadrazam, İçişleri Bakanı ile birlikte, Felâhı Vatan grubunun toplantısına gitmiş ve yeni bir ulusal hükümetin kurulamayacağını dile getirmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Anadolu ve Rumeli’deki tüm komutanlıkları telin içeriği konusunda bilgilendirip uyardıktan sonra; Rauf Bey’e de ‘ulusal birlik ve dayanışmayı bozacak tarzdaki girişimleri yurt hainliği sayacakları’ yanıtını vermiş, İstanbul Hükümetinin ulusal güçlere yönelik olumsuz tutumunu eleştirmiş ve bu ağır durum karşısında milletvekillerinin susmamaları gerektiğini belirtmiştir. Yine aynı gün, bir örneği Karabekir Paşa’ya da gönderilen ayrıntılı bir telde Rauf Bey’e şu düşünce de iletilmiştir: ‘Sadrazamın, ulusal güçlerin yasadışı olduğunu öne süren konuşması, Temsilciler Kurulu’nu güç durumda bırakmıştır. Milletvekilleri, bu durumda, gereğini yapmak yerine dış güçlere umut besler görünmektedir.’ Ancak, bu tele Karabekir Paşa’dan gelen yanıt, şaşırtıcı bir biçimde ‘ulusal güçlerin hükümet karşısında üstün ve karşıt bir durumda olmamasını” öğütleyen bir yanıt olmuştur.)<br />
Baylar, düşmanların İstanbul’u eylemli olarak ele geçirmesinden aşağı yukarı yirmi gün önce, açığa vurulan bu görüş ve düşünce incelenmeye değer. Ben, yalnız bir noktaya dokunmakla yetineceğim. O nokta, olayların gidişine bağlı kalma gibi bir yazgıcılıktır. Biz elbette, kendimizi böyle bir yazgıcılığa bırakamazdık. Tersine, olayların nasıl gelişebileceğini önceden, gerçeğe yakın olarak kestirip karşı önlemlerini düşünmek ve zamanında, duraksamadan uygulama yanlısıydık. İşte bundan ötürüdür ki daha önceden düşünceleri yoklamaya başlamıştık.<br />
(Atatürk bu konuda, Hakkâri Milletvekili Mazhar Müfit Bey’e yazdığı mektuba yer vermiş ve milletvekillerinin vurdumduymaz tutumlarını eleştirerek, ulusun yaşamını ve geleceğini korumak yolundaki görevlerini unuttuklarını dile getirmiştir.)<br />
Baylar, Rauf Bey’e yazdığımız son gizli telde, Akbaş Cephaneliğindeki cephanenin bir bölümünün İngilizlere verilmesine yardım ettikleri yolunda bir dokundurma vardı. Bu konuyu biraz açıklayayım. Rumeli kıyısında, Gelibolu yakınında, Akbaş denilen yerde, bir cephane deposu vardı. Orada, Fransızların gözaltında tuttukları pek çok silah ve cephane bulunuyordu. Hükümet Anlaşma Devletleri’ne bütün bütüne boyun eğmiş görünmeyi yararlı saydığından, sözünü ettiğim cephanelikteki silah ve cephaneden bir kısmını, Anlaşma Devletlerine bırakmaya söz vermiş. Onlar da Vrangel (Wrangel) ordusuna göndereceklermiş. Rusya’ya götürmek için bir Rus Vapuru da Gelibolu’ya gelmiş. Hükümet daha önce, İstanbul’daki örgütümüz başkanlarının olurunu ve yardımını da sağlamış…<br />
Oysa Baylar, Köprülü Hamdi Bey adında yiğit bir arkadaşımız, Ulusal Güçlerden bir birlikle, 26-27 Ocak 1920 gecesi, sallarla Rumeli kıyısına geçti. Akbaş Cephaneliklerine el koydu. Depoyu bekleyen Fransızları tutukladı ve iletişim yollarını kesti. Silahların tümünü, cephanenin bir kısmını, gözaltına aldığı Fransız erlerini Lapseki’ye getirdi. Silahlarla cephaneyi yurt içine yolladıktan sonra, Fransız erlerini geri gönderdi. Akbaş deposunda sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus ağır makineli tüfeği, yirmi bin sandık cephane olduğu kestiriliyordu. Bu olay üzerine İngilizler, Bandırma’ya iki yüz kişilik bir birlik çıkardılar. Biz Anlaşma Devletleri askerlerinin, bulundukları yerlerdeki ve ulusal savaş bölgeleri gerilerindeki depolarda bulunan silah ve cephaneyi başka yere götürebileceklerini, kullanılmayacak bir duruma getirebileceklerini ya da depoların bulunduğu yerleri ele geçireceklerini düşünerek bütün komutanlara verdiğimiz buyrukta, kimi önlemler almakla birlikte tümünün tam kararlı ve kesin davranmaları gereğini de bildirdik.<br />
Baylar, hemen gene o günlerde, Anzavur, Balıkesir ve Biga dolaylarında oldukça önemli ve korkulu durumlar yaratmayı başarmıştı. Balıkesir’de, ulusal cephelerimizi arkadan vurmak istiyordu. Başına pek çok adam toplamıştı. Karşısına gönderilen Ulusal Güçlerle Biga’da kanlı bir savaş oldu. Anzavur, yendi. Gücümüzü dağıttı. Toplarımızı ve ağır makineli tüfeklerimizi ele geçirdi. Erlerimizi ve subaylarımızı tutsak ve şehit etti. Akbaş olayının yiğidi Hamdi Bey de bu şehitler arasında idi. Bundan sonra, Ahmet Anzavur, kendi adıyla andığı Ahmediye Cemiyeti adı altında, alçaklık alanını genişletti durdu.<br />
Baylar, 3 Mart 1920 günü çekilen ve bize olağanüstü haberler ulaştıran bir gizli tel aldım. Bu tel, İstanbul’dan, İsmet Paşa’dan geliyordu. İsmet Paşa, ben Ankara’ya vardıktan sonra, Ankara’ya yanıma gelmişti. Birlikte çalışıyorduk. Ancak Cemal Paşa’dan sonra, Milli Savunma Bakanlığına Fevzi Paşa Hazretleri geldi. Fevzi Paşa’nın özel isteği üzerine ve çok önemli bir amaç için, kendisini telin çekilişinden birkaç gün önce, İstanbul’a göndermiştim. Önemli olarak gördüğümüz nokta şuydu: Yunanlılar saldırıya hazırlanıyorlardı. Buna karşı akla yakın davranış, bütün güçleri hazırlayarak düzenli bir savaşa girmekti. Özellikle Fevzi Paşa Hazretleri, bu gereği ve bu zorunluluğu anlamaktaydı. İşte bu hazırlığı yapmak üzere, İsmet Paşa’nın İstanbul’da bulunması ve dahası, Genelkurmay Başkanlığına resmî olarak atanıp çalıştırılması çok yararlı olacaktı. Bu düşünceyle onun İstanbul’a gitmesini gerekli görmüştüm. İsmet Paşa’nın telyazısı şudur:<br />
<strong>                                                                                                                                                        Harbiye, 03.03.1920</strong><br />
<strong>Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,</strong><br />
Alınan bilgiye göre, İstanbul’da bir dernek kurulmuş ve bu dernek, İngilizlerle birlik olarak şu kararları almış: Şimdiki hükümetin düşürülmesi ve bilinen bir hükümetin kurulması, Meclisin dağıtılması, İzmir ve Adana’nın düşman elinde kalmasını sağlamak için Ulusal Güçlerin ortadan kaldırılması, dünyaya barış ve esenlik getirmek üzere İstanbul’da Müslümanlar arası bir Halifelik Danışma Kurulu kurulması, Bolşevikliğe karşı fetva çıkarılması. Bakan Paşa bu derneğin giriştiği işlere önem veriyor. Anadolu’daki Anzavur’un girişimleri bu çalışmalara dayandığı gibi, İngilizlerin Hükümete en çok baskı yapmaları da, buradan gelmektedir. Bilgi olarak sunmamı istediler. (İsmet)<br />
<strong>Milli Savunma Bakanlığı Başyaveri Salih</strong><br />
Baylar, biliyorsunuz ki İngiliz Temsilcisi, Yunanlılarla birlikte, bütün Anlaşma Devletlerine karşı savaşa son verilmesini Hükümete önermişti ve bu sağlanırsa, İstanbul’un Osmanlı Devletine bırakılacağı yönünde yaldızlı bir söz de vermişti. Ancak İstanbul’da bu öneri yapılırken, Şubatın 18., 19. ve 20. günlerinde, Yunanlıların İzmir’e yeni güç, taşıt ve pek çok cephane getirdiğini ve cephelere yollayarak yeni bir saldırıya hazırlandığını, biz biliyorduk. Bu bilgimizi –Hükümet işlerine karışmayınız yaygarasına bakmaksızın- İstanbul Hükümetine de duyurarak dikkatini çekmekten geri kalmadık. Yunanlılar böylece saldırıya hazırlanırlarken, Ali Rıza Paşa Hükümeti, başka bir öneri karşısında kalıyor: “Yunanlılar karşısında bulunan Ulusal Güçleri üç kilometre geri aldırmak!” Ali Rıza Paşa Hükümetinin, bunu yapamayacağı besbelliydi. Ama amaç, onun düşürülmesiydi. Sadrazam ister istemez, bu önerinin yerine getirilemeyeceğini, yanıt olarak bildirmiş.<br />
3 Mart 1920 günü Yunanlılar saldırıya başladılar. Gölcük yaylasında Bozdağ’ı ele geçirdiler. İşte bu olay üzerine Ali Rıza Paşa’nın, düşünebildiği tek çıkar yol, yerinde daha uzun kalmaktan vazgeçerek hemen çekilip bu sorumlu işten yakayı sıyırmak olmuştur. Çünkü ulusal eylemi durdurma konusunda yapılan öneriyi, yerine getirmeye çalışmış ama başaramamış olan Ali Rıza Paşa, bu kez de öneriyi uygulattıracağım diye söz verip de bunu başaramazsa Anlaşma Devletleri’nce sorumlu tutulması olasılığı da akla gelmez miydi? Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa, Başkomutan Bay George Miln’in buyruklarını uygulattıramadığından ötürü en sonunda Hükümetten çıkarılmak durumunda kalmamış mıydı? Ali Rıza Paşa için de böyle bir işlem yapmaya kalkışılırsa, kendisini Padişah’ın koruyabileceğine güvenebilir miydi? Böyle bir durumda, ulusal isteklerin tek belirme yeri olduğunu söylediği İstanbul’daki Ulusal Meclise güvenebilecek miydi? Ulusal istenç adına konuşmasının ve isteklerde bulunmasının artık yeri ve olanağı kalmadığını söyleyerek cezalandıracağım diye gözdağı verdiği Temsilciler Kurulunda destek aramaya katlanmalı mıydı? Demek ki kendisi için çekilmekten daha uygun bir yol olamazdı. İşte o da öyle yapmıştır. Ali Rıza Paşa, Hükümete ilk saldırıldığında çekilmesi gerektiği yolundaki uyarımızı kabul etmedi. Görevde kalmakla yurda yararlı olacağını söyledi. Ulusal Meclis de bu bilgisizce görüşü uygun bularak onu yerinde tuttu. Acaba, yapılması söz konusu olan ödev, Yunanlılara, saldırı hazırlıklarını tamamlayarak yurdun kutsal topraklarından bir kısmını daha çiğnetmek ve pek sevgili yurttaşlarımızdan bir bölümünü daha süngüler altında inletmek için, gerekli fırsatı ses çıkarmadan bağışlamak mıydı?!<br />
3 Mart 1920 günlü gizli tellerle, Rauf ve Kara Vâsıf Beyler, hükümetin çekildiği haberini verirken, Felâhı Vatan Grubu Başkanı ile Meclis Başkan Vekillerinin saraya gönderildiklerini de bildiriliyorlardı. Bu başkanlar, Padişah katına kabul olunmamışlar. Başyazman ve Başmabeyinci ile görüşmeleri buyrulmuş. Grup Başkanı, Ulusal Örgütün Padişaha bağlılığını bildirmiş. Sözü Hükümetin çekilmesine getirmiş. Padişah, Başyazman ararcılığıyla şu buyruğu bildirmiş: “Bütün milletvekillerine selam. İşin ve durumun ağırlığını ben de onlar kadar anlıyorum. İşin ve durumun gereğine göre bir kişiyi Sadrazamlığa seçeceğim. Onun yetkisine el uzatarak arkadaşlarının seçimine karışamam. Ancak, ona, çoğunluk grubuyla anlaşmasını öğütleyeceğim.”<br />
Başkanlardan oluşan kurul, teşekkür ederek ayrılmış. Verilmekte olan bilgiler arasında şunlar da vardır: “Milletvekilleri telaşlı ama isteğe uygun bir Hükümet kurulacağına güveniyorlar. Yabancıların, Hürriyet ve Anlaşmacıların ve Gözcülerin, düzenledikleri gerici hareketlerde başarıya ulaşabilmek için, Ferit Paşa’yı ya da yakınlarından birini iş başına getirmeleri de düşünülebilir. Meclisi, elbette dağıtacaklardır. Padişah katında etkili olacak önlemlerin oraca alınması buyruklarınıza sunulur.”<br />
Baylar, tuhaf değil midir ki bugün bunları bildirenler, daha birkaç hafta önce: “Meclis resmî olarak açıldığına göre, bundan sonraki buyruklarınızın bana bildirilmesini ve görüşlerinizin her yerde gereği gibi savunulacağına güvenmenizi” diye yazan kişilerdir. Birkaç hafta önce, İstanbul Hükümeti ile görüş birliğine vararak beni, işlere ve yürütüme karışmaktan alıkoymak isteyen kişiler, bugün, İstanbul’da hiçbir şey yapmaya güçleri yetmediğini açığa vurarak buradan, Temsilciler Kurulundan etkili önlemler bekliyorlar. Biz, bu isteği de yerine getireceğiz. Ama bu kişilerin isteği olduğu için değil; yurdun yararı böyle gerektirdiği için…<br />
Baylar, 3 Mart günü ve 3-4 Mart gecesi, İstanbul’la iletişim kurmak ve oradaki durumu anlatmakla geçti. 4 Mart günü, gerek İsmet Paşa’dan gerekse öbür kişilerden aldığım bilgiler üzerine durumu genelgeyle bütün ordularla örgüt merkezlerimize ve ulusa bildirdim. Mebuslar Meclisi Başkanlığına şunu yazdım:<br />
(Bu yazıda özetle; ulusal güçlerin düşmana karşı savaşmakta olduğu ve yurtsever çocukların bu yolda canlarını verdikleri; bunun hiçbir güç ve yetki tarafından durdurulamayacak ulusal bir görev olduğu, ulusun yatışabilmesinin ancak ulusun tam güvenebileceği bir hükümetin iş başına getirilmesiyle olanaklı olabileceği dile getirilmektedir. Atatürk, bu yazının ardından Padişaha da bir tel göndermiş ve ‘Hükümetin çekilmesiyle bir hükümet bunalımının oluştuğunu ve bu bunalımın, olabildiğince çabuk ve ulusal amaçlara uygun bir hükümetin kurulması yoluyla çözülmesinin beklendiğini’ bildirmiştir.)<br />
Bu telin birer örneğini, bilgi için Mebuslar Meclisi Başkanlığına ve kolordu komutanlarına yollamakla birlikte, birer örneğini de İstanbul gazetelerine ve Basın Derneğine vermesini İstanbul telgrafhanesine buyurduk. Bundan başka Baylar, komutanlara, valilere, mutasarrıflara ve Hakları Savunma merkez kurullarına ayrıca şu genelgeyi de yolladık.<br />
(Atatürk, 4 Mart tarihli bu genelge ile tüm vali ve örgütlerden Padişaha, Meclis Başkanlığına ve basına ‘ulusun, ulusal amaçları gerçekleştiremeyecek bir hükümet başkanına katlanamayacağını’ çok sert bir dille bildirmelerini istemiştir.)<br />
Baylar, verdiğimiz yönerge gereğince, ülkenin her yanından, ulusun her yönetim katından 4-5 Mart gecesi başlayan telgraf fırtınası, ayın beşinci ve altıncı günleri, Padişah ve Mebuslar Meclisi saraylarında istenilen etkiyi yaptı.<br />
(Atatürk, Halit Bey adında bir kişi ve Meclis Başkanı Celadettin Arif Bey’den almış olduğu tellerde, Sadrazamlık görevinin Donanma Bakanı Salih Paşa’ya verildiğinin bildirildiğini açıklamakta ve daha Hükümet Başkanı belli olmadan önce Rauf Bey’den almış olduğu bir telde de Rauf Bey’in Padişahın adamlarından birine kendisini Sadrazam olarak önerdiğini öğrendiğini anlatmakta ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)<br />
Baylar, Rauf Bey’in, sadrazam bulmak söz konusu olurken benden söz açması elbette gereksizdi. Aramızda hiç böyle bir söz konuşulmuş değildi. Ben, aslında İstanbul Hükümetinin yaşayacağından umutlu değildim. Osmanlı Devleti’nin yaşamını bitirdiğine ise çoktan inanmıştım. Osmanlı Devletinin Sadrazamlığını üzerime almak gibi cılız ve anlamsız bir düşüncenin benim kafamda yeri olamayacağı kuşkusuzdu. Ben, doğal bir biçimde geçmekte olan devrim evrelerini soğukkanlılıkla izlerken, yarının önlemlerinden başka bir şey düşünmüyordum.<br />
Rauf Bey söz konusu ettiği Celalettin Arif Bey’in rapor örneğini de gönderdi. Hükümet kurulduktan sonra da şu bilgiyi verdi:<br />
(Atatürk, Rauf Bey’den gelen bu rapor örneğini ve 8 Mart 1920 tarihli telgrafta yer alan bakanların adlarını okuyarak konuşmasını sürdürür.)<br />
İzin verirseniz, yeniden İstanbul’a dönmek üzere, biraz da Edirne dolaylarındaki duruma göz atalım. Şimdiye değin genel olarak söylediklerim arasında yeri geldikçe Trakya’yı da hiçbir zaman örgütlerimizin ve tasarılarımızın dışında tutmadığımızı anlatmış olduğumu umarım. Edirne ile ilişkimiz ve iletişimimiz, yurdun her yeri ile olduğu gibi sürdürülmekteydi. Yaptığımız yazışmalardaki dikkate değer kimi noktaları yüce topluluğunuza açıklayarak bildirmek uygun olur.<br />
Birinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey, 31 Aralık 1919 günlü çok ayrıntılı bir raporunda, Trakya’da ve özellikle Batı Trakya’da, Yunanlıların yaptıkları girişimleri ve çalışmaları eksiksiz açıklıyordu. Düşmanın bu olağanüstü çalışmalarına karşı kendisinin gereği gibi önlem alamadığından yakınıyordu. “Kolordusunun, bu durum ve gelecekte çıkabilecek olaylar karşısında uygun bir konum almasına General Miln’in olmaz dediğinin yazışma sonunda anlaşıldığını” bildiriyordu. General Miln’in gerekli düzenlemeleri yapmamıza olmaz diyeceği, elbette kuşku götürmezdi. Bu açık gerçeği, yazışma yoluyla sorup anlamaya bilmem nasıl bir düşünce ve mantıkla kalkışmıştı? Cafer Tayyar Bey’e, 3 Ocak 1920’de verdiğim yönergede, gönderdiğimiz gizli yönetmeliğe göre silahlı birlikler kurulmasını yeniden hatırlattım: “Askerî durumu değiştirmekle elde edilemeyen yararların böylece karşılanması gerekir.” dedim. Milli Savunma Bakanı bulunan Cemal Paşa’ya da gene o gün durumu bildirerek Yunanlıların Doğu Trakya’da olsun, hazırlıklarına engel olmasını yazdım.<br />
Trakya Paşaeli Derneğinin gönderdiği raporlarda, gereği gibi örgütler kurulamadığından söz ediliyor ve kimi yüksek görevlilerden yakınılıyordu. Bu gibi görevlilere öteden beri, kimi uyarmalarda bulunuyordum.<br />
(Atatürk, burada 26 Ocak 1920’de Vâsıf Bey’in gönderdiği ve Cafer Tayyar Bey’le ilgili yakınmaların olduğu bir mektubu okumuş ve Cafer Tayyar Bey’in hiçbir örgüt kurmadığından ve silahlandırma desteği sağlamadığından söz edildiğini açıklamıştır.)<br />
Baylar, Edirne’den gelen yazılardan, raporlardan, bence, yanlış bir siyasal görüş üzerinde durulduğu anlaşılıyordu. Şimdi okunan mektupta da bu yanlış görüşün benimsendiğini gösteren cümleler vardır. Bu yanlış ilkeyi düzeltmek için, öteden beri ileri sürdüğümüz düşüncemizi, 3 Şubat 1920 günü bir kez daha Cafer Tayyar Paşa’ya ve İstanbul’da Rauf Bey’e bildirdim. Yinelediğim düşünce şu idi: Doğu ve Batı Trakya’nın ulusal bir bütün olarak tasarlanması ve söylenmesi doğru bir siyaset değildir. Doğu Trakya’nın yurdumuzun bir parçası olduğuna karşı gelinemez ve bu tartışılamaz. Batı Trakya ise, bir antlaşma ile daha önce bırakılmış bir topraktır. Olsa olsa, Doğu Trakya, Batı Trakya’yı, kurtarmaya çalışanların bir toplanma ve yönetim yeri olabilir. Doğu ve Batı Trakya’nın birliğini üsteleyerek ileri sürmek, Doğu Trakya’da da kimi isteklerin ileri sürülmesine yol açabilir. Bulgarların da Ege Denizi’nde iktisadi bir çıkış yeri istemeleri ayrıca üzerinde durmayı gerektirir. Bulgaristan’da bu bakımdan çalışmalıdır.<br />
Cafer Tayyar Paşa da görevlilerden ileri gelen kişilerden, halktan yakınıyordu. 7-8 Mart 1920 günlü bir gizli telinde, “Bizde halk, her işi hükümetten beklemekte, yüksek sivil görevlilerin yansız bir durum takınmaları yüzünden sizin istediğiniz gibi ulusal örgütler kurulamamaktadır. İl içinde sık sık yapmakta olduğum denetlemelerde, özellikle köylülerle sıkı ilişki kuruyorum (…)Ama her köye gidemiyorum (…) İşin, köklü ve yaygın olması hepimizce istenilmekte olup bunun da bildirilen sakıncaların ortadan kaldırılmasına çalışmakla gerçekleştirilebileceğini bilginize sunarım” diyordu.<br />
Baylar, General Miln, Cafer Tayyar Paşa’ya askerî konumunu değiştirtmiyor. Vali ve mutasarrıflıklar yansız kalıyor ve her işi hükümetten bekleyen halka, ulusal örgüt kurmada önderlik ve yol göstericilik etmiyorlar. Bu sakıncalar kalkmadıkça işin köklü ve yaygın olamayacağı kanısında bulunuluyor.<br />
Şimdi isterseniz, yeniden İstanbul’a dönelim. 11 Mart 1920 günlü bir gizli telle Rauf Bey şu bilgiyi veriyordu: 10 Mart 1920 günü öğleden sonra, Anlaşma temsilcileri toplanmışlar, Londra’dan gelen ve İstanbul’daki Ulusal Güçlerin ileri gelenlerinin tutuklanması ile ilgili olan bir buyruk üzerinde görüşmüşler ve buyruğu yerine getirmeye karar vermişler. Bu bilgi, güvenilir bir kişiye, sağlam bir yerden gizlice verilmiş ve bu gibi kimselerin bir an önce İstanbul’dan uzaklaşmaları gerektiği bildirilmiş. Bu konuyu, çeşitli olasılıklara göre inceledikten sonra, işin sonuna dek İstanbul’da kalarak namus ödevini yapmaya karar vermişler. Sadrazam Salih Paşa, bu duruma bilerek yol açmaktaymış. Onun için Hükümeti düşürmeye çalışacaklarmış. Başaracaklarına da inanıyorlarmış.<br />
Rauf Bey’in bu telinin arkasından, gene o gün gelen kısa bir telinde, “Son bildirdiklerimize karşı ve hükümetin durumu üzerine hiçbir düşünce bildirmediğimiz için, telin size varmamış olmasından ve sağlığınızdan haklı olarak kaygılıyım. Yanıtınızı gözlüyoruz.” denilmekteydi.<br />
(Atatürk, burada Rauf Bey’e ve 15. ile 3. Kolordulara 11 Mart günü şu bilgiyi vermiştir. “İngilizlerin tutuklama kararına karşı Meclisin, sonuna değin yiğitçesine görevini yapması pek yararlı ve parlaktır. Ancak, sizinle birlikte, varlıkları ilerideki girişimlerimiz ve eylemlerimiz için çok gerekli olan arkadaşların, sonunda bize katılabilmeleri kesin olarak güven altına alınmalıdır. Yoksa grubun birlik ve kararlı olarak iş görmesini düzenleyebilecek kişileri şimdiden görevlendirerek sizlerin hemen buraya gelmeniz çok gereklidir.”)<br />
Baylar, Rauf Bey’i ve öteki kişileri tam zamanında çağırmış olduğumuz, olaylarla hem de üç dört gün geçmeden belli oldu. Ama ne yazık ki bu çağrımız, gerektiği önem ve ciddiyeti göremedi. Rauf Bey, Vâsıf Bey gibi kişiler, en sonunda büyük bir uysallıkla Malta’ya gittiler. Bunu biliyorsunuz. Son ana kadar Anadolu’ya geçmek ve Ankara’ya gelmek yolunun ve önlemlerinin kimi arkadaşlarca hazırlandığı ve sağlandığı bana anlatılmıştır. Eğer böyleydiyse, bu kişilerin Ankara’ya gelmeyi kabul etmeyip İngilizlere teslim olmayı ve Malta’ya gitmeyi yeğlemelerindeki neden ve özür, geçekten incelenmeye değer. Doğrusu, Türkiye durumun ve geleceğinin kuşkulu, karanlık, ölümcül görüldüğü kuramına göre bu karanlık tehlike içine atılanların, korkunç ve ürkünç bir sonuçla karşılaşmaları kuruntusunun etkisi altında, en sonunda herhangi bir zindanda bir süre kalmak üzere düşmana teslim olmayı yeğleyebilecekleri uzak görülemez. Bununla birlikte, ben burada böyle ağır bir yargıya varmaktan çekinirim. Bu düşünce iledir ki bu kişileri Malta zindanlarından kurtarmak için her yola başvurarak elden gelen girişimleri yapmaktan geri durmadım.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)</em> syf: <em>132-150</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara&#8217;nın Direniş Merkezi Olması</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ankaranin-direnis-merkezi-olmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jul 2020 08:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara'nın Direniş Merkezi Olması]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[Kâzım Karabekir Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Mebuslar Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[milletvekili]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5729</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasını önleyememek zorunluluğu üzerine, İstanbul’da toplanacak Mecliste, “yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasını önleyememek zorunluluğu üzerine, İstanbul’da toplanacak Mecliste, “yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven altına alma amacımızı korumak ve savunmak için birleşik ve dayançlı bir grup oluşturmayı” tek çözüm olarak düşündük. Bunun sağlanması için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 günlü yönerge ve genelgede, milletvekillerinin belli yerlerde grup grup toplanarak, görüşecekleri önemli noktalardan biri olarak bu konuyu ele almıştık.<br />
Gene o zaman, düşündük ki bu grubun kurulmasını sağlamak için, her sancaktan birer milletvekilini Eskişehir’e çağıralım. Eskişehir üzerinden trenle İstanbul’a gidecek milletvekillerini de çağıracağımız milletvekilleriyle birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir’e giderek, genel bir toplantı yaparak, işleri enine boyuna görüşelim. Bu arada, İstanbul’da milletvekillerinin güvenliğiyle ilgili önlemleri de söz konusu etmek istiyorduk. Ancak bundan sonra açıklayacağım nedenlerle, bu toplantıyı Ankara’da yapmayı yeğledik. Daha bir ay kadar Sivas’ta kaldıktan sonra artık Ankara yolunu tuttuk. Ankara’ya gelişimizi 27 Aralık 1919 günlü, şu açık bildirimle her yere duyurduk:<br />
Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya gitmek üzere yola çıkan Temsilciler Kurulu, bütün yol boyunca ve Ankara’da, büyük ulusumuzun sıcak ve içten yurtseverlik gösterileri içinde bugün buraya geldi. Ulusumuzun gösterdiği birlik ve kararlılık, ülkemizin geleceğini güven altına alma konusundaki inancı sarsılmaz bir biçimde destekleyecek niteliktedir.<br />
Şimdilik Temsilciler Kurulu merkezi Ankara’dadır. Saygılarımızı sunarız efendim.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
2 Ocak 1920 günü, Derneğin merkez kurullarına, Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye, Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir bildirim yaptık. Bu bildirimimizin içindekiler ve yazılış biçimi şöyleydi:<br />
… Yolculuğumuz sırasında görüp incelediklerimiz bizlere, gerçek koruyucu Ulu Tanrı’nın yardımıyla gerçekleşen ulusal birliğimizin dayanağı olan Ulusal Örgütün kök salmış ve ulusun ve ülkenin geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir güç ve erk durumuna gelmiş olduğunu sevinçle gösterdi.<br />
Dış durum, bu ulusal dayanç ve birlik sayesinde, Erzurum ve Sivas Kongresi ilkelerine göre, ulusun ve yurdun çıkarına elverişli bir yola girmiştir.<br />
Kutsal birliğimize, dayanç ve inancımıza güvenerek yasal isteklerimizin elde edileceği güne değin, direnerek çalışılması ve bu bildirimimizin köylere varıncaya dek bütün ulusa duyurulması rica olunur.<br />
<strong>Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneği Temsilciler Kurulu Adına Mustafa Kemal</strong><br />
Baylar, Temsilciler Kurulu merkezinin, Ankara’ya taşınması düşüncesi oldukça eski idi. Bu düşünce, ilk olarak ortaya atıldığı sıralarda, Kâzım Karabekir Paşa’dan gelmiş olan bir teli olduğu gibi burada bildireceğim:<br />
<strong>Üçüncü Kolordu Komutanlığına,                                                                                               Erzurum’dan, 3 Ekim 1919<br />
</strong>Temsilciler Kuruluna: Ulusal Güçleri temsil eden yüksek Kurulun, değil Ankara’ya gitmek, Sivas’ın batısına bile geçmemesi düşüncesindeyim. Çünkü doğu illerinin Ulusal Güçleri olan kurulun, bütün bütün uzaklaşması, dolayısıyla bu illerin örgütsüz kalmasına yol açacaktır. Bundan başka, şimdiye değin tam yasal ve mantıklı olarak yönetilmekte olan ulusal eylemin, öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımızın yaptıklarını göz önünde tutarak belli bir yerde korunması için Temsilciler Kurulunun Sivas’tan batıya geçmemesi düşüncesinde bulunduğumu bilgilerinize sunarım.<br />
<strong>On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir</strong><br />
Böyle bir telin, gerçek olamayacağı yargısına varmak istedim. Ancak ne çare ki bu gizli tel, Erzurum’dan, Sivas’taki Üçüncü Kolorduya çekilmiştir. Açılan gizli telin altında (Açıldı. Fethi 4-5 Ekim) yazısı ve imzası olduğu halde Üçüncü Kolordudan bize gönderilmiştir.<br />
Baylar, Kâzım Karabekir Paşa, çağrımız üzerine Sivas’a geldikten ve bizimle görüştükten sonra kuşkusuz, bu telle önceden bildirdiği düşünce ve görüşün yerinde olmadığını görmüş olacaktır. Ancak, bu düşünce ve görüşteki yanlışlığı anlamak için, ille yüz yüze gelip görüşmeye hiç de gereklik olmayacağı apaçık bir şeydir. Bu düşünce ve görüşün dayandığı nedenlere, şöylece bir göz atmak, onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım. Başta Temsilciler Kurulunun yalnız doğu illerinin Ulusal Güçleri olmadığı ya da o örgütleri temsil etmediği ve belki bütün ülkenin –Anadolu ve Rumeli’nin- Ulusal Güçlerini temsil ettiği çoktan bilinmeliydi. Özellikle, bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı tartışmaları olmuştu. Bir de Temsilciler Kurulunun Sivas’tan Ankara’ya taşınması, doğu illerinin örgütsüz kalmasını gerektirecek bir etmen olamazdı. Temsilciler Kurulunun, doğu illerine Sivas’tan telle verdiği buyrukları ve yönergeleri, Ankara’dan da eskisi gibi verilebileceği kuşku götürmezdi. Ancak Temsilciler Kurulunun, doğu illerinden daha çok Batı illerine, İstanbul’a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı nedenler, elbette çoktu. Öncelikle, batı ve güneybatı illerimizden, eylemli olarak düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimize giren düşman karşısında, sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların güçlendirilmesini sağlamak gerekti. Oysa doğu illerimizde, böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir eylemli tehlike de doğabileceğe benzemiyordu. Uzak bir olasılığa göre, sözgelimi doğudan Ermenilerin eylemli bir saldırıda bulunacağı kabul olunsaydı bile, onun karşısında Ulusal Güçler ile güçlendirilmesi kararlaştırılmış olan, kendilerinin komutasında 15. Kolordu hazır bulunuyordu. Ancak, İzmir cephelerine, türlü yöntemde komutanlıklar, türlü nitelikte güçler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen dokuncalı etkiler vardı. Adana’ya giren düşmanlara karşı daha cephe kurulamamıştı.<br />
Şu durumda yol ve yöntem odur ki genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu yüklenenler, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiğince yakın yerde bulunurlar. Yeter ki bu yaklaşma, genel durumu gözden uzak bırakacak ölçüde olmasın! Ankara, bu koşulları üzerinde toplayan bir noktaydı. Her halde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye ya da Karahisar’a gitmiyorduk. Ancak cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı ve genel durumu yönetme bakımından Sivas’tan hiçbir ayrılığı olmayan Ankara’ya gelecektik. Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanması zorunlu görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne kadar yerinde ve yararlı sayılması gerektiğini açıklamayı gerekli görmem.<br />
Baylar, Temsilciler Kurulunun Ankara’ya taşınmaması için nedenler ortaya konulurken, bu arada hele “Öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan” söz edilmiş olmasına hiçbir anlam veremedim. Gerçekten, kendisinin dediği gibi düşmanlar bizim hangi davranışımızı, hangi girişimimizi iyi görmüşlerdir ya da görebilirler ki ona göre davranalım! Eğer, bu düşünce ve görüşe yol açan: “İstanbul’da ulusal isteğe uygun davranan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Mebuslar Meclisi de orada toplanarak ulusun ve ülkenin yazgısını denetlemeye başladıktan sonra, Temsilciler Kurulunun batı cepheleriyle, Mebuslar Meclisi ile ilgi ve ilişki kurmasına ne gereklik kalır. Öyle ise, Temsilciler Kurulunun yalnız doğu illerinin örgütleri ile ilgilenmesi ve bununla yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?” gibi bir düşünce ve görüş idiyse, bir ölçüye dek, üzerinde durulabilir. Ancak böyle olunca da genel durumu ve olaylarla koşulların gerçek yüzünü görüşte ve anlayışta Temsilciler Kurulu ile Kâzım Karabekir Paşa arasında doldurulamayacak bir hendek olduğunu kabul etmek gerekir. Temsilciler Kurulunun Ankara’ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında çok durularak belki, ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün kaynağı ve kökeni daha iyi kavranabilirse de bizim şimdilik buna ayıracak zamanımız yoktur.<br />
Baylar, bundan önce söylediğim gibi, bir iki günlük bir toplantı ve görüşme isteğiyle, milletvekillerini çağırmak için ilk yazdığımız telde –ki bu tel örneğini, bir resmî yazı biçiminde, basılı olarak da postayla göndermiştik- amaç bildirildikten sonra “Temsilciler Kurulunun bulunacağı bir yerde toplanılacak, toplantı zamanı ise, gönderilecek milletvekillerinin adları ve adresleri belli olduktan sonra haberleşerek kararlaştırılacaktır. Temsilciler Kurulu, kısa sürede İstanbul’a yakın bir yere gidecektir.” denilmişti.<br />
Ankara’ya varışımızda, Ankara-Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan, önceki bildirimimize 29 Aralık 1919 gününde yaptığımız bir ekte, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara’yı gösterdik ve genelge ile bildirdik. Bu genelgenin bir maddesi de öteki milletvekillerinden olabildiğince çok kişinin görüşmelere katılmasının pek çok istenmekte olduğu yolundaydı.<br />
Baylar, sonucunun pek çok yararlı olacağını umduğumuz bu iyicil ve yurtseverce girişimin bile, İstanbul Hükümeti üyelerince önüne çıkıldığını bilginize sunarsam şaşmazsınız sanırım. İzin verirseniz, bu noktayı biraz açıklayayım; biz milletvekillerini, Ankara’ya çağırırken, onlar da birtakım kişilerin bu çağrıya gelmemelerini ve tasarlanan toplantının yapılmamasını sağlamak için, karşı önlem alıyorlar ve girişimde bulunuyorlarmış. Kimi milletvekillerinin çektikleri teller üzerine bu işi anladık.<br />
(Atatürk burada, Aydın Milletvekili Hüseyin Kâzım tarafından İstanbul’a çağrıldıklarını bildiren Burdur Milletvekili Hüseyin Baki ve Akdağmadeni Milletvekili Bahri’nin yolladığı birbirine benzer tellere yer vermektedir. Atatürk bunlara yanıt olarak bu çağrılarla kendilerinin bir ilgisi olmadığını açıklamış ve bu açıklamayı tüm milletvekillerine göndermiştir.)<br />
30 Aralık 1919 günlü bir gizli telle de İstanbul’daki örgütümüze: “Hüseyin Kâzım Bey’in girişiminden söz ettikten sonra, bizim bildirimlerimizin kendisine duyurulmasını ve görüşmelere katılmak istiyorsa tez elden Ankara’ya buyurup gelmeleri gerektiğinin anlatılmasını” bildirdik.<br />
Baylar, biz, İstanbul’daki örgütümüzden haber beklerken, karşımıza bir kişi çıktı. Bunun kim olabileceğini kestirmede güçlük çekmezsiniz, sanırım. Bildiğiniz gibi, hem bizim İstanbul’da delegemiz hem de bakan olan bir kişi… Cemal Paşa… Evet, 1 Ocak 1920 günlü şu tel “Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa” imzasıyla geliyordu.<br />
(Bu telde beş maddelik bir önerge bulunmaktadır. Bu önergeye göre, Ankara’ya çağrılan milletvekillerinin İstanbul’a gelmeleri gerektiği ve Ankara’da toplanma kararının doğru olmadığı belirtilmektedir.)<br />
Baylar, böyle bir davranma ve bildiride bir içtenlik ve soyluluk görüyor musunuz? İlkin, bizim, milletvekilleriyle toplanma kararımız ve bununla ilgili bildirimiz, bundan bir buçuk ay öncesinden beri bilinmekteydi. Eğer bu girişimimiz, yurt yararına gerçekten uymaz ve sakıncalı görülmüş idiyse, güdülen ulusal amaçta bizimle birlik olduklarını ileri sürmekte bulunan bayların ve Hükümetin, bizim çağırdığımız milletvekillerine, İstanbul’a gelmeleri için tel çekmeden önce bizimle anlaşmaları; hiç olmazsa düşüncelerinden ve girişimlerinden bize bilgi vermeleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya İstanbul’a gidişlerini çabuklaştırmak için Denetleme Kurulu Başkanlıkları aracılığıyla Şeyh Muhsini Fâni’nin47 ve İçişleri Bakanının imzalarıyla, taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak ve olupbittiler yaratarak bizim girişimimizi sonuçsuz bırakmaya kalkışmak doğru muydu?<br />
İkincisi Baylar, seçimi yenileme işi aylarca ve aylarca yapılmayıp tüzeye göre belli süre çoktan geçirilmiş olduğu sıralarda hiç de tez canlılık göstermeyi aklına getirmeyen bu baylar, bizim Erzurum’dan, Sivas’tan beri yaptığımız sonu gelmez girişim ve çalışmalarımızın bir başarısı olarak gerçekleştirilen yeni seçimlerden sonra, ayrıca araya girip izleyerek her birinin milletvekili seçimlerini sağladıktan sonra, çok çok üç beş gün gibi az bir gecikme üzerine böyle tez canlılık göstermeli miydiler? Hele bu gecikme, büyük bir ülkenin gerçekleştirilmesi, özellikle İstanbul’da toplanma aymazlığını gösterenlerin kendi güvenlikleri ile ilgili önlemlerin alınması yollarını görüşmek amacıyla olursa, bu bayları bu denli ivediye sürüklemeli miydi? Hiçbir önlem ve karar almadan, bir an önce, horlanmaya ve rezilliğe koşup gitmek neden ileri geliyordu?<br />
Üçüncüsü Baylar, temiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak İstanbul’da, kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve aşağılama çemberine, onları da tez elden sokmak isteyen bu baylar, Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneğinden değiller miydi? Bu ulusal derneğin üyesi bulunmuyorlar mıydı? Bir derneğin üyeleri, milletvekili olsalar bile, derneğin liderleriyle görüşerek en sonunda saptanacak programa göre iş görmek zorunda değil midirler? Dünyanın her yerinde, bütün uygar toplumlarda bu, böyle değil midir? Bir grubun, bir partinin kendi liderleriyle görüşmesinden ve ilişki kurmasından, yasama gücünün, başka güçlerin etkisi altında iş görmüş olduğu sanısının doğacağı kuruntusundan ve bunun yabancıların dikkatini çekeceğinden, niçin korkuluyordu? Bu baylar, seçimin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan örgütün etkisinde kalmış görünmeyi, yüksek onur ve özsaygılarıyla bağdaşmaz mı buluyorlardı? Milletvekillerinin, yurt içinde, güçlü bir ulusal örgüte bağlı olduklarını ve o geniş örgütün saptadığı belirli amaçlardan ayrılamayacaklarını ve her olasılığa karşı, o örgütün etkisi altında bulunduklarını, açık bir vicdan ve açık bir alınla ortaya koymanın, asıl bunun, içte ve dışta en büyük güveni ve saygıyı sağlayabileceğini, bu baylar, anlamıyorlar mıydı? Ve dahası, böyle bir vicdan ve inanç sağlamlığı içinde, belirli ulusal amacı gerçekleştirme yolunda, her tehlikeyi göze almaya hazır bir durum ve davranış alınmadıkça, Meclisin, kendisinden beklenilen hizmetleri yapamayacağını anlamak, kâhinliğe mi, yoksa yapıldığı gibi, saldırı ve aşağılamaya uyuşukçasına boyun eğmeye mi bağlı idi?<br />
Bu baylar, benim, milletvekilleriyle aracısız görüşmemi istemiyorlar, Hükümet ve kimi baylar, benim, İstanbul’a gitmemi de uygun görmüyorlar. Ancak geniş yetki ile bir delegenin gönderilmesini öneriyorlar. Doğrusu bu noktadaki akıllarına ve anlayışlarına diyecek yok! Gönderdiğimiz delegeler değil miydi ki milletvekillerinin düşman pençesine girmesinde en çok etkili olanlar ve sonunda, kendilerini bile savunmak için önlem ve çözüm bulmakta güçsüz olduklarını kanıtlayanlar. Milletvekillerinin, kimseye danışmadan İstanbul’a çağrılmalarında, aldatmayı ve oldubittiye getirmeyi başaramadıktan sonra, bize bildirim yaptırmayı istemekte gösterilen yumuşaklık da pek ince değil midir Baylar?<br />
(Atatürk, Cemal Paşa’ya, önergeyi veren milletvekillerinin kimler olduğunu öğrenmeye yönelik tel yazmış ve yanıt olarak da bunların, Hüseyin Kâzım, Tahsin, Celalettin, Arif, Hâmit… ve başkaları olduğunu öğrendikten sonra, sözlerini şöyle sürdürmüştür:)<br />
Baylar, bize sonradan verilen bilgiye göre, bana tel çeken kişiler, milletvekillerinden bir topluluk değildi. Sadrazam, kendi tanıdığı Hakkı Bey adında bir kişiyi –Siverek milletvekili olduğunu öğrenmesi üzerine- ve Hüseyin Kâzım Bey’i, yanına çağırarak, bana kısa bir tel yazdırmıştır. Bu teli, elden kimi kişilere imza ettirmişler. Gizli olarak gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin Beyler Cemal Paşa’ya götürmüşlerdir. Demek, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telyazısı, sonradan uydurulmuştur. Aslına bakılırsa, önergeden söz edildiği halde, bunun nereye sunulduğunun bugüne değin belli olmaması da bu işte dolap ve özel erek olduğunu göstermeye yeterdi. Meclis yeni açılmış ve Meclis Başkanlığı daha görevine başlamış değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa’nın bu telini aldıktan sonra, şu gizli teli yazdım:<br />
<strong>Ankara, 09.01.1920<br />
Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretlerine, Hüseyin Kâzım, Tahsin, Arif, Hamit Beyefendilere,<br />
</strong>Ankara’ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağı üzerine, Milli Savunma Bakanı Paşa Hazretleri aracılığıyla bildirilen görüşlerinizi öğrendik. Konu, yurdun ve ulusun varlığıyla ilgilidir. Ulusal Mecliste ulusal örgüte dayanan güçlü bir grup kurulmaz ve Sivas Genel Kongresi ile ulusun bütün dünyaya duyurduğu kararlar, büyük çoğunlukça bir inanç ve bir ilke olarak benimsenemezse ulusal hizmetimizin sağlayacağı başarı boşa gider. Ülke bir felakete uğrayabilir. Bundan dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandaları bizim için uyulacak ilke olamaz. Amaç ulusun esenliği ve yurdun kurtuluşudur. Bir iki günlüğüne buyurmanız ve karşılıklı görüşülerek ülkü birliğine varmamız bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.<br />
<strong>Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal</strong><br />
Saygıdeğer Baylar, İstanbul’un değindiğimiz ve açıkladığımız can sıkıcı durumuyla uğraşırken, yurdun doğu ucunda da bir yalancı peygamberin ortaya çıkardığı önemlice ve kanlı bir olay geçiyordu.<br />
(Atatürk burada, Bayburt’a dört saat uzaklıktaki Hart köyünde, kendisini Mehdi ilan eden Şeyh Eşref’in halka Şiilik propagandası yaptığını, engel olunmak istenilince de güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya girdiğini ve sonunda Halit Bey komutasındaki 9. Tümen tarafından yok edildiğini anlatmakta ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)<br />
Baylar, Milli Savunma Bakanlığı ile Temsilciler Kurulu arasında, sürüp giden bir sorun vardı. Bakan Paşa, İstanbul’da bulunan generalleri, kolorduların başına ve albayları, tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki üstsubaylarla subayları da Anadolu’daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu. Bu isteği, bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulanmasını da Milli Savunma Bakanlığı Eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa’yı, Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın yerine 20. Kolordu Komutanlığına ve Nurettin Paşa’yı da, Konya’da Albay Fahrettin Bey’in yerine 12. Kolordu Komutanlığına atamakla bir oldubittiye getirmek istemişti. Bu yöntem izlenip uygulandığında, Genel Savaşta, yetişmiş ve kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç general ve üstsubay varsa, hiç kuşku yok, bunların tümü bu görevlerden uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü İstanbul’da toplanmış eski general ve üstsubaylar, kıdem ve rütbe bakımından, ordudaki büyük birliklerin başında bulunan genç komutanlardan önde idiler. Biz, hiçbir zaman bu ilkeden yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz koşullar unutularak, böyle yanlış işlerin yapılmasına olur diyemezdik. Bunun için, Cemal Paşa’ya her zaman görüşümüzü ve atanan yeni kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gerektiğini bildiriyorduk.<br />
Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak, Aydın cephesine yardım etmeye ve destek olmaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında görevden alınmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti. 20. Kolorduya, Ankara’da bulunan 24. Tümen Komutanı Yarbay rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa, hem Ulusal Güçlerin Komutanlığını yapıyor hem de gerçekte kolordusunu elinde tutuyordu. Biz, kolordu ve tümen gibi birliklerde komuta değişikliğini kabul etmemeye; özellikle ulusal isteklere uymuş ve o yolda çalışan kişilikleri belli komutanları, böyle boş ve nasıl bir özel amaca dayandığı bilinmeyen bir ilke için elden çıkarmamaya kesin olarak karar verdik. Yalnız, İstanbul’da bulunan genç ve özverili subayların ve doktorların, bir an önce Anadolu’ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.<br />
(Atatürk, isteğinde direnen Cemal Paşa’ya yazdığı yanıtta; savaşta çalışarak yükselmiş kişilerin ast duruma düşmelerinin yerinde olmadığını ve bu gibi girişimlerin ulusal birliğin bozulmasına neden olacağını belirterek değişikliğe kesinlikle yer olmadığını bildirmiştir.)<br />
Baylar, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak, dikkatlerini çekmiştim. Ocak ayı başında, Ankara’da bulunan Fuat Paşa’ya olduğu gibi, Konya’da bulunan Fahrettin Paşa’ya da “Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı bırakmayarak eskisi gibi ulus ve yurt görevinizi sürdürmeniz gerekmektedir. Şu durumda, bu konuda yapılacak bildirimlerden zamanında bize bilgi veriniz.” diye buyruk verdim.<br />
Cemal Paşa Ocak ayı başlarında, o sırada Milli Savunma Bakanlığı başyaveri olan Salih Bey’i -8. Kolordu Komutanı Salih Paşa’dır.- iki mektubunu, bu mektuplara ekli olarak Anlaşma Devletleri olağanüstü temsilcilerinin verdikleri 24 Aralık 1919 günlü ortak bir nota ve bu notaya hükümetin verdiği yanıt örneği ile Ankara’ya gönderdi. Cemal Paşa bu mektuplarında da komuta değişikliği ve yapılacak düzenlemeler konusundaki ilkesinden ve komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşaların görev yerlerine gitmelerini sağlamak zorunluluğundan söz ediyor ve özellikle “Ordunun önemli komuta görevlerinde, son ulusal harekete açıkça katılmış kişilerin doğrudan doğruya ve resmî olarak bulunmaları, dışarıya ve özellikle yabancılara karşı orduda siyasetin hüküm sürdüğü görünümünü verir ve bu da her halde kötü etki yapar. Bakanlık, eylemli olarak bu etkilerin baskısı altındadır” diyordu ve görevinden yine çekileceğini bildiriyor ve bu kez, şu duruma göre artık Mebuslar Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez bir düş olacağını haber veriyordu.<br />
Baylar, bu konuda verdiğim yanıtları şöylece özetleyebilirim: “Düşüncelerimizin yerinde olduğu yolundaki inancımızı yeniden bildiririz. Ferit Paşa’nın kötülüklerinin sonucu olan, Aydın cephesinin ve bölgesinin ve oralardaki Ulusal Güçlerin şimdiki durumunu ve geleceğini, son derece ilgiyle dikkate alıyoruz. Gelecek için umut verici bir durumun sağlanmasını düşünüyoruz. Ali Fuat Paşa’nın, devlet gözünde olsun, kamunun gözünde olsun, her türlü eleştiriden uzak bulunduğu kanısının unutulmaması ana koşuldur. Ulusal eylem sırasında, her nasıl olursa olsun ileri atılmış olanların, görevlerinin ve durumlarının değiştirilmesi, özverilerinin suç sayıldığı yolunda yorumlanır. Bu, bizim değişmez zorunlu görüşümüze göre, hiç de uygun sayılamaz. Hükümetin olabilir saydığı siyasal sakıncaları ortadan kaldırmak için gerekli her şey yapılmıştır. Ahmet Fevzi Paşa, bizimle işbirliği yapacak yeterlikte değildir. Ahmet Fevzi Paşa’nın özel görevle gezip dolaşırken söylediği mantıksız sözlerini bildirmiştik. Bunu ummam, diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi Paşa’nın, arkadaşlara yazdığı özel bir gizli telde, ordu, bugünkü başıbozuk durumunda kaldıkça ülke için yüzde yüz yıkım olacaktır, diyor. Bu adam, ordunun ulusal örgüte yardımcı olma durumunu başıbozukluk sayıyor. Oysa bilmek gerekir ki ordu, ulusal örgütün kadrosu dışında değildir; belki onun ruhu ve temelidir. Ahmet Fevzi Paşa’nın Gönen’de ilk olarak yaptığı iş, Anzavur olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen cana kıyıcıların salıverilmelerini istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden atadığınız iki kişinin, kabul edilmeyeceği yolundaki zorunlu ve haklı düşüncelerimiz üzerine, ortaya bir onur sorunu çıkarmayınız. Bu, yurda ve ulusa bağlılıkla bağdaştırılamaz. “Görevinizden çekilirseniz, Mebuslar Meclisinin toplanmasının gerçekleşmez biz düş olacağı” yolundaki sözlerinizden, Sadrazamla birlikte bütün hükümetin, meşrutiyetiyle yönetime karşı olduğu anlaşılmaktadır. Pek önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması rica olunur.<br />
Baylar, şimdi, Başyaver Salih Bey eliyle gönderildiğini bildirdiğim, Anlaşma Devletleri olağanüstü temsilcilerinin, Ali Rıza Paşa Hükümetine verdikleri ortak notadan biraz söz edeyim:<br />
Fransa, Büyük Britanya ve İtalya Olağanüstü Komiserleri; Karadeniz Ordusu Başkomutanı Sayın Corc Miln (George Milne) ile Osmanlı Milli Savunma Bakanı arasında yapılan birtakım yazışmalara, Osmanlı Hükümetinin dikkatini çektikten sonra, “Bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa, Karadeniz Ordusu Başkomutanının, Paris’teki Yüksek Kurul kararlarına uyarak, verdiği yönergeyi uygulayacak yerde, yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, kabul edilmeyecek birtakım özürler ve nedenler ileri sürmüştür. Olağanüstü Komiserler, Milli Savunma Bakanının bu davranışından doğacak kötü sonuçlar üzerine, Osmanlı Hükümetinin dikkatini çekmekle birlikte, Karadeniz Ordusu Başkomutanının bildirdiği konferans kararını uygulamak için ne gibi önlemler almayı düşündüğünü öğrenmek isterler. Olağanüstü Komiserler, olayı öğrenen Anlaşma Devletleri Yüksek Kurulunu aydınlatmak üzere, Yüksek Kurul adına verilen buyrukları Milli Savunma Bakanının yerine getirmemesi karşısında Osmanlı Hükümetinin görüşlerini hemen bildirmesini isterler.” diyorlar.<br />
Baylar, Osmanlı Hükümeti, bu notaya verdiği yanıtta: “İzmir’e Yunanlıların nasıl girdiğini, Karma Komisyonun nasıl soruşturma yaptığını ve soruşturmaya değin geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında, halkın nasıl canını kurtarma ve namusunu koruma kaygısına düştüğünü; Hükümetle ordunun her zaman Soruşturma Komisyonunun adaletine ve insafına güvendiğini ve yalnız akan kanları, geçici de olsa dindirmek için, Osmanlı Milli Savunma Bakanlığının, General Miln Cenaplarına 23 Ağustos 1919 günlü yazı ile öneride bulunmuş olduğunu bildiriyor ve bu önerinin, Yunan birlikleriyle Ulusal Güçler arasına Osmanlı birlikleri yerleştirmek olduğunu ancak bu önerinin kabul edilmediğini” açıklıyor.<br />
Sonra; “Yunanlıların girdikleri bölgeye Yunan birliklerinden başka, Anlaşma Devletleri birliklerinin girmeleri önerisiyle ilgili, 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü iki yazıya ve bunların karşılıksız kaldığına” işaret olunuyor. Bundan sonra da “General Miln Cenaplarının, kendi çizdiği sınırı gösterir yazılarının (3 Kasım 1919) Milli Savunma Bakanlığına gönderilmesi noktasına değinilerek, Milli Savunma Bakanının, böyle bir yazı hükümlerini uygulamaya tek başına yetkili olmaması dolayısıyla, Hükümete başvurduğundan ve Hükümetçe de Komiserlere durumun bildirildiğinden” söz ediliyor. Daha sonra -geçici sınır çizgisine değin Yunanlıların girmesine engel olan- gücün, halk topluluğu olduğu bildiriliyor. Hükümetin ve ordunun, halkın bu tutumunu önleyemediği belirtilerek işe bir çözüm yolu bulunması bir daha rica edildikten sonra “Gerek Hükümeti ve gerek Milli Savunma Bakanlığını, sözde Yüksek Kurul kararlarını uygulamıyor gibi bir suçlamadan artık kurtarmaya iyilikseverlikle aracı olunması” yolundaki yalvarmalara üstün saygılar da eklenerek yanıt yazısına son veriliyor.<br />
Saygıdeğer Baylar, şimdi de Cemal Paşa’nın mektuplarında dokunduğu noktaları işaret edeceğim. Milli Savunma Bakanı, bize Anlaşma Devletleri Komiserlerinin notasını okuturken bir yandan da öteden beri yaptırmak ya da bizi yapmaktan alıkoymak istediği noktaları bir daha bildiriyor ve pekiştiriyordu. Cemal Paşa’nın, istediklerini bu kez ileri sürer ve önerirken sözü geçen notayı da okutarak, bizim ruhsal ve içsel durumumuz üzerinde etki yapmayı düşünmüş olduğunu kestirmek, bilmem doğru olur mu?<br />
Cemal Paşa, Anlaşma Devletleri’nin siyasal eğilimlerinden söz ettikten sonra, Hükümet; Vilson ilkelerine göre kabul edebileceği yenilikleri yapmaya söz verir nitelikte bir bildiriyi, yakında yayımlayacaktır. İçişleri Bakanını gücendirmemelidir çünkü görevinden çekilir. O çekilince de bunalım olur. Meclis açıldığı zaman İçişleri ve Dışişleri Bakanları kesin olarak değiştirilecektir. Düşmanlar, Meclisi açtırmamak istiyor, dahası, Dostlar Derneğinin Padişaha başvurarak, bu Meclisin yasal olmadığını bildirip dağıtılmasını isteyeceği haber alındı diyor ve milletvekillerinin Ankara’ya gelmesi işinden söz ediyor.<br />
Şimdi Baylar, bu üç belgeyi göz önünde tutarak, hep birlikte, kısa bir yorumlama yapalım! Komiserlerin notasından anlıyoruz ki Anlaşma Devletlerinin Karadeniz Başkomutanı Bay George Miln, Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanına yani Cemal Paşa’ya, doğrudan doğruya kendi buyruğu altındaymış gibi yönerge ve buyruklar vermektedir. Cemal Paşa, şimdiye dek bundan bize söz etmedi. Ve yine anlıyoruz ki Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanı, aldığı yönerge ve buyrukları yerine getirmemekten ve kabul edilemeyecek özürler ve nedenler ileri sürmüş olmaktan ötürü suçlandırılıyor. Milli Savunma Bakanının aldığı buyrukların ne olduğunu kestiriyoruz ve niçin yerine getirmemekte olduğunu da anlıyoruz. Çünkü Ulusal Güçler engel olmaktadır… Ulusal Güçler, Milli Savunma Bakanının ve Hükümetin, Başkomutan Bay Miln’in buyruklarına ve yönergelerine uyarak verdiği ya da vereceği buyruklara boyun eğmiyor… İşte komiserler, Paris’teki Yüksek Kurul adına, bunu kabul edilebilecek özür ve neden saymıyorlar. Demek istiyorlar ki hükümet iseniz, Milli Savunma Bakanı iseniz, ülkeye, ulusa, orduya egemen olmalısınız! Egemen iseniz özürler ve nedenler kabul edilemez.<br />
Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti, 2 Ekim 1919’da iş başına geldi. Ondan önce Ferit Paşa Hükümeti vardı. Buna göre, Ulusal Güçler ile Yunan birlikleri arasında Osmanlı birlikleri yerleştirilmesiyle ilgili, 23 Ağustos 1919 günlü öneriyi yapan Ferit Paşa Hükümetidir. Düşman eline geçen bölgenin, yalnız Anlaşma Devletleri elinde bulunmasıyla ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü önerileri yapan da Ferit Paşa Hükümetidir.<br />
Ali Rıza Paşa Hükümeti daha, bir öneri ortaya atmış değildir. Ama tersine, 3 Kasım 1919 günü Yunanlıların gireceği bölgenin sınırını belirtiyor ve bu sınıra değin Yunanlıların girmesinin sağlanmasını, Başkomutan Miln, Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa’ya buyuruyor. İşte Cemal Paşa’nın yerine getiremediği buyruk budur. Teşekkür olunur ki gerek kendisi ve gerek üyesi bulunduğu Hükümet, iş başına geldiklerinden çok çok bir ay sonra, Ulusal Güçlere karşı güçsüz olduklarını, yabancı komiserlere söyleyebilmişlerdir.<br />
Baylar, bu delegelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence, Hükümetin ortak notaya verdiği yanıtında, komiserlerin ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçakgönüllülükle ve büyük bir incelikle karşılık verilirken, bir yön üzerinde hiç durulmamış olmasıdır. O da Baylar, Bay George Miln’in doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’nin Milli Savunma Bakanına buyruk ve yönerge vermekte olmasıdır. Bu durum, ne Ulusal Örgüte karşı, her şeyi onur sorunu yapan Milli Savunma Bakanının ne de Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını sağlamak sorumluluğunu yüklenmiş olan Hükümetin onuruna, saygınlığına dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin onurunu ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu anlamak istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa, bağımsızlığı ortadan kaldıran bu sataşmaya ve saldırıya araç olamayız diye bağırmayı göze alamıyorlar… Göze alamıyorlar Baylar, çünkü korkuyorlar. Nitekim korktukları başlarına geldi. Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insanlık onuruna ve ulusal onura saldırılamayacak bir çevrede ve öyle koşullar içinde bulunmak gerekir. Buna önem vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir ulus için dokunulmaz olarak kalması, en büyük namus ülküsü olan kutsal kavramlara karşı, çoktan saygısız ve duyarsız oldukları yargısına varmakta yanlışlık yoktur!<br />
Adalet dilenmekle ve başkalarını kendine acındırmakla ulus işleri, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onuru ve bağımsızlığı güven altına alınamaz.<br />
<strong>Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin yarınki çocukları, bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar.<br />
</strong>Baylar, Cemal Paşa’ya, komuta değişikliğiyle ilgili noktalarda verdiğimiz yanıtı bilginize sunmuştum. İzin verirseniz, o yanıtın başlangıcını oluşturan konular üzerindeki düşüncelerimizi de özetleyeyim. Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz şunlardı:<br />
1. Anlaşma Devletleri’nin her biri, bütün Türkiye’den en büyük çıkarını sağlamak amacını gütmektedir. Bu, Türkiye’de, güvenilir bir dayanak noktası bulmaya bağlıdır. Yabancıların açıktan açığa karşıt ve kırgın görünmelerinin nedenini, Hükümetin yansızlık durumunda aramalıdır; güçsüz ve dayanaksız olmasında aramalıdır.<br />
2. Hükümet, bildiri yayımlamakta tez canlılık göstermemelidir. Bildiri, hükümet durumu sağlamlaştıktan sonra yayımlanmalıdır. Hükümetin güçlü olması, her bakımdan Ulusal Güçlere dayandığı kanısını uyandıracak bir yol tutturmasına ve bunu bütün dünyaya duyurmasına bağlıdır. Meclis toplandıktan ve sonra orada güçlü bir “Hakları Savunma Derneği Grubu” kurulduktan sonra, bildiriye sıra gelebilir. Herhalde bildiri, Barış Konferansına gidecek delegeler yola çıkmadan önce, ama grupla görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir. Çünkü böyle olmazsa, önem ve değer verilmeyecektir. Bir de işe, kabul olunacak yenilikleri duyurmakla başlamak doğru değildir. Tersine bildiride, ulusun bağımsızlığından ve ülkenin bütünlüğünden başlamak, ancak bunun sağlanması koşullarına bağlı olmak üzere yönetim işlerinin ana çizgilerini saptamak uygun olur. Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar, Sivas Genel Kongresi Bildirisi’nde ve Tüzüğü’nde vardır. Orada, yarınki sınırlar, devletin ve ulusun bağımsızlığı, azınlıkların hakları, yapılacak yardımın ulusça nasıl anlaşıldığı açıkça belirtilmiştir. Böyle bir bildiri, şimdiden düzenlenir ve Meclis açıldığı zaman çoğunluk grubuyla görüşüldükten sonra yayımlanır. Uygun olan budur.<br />
3. İçişleri Bakanının çekilmesiyle hükümette bir bunalım çıkmasına neden görülememektedir. Böyle bir düşünceden İçişleri Bakanına Sadrazam gözüyle baktığınız anlamı çıkar. Bir hükümette bunalım ancak hükümet başkanının çekilmesiyle çıkabilir. Hükümetin, İçişleri Bakanı Şerif Paşa’ya, onun da Ferit Paşa’ya ayak uydurduğu ve bağlı olduğu anlaşılıyor. Meclisin açılması üzerine, İçişleri ve Dışişleri bakanlarının kesin olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlayamadık. Bu bakanlar, şimdiden böyle bir söz verdiler mi? Düşmanların, Meclisi açtırmak istemeyecekleri doğaldır. Yalnız Padişahın Meclisi dağıtacağı da düşünülebilir mi? Eğer böyle olasılık varsa o halde Meclisi, İstanbul’da, dağıtmak ve ulusu Mebuslar Meclissiz bırakmak için mi topluyoruz? Öyle ise Padişahın bu konudaki görüşlerinin, kurulumuzca kesin olarak şimdiden bilinmesi gerekir ki milletvekillerini dışarıda, güvenli bir yerde toplamak için girişimlerde bulunalım! Yoksa Meclis, İstanbul’da toplanma yüzünden yukarıda belirtilen durumlara düşerse, bunun sorumluluğu, İstanbul’da toplanması için direnenlere düşecektir.<br />
4. Milletvekillerinin görüşmek üzere Ankara’ya gelmeleri yararlıdır.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 119-131</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amasya Görüşmeleri ve Bırakışma Döneminin Sonu</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/amasya-gorusmeleri-ve-birakisma-doneminin-sonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2020 12:52:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[12. Kolordu Kurmay Başkanı Şemsettin]]></category>
		<category><![CDATA[Amasya Görüşmeleri ve Bırakışma Döneminin Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bay Fru]]></category>
		<category><![CDATA[Donanma Bakanı Salih Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Mazhar Müfit]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Molla]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Recep]]></category>
		<category><![CDATA[Şifre Sivas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5588</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, anımsayacaksınız Donanma Bakanı Salih Paşa’yla,  Amasya’da buluşmak kararlaşmıştı. Bakan Paşa ile hükümetin dış siyaseti, iç yönetimi ve&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, anımsayacaksınız Donanma Bakanı Salih Paşa’yla,  Amasya’da buluşmak kararlaşmıştı. Bakan Paşa ile hükümetin dış siyaseti, iç yönetimi ve ordunun geleceği ile ilgili konular üzerinde görüşme olasılığı vardı. Bunun için, daha önce kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini bilmek, bence pek yararlı olacaktı. 14 Ekim 1919 günlü gizli telimde, kolordu komutanlarının bu üç nokta ile ilgili görüşlerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler arasında okursunuz. Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul’dan yola çıktı. Biz de 16 Ekimde, Sivas’tan yola çıktık. 18 Ekimde Amasya’da olduk. Salih Paşa’ya, uğrayacağı iskelelerde, ulusal örgütlerce parlak karşılama törenleri yapılması ve bizim adımıza “Hoş geldiniz” denilmesi için yönerge verilmişti. Biz de kendisini, Amasya’da pek büyük gösterilerle karşıladık. Salih Paşa’yla, Amasya’da, 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekimde sona erdi. Üç gün süren görüşmeler sonunda, ikişer nüsha olmak üzere beş tane protokol düzenlendi. Bu beş protokolden üçü -Salih Paşa’da kalanlar, bizim tarafımızdan, bizde kalanlar, Salih Paşa tarafından-  imzalandı. İki tane protokol, gizli sayılarak imza edilmedi. Amasya buluşması sonucu olan kararlar, kolordulara da bildirildi.</p>
<p>Baylar, sırası gelmişken bir noktayı belirtmek isterim. Biz, ulusal örgütlerin ve Temsilciler Kurulunun, İstanbul Hükümetince resmî olarak tanınmış bir siyasal varlık olduğunun, görüşmelerimizin resmî olduğunun ve sonuçlarına göre iş görmek gerektiğinin, taraflarca kabul edilmiş bulunduğunu açıkça ortaya koydurmak istiyorduk. Bunun için, görüşme sonuçları ile ilgili tutanakların protokol olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükümetinin delegesi olan Donanma Bakanına imzalatmak, önemli idi. 21 Ekim 1919 günlü protokolün içeriği, denilebilir ki hemen hepsi Salih Paşa’nın önerileri olup kabulünde sakınca görülmeyen birtakım maddelerden oluşmaktaydı. 22 Ekim1919 günlü ikinci protokol, uzun süren bir görüşme ve tartışmanın tutanak özetidir. Bu görüşmede, yanların halifelik ve saltanat konusunda karşılıklı güvenceleriyle ilgili ayrıntıları gösteren bir başlangıçtan sonra, Sivas Kongresinin 11 Eylül 1919 günlü bildirisindeki maddelerin görüşülmesine başlandı:</p>
<ol>
<li>Bildirinin birinci maddesinde, tasarlanıp kabul olunan sınırın, en az bir istek olmak üzere, elde edilmesi gerektiği, birlikte kabul olundu. Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek uygun görüldü. Şimdi yabancıların elinde bulunan bölgelerden, Kilikya’yı43 Arabistan ile Türkiye arasında bir “tampon devlet” oluşturmak için, anayurttan ayırmak isteği söz konusu edildi. Anadolu’nun, en koyu Türk ortamı ve en verimli ve zengin bir bölgesi olan bu toprakların, hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilmeyeceği; Aydın ilinin de aynı kesinlikle (ve yeğlikle) yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi, genel olarak kabul edildi. Trakya sorununa gelince: Burada da, sözde bağımsız bir hükümet ve gerçekte bir sömürge kurmak ve böylelikle Doğu Trakya’dan da Midye-Enez çizgisine kadar olan bölgeyi, bizden ayırmak amacı güdülebileceği düşünüldü. Ancak Edirne’yi ve Meriç sınırını, bir bağımsız İslam Hükümetine bağlamak için bile olsa, hiçbir şekilde bırakmamak ilkesi ortaklaşa uygun görüldü. Bununla birlikte, bütün bu maddede söz konusu edilen şeyler üzerinde yasama kurulunun vereceği en son karara elbette uyulacaktır, dendi.</li>
<li>Bildirinin dördüncü maddesinde, Müslüman olmayan halka, siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak nitelikte ayrıcalıklar verilmesinin kabul edilmeyeceğini belirten bölüm, önemle görüşüldü. Bu ilkenin, bağımsızlığımızı gerçekten sağlamak için, elde edilmesi zorunlu bir istek niteliğinde sayılması ve bundan yapılacak en ufak bir kısıntının bağımsızlığımızı kökten sarsacağı ortaya konuldu. Bu dördüncü maddede söz konusu olan, Hıristiyan halka çok ayrıcalıklar vermemek ilkesi, gerçekleştirmemiz gerekli bir amaç olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte gerek bu konuda gerekse yaşama hakkımızın savunulması yolundaki başka isteklerimizle ilgili konularda –birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da- Ulusal Meclisin oy ve kararına uyulacağı koşulu konuldu.</li>
<li>Bildirinin yedinci maddesine göre bağımsızlığımız, tam korunmak koşuluyla, teknik, sanayi ve ekonomik gereksinimlerimizin nasıl sağlanacağı konusu tartışıldı. Ülkemize pek çok sermaye dökecek bir devlet bulunursa, bunun parasal işlerimiz üzerinde isteyebileceği denetleme hakkının kapsamı kestirilemeyeceğinden, bu konunun bağımsızlığımızı ve gerçek ulusal çıkarlarımızı zarara sokmayacak yolda, uzmanlarca iyiden iyiye düşünülerek sınırlandırılıp saptanmasından sonra, Ulus Meclisince uygun görülecek çözümün kabulü görüşüldü.</li>
<li>11 Eylül 1919 günlü Sivas Kongresi kararlarının başka maddeleri de Mebuslar Meclisinin kabulüne sunulmak koşuluyla genel olarak uygun görüldü.</li>
<li>Bundan sonra, Sivas Kongresinin 4 Eylül 1919 günlü kararlarının örgütler bölümü ile ilgili 11. maddesinde yer alan Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Derneğinin durumu ve bundan sonraki çalışma biçimi ve alanı söz konusu oldu. Bu maddede, ulusal istenci egemen kılacak olan Ulusal Meclisin, yasama ve denetleme haklarına güven ve serbestlikle sahip olduktan ve bu güven Meclisçe belirtildikten sonra, Derneğin ne olacağının kongre kararıyla belli edileceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan kongrenin, şimdiye değin yapılmış olan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi dışarıda ayrı bir kongre durumunda olması koşula bağlı değildir, dendi.</li>
</ol>
<p>Derneğin, programını kabul eden milletvekilleri, Derneğin tüzüğünde açıklanmış olan delegeler gibi sayılarak yapacakları özel toplantı, kongre yerine geçebilir. Bundan sonra, Ulusal Meclisin İstanbul’da, tam güvenlik içinde, serbest olarak görev yapabilmesi gerekir, dendi. Bunun, şimdiki koşullara göre ne ölçüde sağlanabileceği düşünüldü. İstanbul’un yabancılar elinde bulunması dolayısıyla, milletvekillerinin yasama görevlerini gereği gibi yapmalarına durumun pek elverişli olmayacağı düşüncesi belirdi. Yetmiş Savaşı’nda Fransızların Bordo’da (Bordeaux) ve yakın zamanlarda Almanların Vaymar’da (Weimar) yaptıkları gibi, barışın yapılmasına değin, Ulusal Meclisin geçici olarak Anadolu’da, İstanbul Hükümetinin uygun göreceği güvenilir bir yerde toplanması kararlaştırıldı. Ulusal Meclisin toplanmasından sonra, güvenlik ve dokunulmazlık derecesi belli olacağından, tam güven görülürse Dernek Temsilciler Kurulunun dağıtılarak örgütlerinin çalışma ereğinin, az önce bildirdiğim gibi kongre yerine geçecek olan özel bir toplantıda kararlaştırılacağı belirtildi. Milletvekillerinin tam özgürlük içinde seçilmesi gerektiği hükümetçe buyrulmuş olduğundan seçimler yapılırken, Dernek Temsilciler Kurulunca, karışılmamakta olduğu bildirildi. Milletvekilleri arasında, İttihat ve Terakki üyesi ve orduda kötülüğü görülmüş kimseler bulunursa, bunların milletvekili seçilmesine meydan verilmemek için, Temsilciler Kurulunca uyarma yollu, uygun biçimde kimi öğütlemelerde bulunulmasının yerinde olacağı da düşünüldü. Temsilciler Kurulunun bu konuda nasıl aracılık yapacağı da ayrıca bir formül halinde, üçüncü bir protokol olarak saptandı. Gizli sayılıp imzalanmayan dördüncü protokol şuydu:</p>
<ol>
<li>Kimi komutanların askerlikten kovulması ve bir kısım subayların askerî mahkemeye verilmesi ile ilgili olarak çıkan padişah buyruklarının ve diğer buyrukların düzeltilmesi,</li>
<li>Malta’ya sürülmüş olanların ilgili mahkemelerimizde yargılanmak üzere, İstanbul’a getirilmeleri yoluna gidilmesi,</li>
<li>Zulüm yapmış Ermenilerin de mahkemeye verilmesi (Ulusal Meclise bırakılacaktır),</li>
<li>İzmir’in boşaltılması için İstanbul Hükümetince yeniden protesto yapılması ve gerekirse gizli yönerge ile halka gösteri toplantıları yaptırılması,</li>
<li>Jandarma Genel Komutanı, Merkez Komutanı, Polis Müdürü ve İçişleri Bakanlığı Müsteşarının değiştirilmeleri (Savunma ve İçişleri Bakanlıklarınca)</li>
<li>İngiliz Dostları Derneğinin (kapı kapı dolaşıp) halka kâğıt mühürlettirmelerine engel olunması,</li>
<li>Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin çalışmalarına ve bu gibi gazetelerin dokuncalı yayımlarına son verilmesi (özellikle subayların ve memurların bu gibi derneklere girmelerinin kesin olarak yasaklanması),</li>
<li>Aydın’daki Ulusal Güçlerin gücünün artırılması ve beslenmelerinin kolaylaştırılmasının sağlanması (Bu iş Milli Savunma Bakanlığınca düzenlenir. Donanma Derneğinin 400.000 lirasından gereği kadar hükümetçe bu işe verilebilir.),</li>
<li>Ulusal eyleme katılmış görevlilerin, her yerde yatışma ve tam güvenlik sağlanıncaya değin yerlerinden kaldırılmamaları ve ulusal amaçlara karşı gelmelerinden dolayı, ulusça işten el çektirilmiş görevlilerin yeni görevlere atanmalarından önce, bu işin özel olarak görüşülmesi,</li>
<li>Batı Trakya göçmenlerinin taşınma işlerinin sağlanması,</li>
<li>Acemi Sadun Paşa ile buyruğundaki kişilerin, uygun bir yolla geçimlerinin sağlanması.</li>
</ol>
<p>İmzasız beşinci protokol de Barış Konferansına gidebilecek kişilerin adlarını gösteriyordu. Böyle olmakla birlikte hükümet, bu konuda ilkelere uymak koşuluyla, serbest bulunacaktı.</p>
<p>Baylar, bu görüşmelerimizin tutanakları arasında, en önemli noktanın, Ulusal Meclisin toplantı yeri ile ilgili olduğu yüksek dikkatinizi çekmiş olacaktır. Meclisin, İstanbul’da toplanmasının doğru olmadığı konusundaki düşünce ve görüşümüzü, Salih Paşa’ya kabul ettirdik ve onaylattık. Ancak Paşa, kendisi bu görüşe katılmakla birlikte, bu katılmanın kişisel olduğu, şimdiden bütün hükümet adına söz veremeyeceği yolundaki çekimserliğini de ileri sürmüştü. Kendisi, hükümet üyelerini inandırmak ve bu düşünceye katılmalarını sağlamak için elinden geleni yapacağına söz vermiş ve başaramazsa hükümetten çekilmekten başka yapacak bir şey olmadığını bildirmişti. Salih Paşa bu konuda başarı sağlayamamıştır. Ulusal Meclisin toplanacağı yer konusuna yeniden dönmek üzere, Amasya görüşmeleri ile ilgili sözlerime son veriyorum.</p>
<p>Baylar, biz Amasya’ya gelmek üzere Sivas’tan ayrılır ayrılmaz, Sivas’ta pek hoşa gitmeyen bir olay geçmiştir. Bu olay üzerine kısaca bilgi vereyim: Amasya’ya vardığımızda, Anlaşma ve Hürriyetçilerin, yabancılarla ortaklaşa birtakım haince işlere giriştiklerini gösteren bilgiler almıştık. Bunu hemen genelge ile bildirmiştim. Sivas’ta da Padişaha, beni kötüleyen teller çekilmek gibi bir girişim olduğunu haber aldım ama inanmadım. Elbette, Temsilciler Kurulu arkadaşlarımızın ve karargâhımızda bulunan kişilerin, Valinin ve başkalarının dikkati buna engeldir, dedim. Oysa Şeyh Recep ile arkadaşlarından Ahmet Kemal ve Celâl adındaki kişiler, bir gece telgrafhanede, kendilerinden olan bir telgrafçı aralığıyla, istedikleri telleri çekmişler…</p>
<p>(Burada Atatürk, Şeyh Recep ve arkadaşları tarafından kendisine, Salih Paşa’ya ve Padişaha çekilen telgrafları ve bunlarla ilgili yazışmaları okumakta ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, düşmanlar, Şeyh Recep’e, gerçekten önemli bir rol yaptırmış bulunuyorlardı. Sırası gelince bilginize sunacağım belgelerden, Sait Molla’nın Rahip Fru’ya yazdığı 24 Ekim günlü bir mektubunda, Molla, Rahip’e: “Sivas olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz ama yavaş yavaş düzelecek.” diyordu. Bütün ulusun birlik ve dayanışmasından ve ulusal örgütlerin ülkenin her köşesine yayıldığından söz eden, ulusun ortak dileğine uyarak, ulusal örgütlere ve askerî güce dayanarak hükümeti düşüren; yeni hükümetle karşı karşıya geçen bir kurulun başkanını kötülemek üzere –tam yeni hükümetin delegesi ile görüşmeye girişeceği bir sırada ve bu amaçla Sivas’tan çıktığının ertesi günü- bütün Sivas halkı adına ayaklanmayı gösterir bir telyazısının, telgrafhane korkutularak çektirilebilmesi elbette anlamlı idi. Böyle bir kurulu, kendi bulunduğu Sivas’taki halk, kötüleyince bütün ulusun da böyle duyup düşünmeyeceğini kanıtlamak gerçekten güçtür. Öyleyse, temsil niteliği böyle olan bir kurulun ve başkanının dayandığı gücün de çürük olacağına inanmak neden geçerli olmasın! Sivas’tan yükseltilen bu sesin düşmanlar için ne denli güçlü ve önemli olduğu kolaylıkla anlaşılır.</p>
<p>Baylar, Salih Paşa’ya gelen telyazısını, Amasya’ya geldiğinde kendisine verdirdim. Ama Şeyh Recep ve arkadaşlarının hükümetçe cezalandırılmasını istedim. Sivas’taki Temsilciler Kurulu üyelerine de telgraf başında, 19 Ekimde şunları sordum:</p>
<ol>
<li>Şeyh Recep, Ahmet Kemal ve Celâl imzasıyla çekilen telyazısını gördünüz mü?</li>
<li>Telgrafhanede nöbetçi subayı yok mu?</li>
<li>Hepiniz orada bulunduğunuz halde, böyle bir küstahlık nasıl olabilir? Hem de bu delilerin girişimleri hepinizce biliniyor. Salih Paşa’ya ve Naci Bey’e çekilmek üzere üç imza ile telyazısı hazırladıklarını biz, buradan işitmiştik. Sizin bundan haberiniz yok muydu?</li>
<li>Yabancılarla birlikte İtilaf ve Hürriyetçilerin birtakım haince işlere giriştikleri üzerine dün genelge ile yapılan bildirim alınmadı mı?</li>
<li>Baskı yapılan ve korkutulan telgraf görevlilerinin hemen durumu gerekenlere, Vali Paşa’ya ve başka ilgililere haber vermemelerinin ve nöbetçi subayının bu işte uyanık davranmamasının nedeni nedir?</li>
<li>Başmüdür Bey’in bildirmesi üzerine alınan önlemler nelerdir?</li>
</ol>
<p><strong>Mustafa Kemal </strong></p>
<p>Valiliğin, sorunu askerlere bıraktığının anlaşılması üzerine Kolordu Kurmay Başkanı Zeki Bey’e de şunu yazdım:</p>
<p>Söz konusu olan soruna karışmış bulunanların tutuklanıp cezalandırılmaları için valilikçe, buyruğu altındaki güçler kullanılmış ya da bunlar yetmemiş de onun için mi iş Kolorduya bırakılıyor? Yoksa bu küstahça davranışlara karşı bile, valilikçe önlem almakta duraksanıyor mu? Bunlar anlaşıldıktan sonra sorunun çözümlenmesi daha kolay ve kökten olur.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal </strong></p>
<p>(Atatürk, Sivas’ta bulunanlara, telgrafhanenin tam denetim altına alınması, Sivas’taki düzen için ilgililerce sağlam önlemlerin alınması ve küstah davranışlarda bulunmuş olanlara gereken cezanın uygulanması buyruğunu verdiğini ve yine Osman Tufan ve Recep Zühtü Beylere de ulusal eyleme karşı küstahlık yapanlar hakkında yapılması gerekenleri içeren bir tel yazdığını belirttikten sonra, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>20 Ekimde Vali Reşit Paşa, uzun uzadıya olayı anlattıktan sonra, “Olay genişleyebilecek iken önüne geçilmiş ve yapılan çabuk ve sert işlemlerden dolayı, buna benzer olayların artık çıkmayacağının anlaşılmış” olduğunu yazıyordu.</p>
<p>Baylar, İstanbul Hükümetinin, Şeyh Recep ile arkadaşlarını cezalandırmış olduğunu, elbette, düşünmediniz. “Sivaslı Şemsettin oğullarından” diye imza atan bu uyuşuk ve aşağılık Şeyh’in, bundan sonra da düşman oyuncağı olarak işleyeceği kötülüklere rastlayacağız.</p>
<p>Baylar daha Amasya’da iken, karşılaştığımız durum, yalnız Şeyh Recep olayı ile kalmadı. Adapazarı dolaylarında da buna benzer bir olay çıktı. İzin verirseniz, bunu da kısaca bilginize sunayım. Adapazarı ilçesinin Akyazı yörelerinde türeyen Talostan Bey, İstanbul’dan para ve yönerge verilerek gönderilen ve atlı olacaklara 30 ve piyade yazılacaklara 15 lira aylık verileceğini söyleyen Bekir Bey ve Sapanca’nın Avçar köyünden Beslân adında bir tahsildar birleşiyorlar. Bu adamlar, başlarına topladıkları atlı, yaya birtakım kimselerle Adapazarı kasabasını basmaya karar veriyorlar. Tahir Bey adındaki Adapazarı kaymakamı bunu haber alıyor. Tahir Bey, İzmit’ten gönderilen bir binbaşıyı ve bulduğu yirmi beş kadar atlıyı alarak kasabayı basmaya gelenlere karşı çıkar. Lûtfiye denilen bir köyde karşılaşırlar. Bu kalabalığa ne yapmak istedikleri sorulmuş… verdikleri yanıt şu imiş: “Padişah Hazretlerinin sağ olup olmadığını ve yüksek halifelik makamında oturup oturmadığını öğrenmek için Adapazarı’na telgraf başına gelmek istiyoruz, Mustafa Kemal Paşa’yı, Padişah yerine kabul edemeyiz…”</p>
<p>Tahir Bey’in makine başında, İzmit Mutasarrıfına verdiği bilgide: “Adı geçenlerin İstanbul’da önemlice kişilerle ilişkileri olduğundan ve Padişahın bile bu yaptıklarından haberli bulunduğunu söylediklerinden” söz ediliyordu. Resmî olarak verilen bilgide, Bekir’in, toplanan kimselere, “Bu iş için İstanbul’ca, bir hafta süre verdiler. Beş gün geçti. İki günümüz kaldı. İşi çabuklaştıralım” diye söylediği de bildiriliyordu.</p>
<p>(Atatürk, bu ayaklanmanın, alınan önlemlerle dağıtıldığını ancak Bekir Bey’in yakalanamadığını belirtmektedir.)</p>
<p>İstanbul’da hükümetin gözü önünde düzenlenen ve iç, dış düşmanların, Padişahın bildikleri ve uygun buldukları kuşku götürmeyen girişimlerinin, başarıya ulaşacakları dakikaya dek, beklemek ve elbette hükümet önlem alır ve engel olur, diye her şeye böncesine boyun eğmek doğru olamazdı.</p>
<p>Baylar, Amasya’da görüşmelere başladığımız 20 Ekim gününde gelen bilgilerin özeti şu idi: İstanbul’da, Hürriyet ve Anlaşma Partisi, Askerî Gözcü Derneği ve Dostlar Derneği bir birlik kurdular. Bu birlik ve Ali Kemal, Sait Molla gibi kişiler, Müslüman olmayan halkı durmadan Ulusal Güçlere karşı kışkırtmaya başladılar. Rum ve Ermeni patrikleri, Ulusal Güçleri kötülemek için Anlaşma Devletleri temsilcilerine başvurdular. Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayımladığı bir mektupla son ulusal eylem yüzünden Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan etti.</p>
<p>Asılan Kâzım’ın kardeşi Hikmet adında biri, İstanbul’dan aldığı yönerge ile Adapazarı yakınlarında, başına birtakım silahlı adamlar toplamaya başladı. Bu Hikmet adına, önemli bir belgede de rastlayacağız. Adapazarı yakınında, Değirmendere’de de para ile adam toplanmaya başlandı. Çete olarak toplananların, Geyve’de hükümeti basmaya karar verdikleri haber alındı. Karacabey’de de buna benzer ufak tefek davranışlar görüldü. Bursa’da, Gümülcineli İsmail’in kurduğu çetelerin Ulusal Güçlere karşı kıpırtıları sezilmeye başlandı. Gözcülerden tutuklu bulunanların bir günde hepsi cezaevinden çıkarıldı. Düşmanlarımızın, Ulusal Güçlere karşı kurdukları çetelerin çatışmalara başlaması, karşı birliğin açıktan açığa yaptığı işler, İstanbul Polis Müdürünün karşıt çalışmaları, Ali Rıza Paşa Hükümetinin tutumuna aykırı davranışta bakanların varlığı, ulusal örgütlerimizin kimi merkezlerimizi, özellikle İstanbul merkezimizi umutsuzluğa düşürmeye başladı. Hükümetin genel olarak bir amacı ve kararı olduğunu gösterecek davranışta bulunamaması ve yalnız İçişleri Bakanı Şerif Paşa’nın olumsuz ve hızlı çalışmalarını uygun bulur gibi davranması, gerçekten düşünülecek ve kaygı duyulacak bir görüntü ortaya koyuyordu. Bu konuda ilk duyarlığı ve girişimi gösteren Ankara oldu. Ankara Vali Vekili Yahya Galip Bey’in Sivas’a çektiği 15 Ekim 1919 günlü bir gizli telini, rahmetli Hayati Bey’in imzasıyla gelen başka bir gizli tel içinde 22 Ekimde Amasya’da aldım.</p>
<p>(Bu telde, İstanbul Hükümetince Ankara’ya atanan valinin kabul edilmeyeceği belirtilmekte; Cemal Paşa’nın yazdığı telde ise, İstanbul Hükümetinin atama kararının uygulanması rica edilmektedir.)</p>
<p>Gerçekten, başta Müftü Efendi (şimdi Diyanet İşleri Başkanı bulunan Sayın Rıfat Efendi Hazretleri idi) olduğu halde, Ankaralılar, protesto niteliğinde olarak İstanbul Hükümetine başvurmuşlardı. Ankara’yı yatıştırarak, hükümet erkini kırmamak için, telgraf başında, birçok öğütlemelerde bulundum. Ancak Ankara’nın haklı olduğunu kabul etmemek, elde değildi. Sonunda Cemal Paşa aracılığı ile hükümete yazdığım telyazısından söz ederek alınacak yanıta değin, durumun iyi idare edilmesini Ankara’da Kolordu Komutanı Vekili Mahmut Bey’e yazdım.</p>
<p>Burada yeri gelmişken bir gerçeği bilginize sunmak uygun olur. Biz, Temsilciler Kurulu, hükümetin durumunu ve içyüzünü pek güzel anlamıştık. Hükümet üyelerinden kimilerinin, hükümete girmekten pişman olduklarını ve bu gibilerin çekilmek için neden aradıklarını da anlıyorduk. Bundan başka iç ve dış düşmanların ve padişahın birlik olarak, Ali Rıza Paşa Hükümeti yerine, kendi görüşlerini, açıktan açığa ve çabucak uygulayacak başka bir hükümeti iş başına getirmeye kararlı bulunduklarını da bilmiyor değildik. Bunun için de Ali Rıza Paşa Hükümetini, daha katlanılabilir buluyorduk. Bir de Ferit Paşa’nın düşmesinden sonra, yeni hükümetle anlaşmak için, geçen dört beş gün içinde kimi kişilerin, elden geldiğince çabuk uyuşmamız yolunda yaptıkları öğütlemeler de dikkate alınacak anlam ve nitelikte idi. Bundan dolayı, amaca güvenle ulaşıncaya dek, gerekirse kimi isteklerimizden vazgeçmek zorunluluğunu duyuyorduk. Mahmut Bey’e yazdığım gizli telde bunlar da sezdirilmişti. Cemal Paşa’ya verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunacağım:</p>
<p>(24 Ekim tarihli bu yanıtta Atatürk, Ankara’da oluşan tepki hareketlerinin, İstanbul’daki kimi örgütlerin kışkırtıcılığından kaynaklandığını bildirmekte ve Ziya Paşa’nın Ankara Valiliğine atanmasını kabul ettiklerini ancak şimdilik gönderilmesinin doğru olmadığını vurgulayarak konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Ali Fuat Paşa, 28 Ekim 1919 günlü bir gizli tel ile İstanbul’daki örgütümüzden benim adıma gelen bir teli bildirdi. Bu telde verilen bilgiler önemli idi. Çerkez Bekir’in çıkardığı bilinen olay, Adapazarı ve çevresinde Ulusal Güçlere karşı ayaklanma başlangıcı sayılmış. Bundan ne yolda yararlanılacağını görüşmek üzere, “Padişah, Ferit Paşa, Âdil Bey ve Sait Molla ile Ali Kemal Bey’den oluşan” bir kurul, birtakım tasarlamalarda bulunmuşlar.</p>
<p>Bu telyazısında, yukarıda adı geçen Hikmet üzerine de bilgi veriliyordu. Bu Hikmet, iki ay önce Amasya’dan Adapazarı’na gelmiş. O çevrede öteden beri kendisine ve ailesine karşı olanların ulusal örgüte girdiklerini anlamış. Hikmet Bey, Amasya’dan geldiğini ve beni tanıdığını, ulusal örgüt kurma yetkisinin ancak kendisine verilmiş olduğunu ileri sürerek, Sivas’la haberleşmeye girişmek ister. Karşı taraf engel olur. Hikmet, karşıt örgüt kurar. Bunu sezen Sait Molla, Hikmet’i elde edecek yolu bulur. Kendisini Hıristiyanlara karşı bir ayaklanmaya kışkırtır. Baylar, Hikmet üzerine ve düşmanlarımızın Hıristiyanlara karşı kurdukları düzenler üzerine verdiğim bilgi, daha sonra değineceğimiz kimi durumların kolaylıkla anlaşılmasına yarayacağından, gereksiz sayılmamasını rica ederim. Baylar, bu bilgiler üzerine Cemal Paşa’ya çektiğim teli, olduğu gibi görmenizi isterim:</p>
<p><strong>Şifre Sivas   31.10.1919</strong></p>
<p><strong>Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa Hazretlerine,</strong></p>
<p>Adapazarı dolaylarında, hükümete ve ulusal örgütlere karşı oluşan olayı biliyorsunuz. Bu olay, ulusal birliğin dayancı ve yüce hükümetin kesin ve yerinde önlemleri ile bastırılmış ise de daha oralarda bozgunculuk tohumu vardır. Ulusun birliği karşısında, büsbütün ortadan kalkacağına kuşku yoktur. Ancak, bu bozgunculuk olaylarını Damat Ferit Paşa, Eski İçişleri Bakanı Âdil ve daha önceki İçişleri Bakanı Ali Kemal Beylerle Sait Molla’nın düzenledikleri anlaşılmıştır. Adları bildirilen bu kişiler, kendilerinin yaptıkları vatan hainliğinden başka, çok büyük ve tehlikeli bir yanlış iş daha yapmışlardır. O da bu haince işlerinden sanki yüce padişahımızın da bilgisi olduğu söylentisini yaymak gibi bir büyük alçaklıktır. Sayın hükümet üyelerinden tam bir yürek temizliği ile rica ederiz. Zamanında durumu, uygun bir yolla yüce Padişaha bildirsinler. Ulusun ve örgütlerinin bu gibi uydurma ve yalan sözlere önem vermeyeceği açık bir gerçektir. Bozguncuların, yalanlarla ulusal birliği bozmak istedikleri ileri sürülerek, olayın geçtiği yerlerde, söylentilerin hükümetçe resmî olarak yalanlanmasını; böylece her türlü yanlış anlaşılmanın ortadan kaldırılmasını ve bu dokuncalı kişiler üzerinde gereken inceleme yapılarak yasa yoluyla kovuşturmaya girişilmesini, çok önemli bir sorun saymaktayız efendim.</p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu adına             Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin kuruluş niteliğini bildiğimiz halde, tutmayı ve elden geldiğince desteklemeyi neden gerekli gördüğümü bir parçacık anlatmıştım. Amasya’dan Sivas’a dönüşümüzden sonra, Temsilciler Kurulu ve orada bulunan öteki arkadaşlarımızla yaptığımız toplantıda, Amasya buluşması ve başka konular üzerinde arkadaşlara uzun uzadıya açıklamada bulundum. Bu toplantıda, Temsilciler Kurulu kararı tutanaklarının 29 Ekim 1919 günkü görüşmelerle ilgili sayfasında, olduğu gibi yazılı olan şu kararı aldık: Başta Sadrazam Ali Rıza Paşa olmak üzere tümünün yetersiz, Padişahın gözüne girmek isteyen kişilerden oldukları; kimisinin ulusal eylemden yana, kimisinin de buna karşı oldukları; bununla birlikte Padişah, kısa zamanda bunları düşürerek yerine zorbalığı sürdürebilecek bir hükümet getirmek isteyeceğinden Ulusal Meclis kurulup yasama görevini yapmaya başlayıncaya değin Temsilciler Kurulunun bu hükümeti tutmasının yurt ve ulus için daha doğru bir iş olduğu kabul olundu.</p>
<p>(Atatürk, bu noktada bu kararın uygulanması adına yapılan girişimlerden söz etmekte ve konuşmasını sürdürmektedir.)</p>
<p>Baylar, Salih Paşa’nın, İstanbul’a dönüşü üzerine, 21 Ekim günlü protokolde yazılı ve önemli olduğuna önceki sözlerim arasında işaret ettiğim nokta üzerinde, yani Ulusal Meclisin toplantı yeri konusunda, hükümetle aramızda tartışma başladı. Hükümetin Cemal Paşa aracılığı ile yazdıkları, bizim ileri sürdüğümüz düşünceler, bir kez daha, gözden geçirilmeye değer sanırım. Bu yazışmalarımızın esaslarını Büyük Millet Meclisinin ilk toplantı tutanaklarında görebileceğiniz için burada, ondan bir daha söz etmeyeceğim.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde İstanbul’daki ulusal örgütlerin durumuna; bunların, İstanbul Hükümetinin tutumu üzerine verdikleri bilgiye ve kendisine milletvekili seçilmeme ve barış yapılana kadar İstanbul’a gelmeme konusunda yaptıkları öğüde değinip, örgütün zayıf ve kararsız tutumu karşısında onlara verdiği yönergeyi açıkladıktan sonra; Meclisin toplanma yerine ilişkin düşüncelere yer vermekte ve bu konuda görüşmek üzere kimi birlik komutanlarıyla Temsilciler Kurulu üyelerini 16 Kasım 1919 günü Sivas’ta bir toplantıya çağırdığını açıklayarak konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Görüşme gündemimiz yalnız şu üç madde ile sıralanacaktı:</p>
<ol>
<li>Mebuslar Meclisinin toplantı yeri,</li>
<li>Toplantıdan sonra Temsilciler Kurulu ve Ulusal Örgütün alacağı biçim ve çalışma yöntemi,</li>
<li>Paris Barış Konferansının bizim için olumlu ya da olumsuz bir karar vermesi üzerine nasıl davranılacağı.</li>
</ol>
<p>Baylar, bu zamana değin, dernek merkez kurullarından sorduklarımıza gelen yanıtlar, dört görüşe ayrılıyordu:</p>
<ol>
<li>Birinci görüşe göre, Mebuslar Meclisinin dışarıda toplanması uygun görülüyordu.</li>
<li>İkinci görüşe göre, ki bu görüşü ileri sürenlerin başında Erzurum, Trabzon ve bütün Karesi, Saruhan kurulları bulunuyordu; İstanbul’da… İstanbul’daki ileri gelen kişilerin hemen hepsinin bu düşüncede olduğunu biliyoruz. Padişahın isteği, Hükümetin üstelediği de buydu.</li>
<li>Üçüncü görüş ki Trakya-Paşaeli’nin düşüncesiydi: İstanbul yakınlarında…</li>
<li>Bir kısım merkez kurulları da, Salih Paşa’nın kişisel görgüsüne dayanarak Hükümet uygun bulursa dışarıda toplanmasında bir sakınca görmüyorlardı.</li>
</ol>
<p>Baylar, İstanbul Hükümetinin ve onun yardakçılarının, kamuoyunu ne denli ayrılığa ve karışıklığa uğratmış oldukları, ulusun gösterdiği bu görüş ayrılığından kolaylıkla anlaşılabilir. Artık bunun üzerine, direnmenin, zararlı sonuç vereceği kanısına varmak da zor değildir.</p>
<p>Şimdi, 16 Kasım 1919’dan 29 Kasım 1919 gününe değin, günlerce süren görüşme ve tartışmalardan çıkan sonuçlarla varılan kararların tutanaklarını, olduğu gibi yüksek bilginize sunuyorum:</p>
<ol>
<li>Ulusal Meclisin İstanbul’da toplanmasında sakıncalar ve tehlikeler olmasına karşın, toplantının İstanbul dışında yapılmasını Hükümet uygun bulmadığı için ve ülkeyi sarsıntıya uğratmaktan çekindiğinden İstanbul’da toplanma zorunluluğu kabul edildi.</li>
<li>Bütün milletvekillerini durum üzerinde aydınlatarak teker teker düşüncelerini sormak,</li>
<li>Milletvekillerinin, İstanbul’a gitmeden önce Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir ve Edirne gibi yerlerde kısım kısım toplanarak Ulusal Meclis, İstanbul’da toplanacağına göre, gerek İstanbul’da ve gerek dışarıda alınması gerekli güvenlik önlemlerini ve programımızın esaslarını savunacak güçlü bir grubun kurulması yollarını düşünüp görüşmeleri,</li>
<li>Derneğin örgütlerini, çabucak yaymak ve güçlendirmek için Kolordu Komutanlarının, bölge komutanları ve askerlik şubesi başkanları aracılığıyla çabuk ve eylemli yardımda bulunmaları,</li>
<li>Sivil örgütlerin başında bulunan bütün yüksek görevlilerden her olasılığa karşı, ulusal örgüte bağlı kalacakları üzerine söz almak ve kendilerinin ellerinde bulunan bütün araçlarla Derneğin örgütlerini kurmaya ivedilikle girişmelerini istemek.</li>
<li>Ulusal Meclis İstanbul’da toplandıktan sonra, milletvekillerinin, tam güvenlik ve serbestlik içinde yasama görevlerini yapmakta olduklarını doğrulayacakları güne değin, Temsilciler Kurulu, şimdiye dek olduğu gibi, dışarıda kalarak ulusal ödevini yapacaktır. Ancak bütün sancaklardan birer, illerle bağımsız sancaklardan ikişer olmak üzere, milletvekilleri arasından seçilecek kişiler, tüzüğün sekizinci maddesi gereğince Temsilciler Kurulu üyesi olarak Eskişehir yakınında toplanacaklar; burada durumun açıklanması ve Meclisteki yönetimimizin belirtilmesi ile ilgili görüşmeler yapılacaktır. Bunun için Temsilciler Kurulu da oraya gidecektir. Bu toplantıdan sonra Temsilciler Kurulunun üye sayısı uygun şekilde artırılacak, öteki milletvekilleri İstanbul’a Ulusal Meclise gideceklerdir. Temsilciler Kurulunun görevde bulunduğu sürece, ulusal örgütlerin kuruluşu ve çalışma yöntemi, tüzükteki gibi olacaktır. Mebuslar Meclisi tam güvenlik içinde bulunduğunu doğruladığı zaman, Temsilciler Kurulu, tüzükteki yetkisine dayanarak Genel Kongreyi toplantıya çağırıp 11. madde gereğince, Derneğin ileride alacağı durumun belirtilmesini Kongrenin kararına bırakacaktır. Kongrenin nerede ve nasıl toplanacağı, o zamanki duruma bağlı olacaktır. Kongrenin toplantıya çağrıldığı zaman ile toplanması arasında geçecek süre içinde Temsilciler Kurulu, İstanbul Hükümeti ve Mebuslar Meclisi Başkanlığı ile kesin zorunluluk görmedikçe resmî ilişkide bulunmaz.</li>
<li>Paris Barış Konferansı, bizim için olumsuz bir karar verir ve Hükümet ile Ulusal Meclisçe bu karar kabul edilirse en uygun yolla ve çabuk olarak ulusal iradeye başvurulacak ve tüzükte açıklanmış olan ilkelerin gerçekleştirilmesine çalışılacaktır.</li>
</ol>
<p style="text-align: right;"><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p style="text-align: center;">Rüstem                       Mazhar Müfit                      Ali Fuat                        Hüsrev</p>
<p style="text-align: center;">         Hüseyin Rauf                        Kâzım Karabekir                        Hakkı Behiç              Hüseyin Salâhattin</p>
<p style="text-align: center;">İ. Süreyya                        Bekir Sami                 Ömer Mümtaz                   Vâsıf</p>
<p style="text-align: left;"><strong> 12. Kolordu Kurmay Başkanı Şemsettin</strong></p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, bu kararlar gereğince milletvekillerine verilen yönergeyi okumuştur. Buna göre, birinci maddede, İstanbul’un düşman eline geçmesi ve Rumların milletvekili adayları belirlemiş olması gibi nedenlerden dolayı, Meclisin İstanbul’da toplanmasının birtakım tehlikeler doğuracağı belirtilmekte ve çözüme yönelik görüşmeler planlanmaktadır. İkinci maddede ise, görüşme sonuçlarının Temsilciler Kuruluna sorunsuz ulaştırılması için gereken önlemlerin alınması ve milletvekillerinin seçim bölgelerince çağırtılması istenmektedir.)</p>
<p>Baylar, 1919 yılı Ekim ayı ile ilgili olup dokunmak istediğim kimi olayları da birkaç sözcükle özetlememe izin vermenizi rica ederim. İzmir ili içinde, ele geçirilmiş olan yerlerde bulunan Müslüman halk zulüm görüyor ve öldürülüyordu. Bunun için, Anlaşma Devletlerinin temsilcileri katında etkili girişimlerde bulunmasını, hükümetten rica ettik. Yunanlılar zulümlerini ve yolsuzluklarını sürdürürlerse misilleme yapmak zorunda kalacağımızı da bildirdik. İzmir’de geçen acıklı olaylar üzerine İstanbul’da bir gösteri toplantısı yapılmak istenmişti. Buna engel olunduğu haberini alınca, Cemal Paşa’nın dikkatini çektik.</p>
<p>Anzavur, Bandırma dolaylarında, haince ve canavarca işlere başlamıştı. Onların dokuncalarını giderme önlemlerini ve Karabiga, Bandırma yönlerine çıkan Gözcü Derneğinden subaylara karşı yapılacak işlemi, Balıkesir’de Kâzım Paşa’ya ve başka ilgililere yazdık. Otuz kadar Gözcü subayın da yabancı işgaline yol açmak için, Hıristiyanlara karşı saldırıda bulunmak üzere, Trabzon ve Samsun’a çıkacaklarını haber aldık. Hemen 15. Kolordu Komutanının ve Samsun Mutasarrıfının dikkatlerini çektik. Bildiğiniz gibi Maraş, Urfa, Antep’te, başlangıçta İngiliz birlikleri vardı. Bu birlikleri Fransız askerleri değiştirdi. Bu nedenle yeniden Fransız işgalini önlemeye çalıştık. Sonra da ilkin siyasal girişimlerde; daha sonra eylemli girişimde bulunduk. Bozkır’da, yeniden önemlice bir ayaklanma oldu. Onun bastırılması için çeşitli önlemler aldık. Maraş ve Antep’e Kılıç Ali Bey’i, Çukurova bölgesine de Topçu Binbaşısı Kemal ve Yüzbaşı Osman Tufan Beyleri göndererek sağlam örgütler kurmaya ve girişimlere başladık.</p>
<p>Baylar, bu arada aklıma gelen bir noktayı da bildirmiş bulunayım: Sivas Kongresinden sonra, kongrelerin tüzük ve bildirilerinden başka, Temsilciler Kurulu, sorumluluğu üzerine alarak, Sivas Kongresi tüzüğüne ek olmak üzere “Hakları Savunma Derneği Kuruluş Tüzüğü’ne ektir (I)” başlıklı, yalnız ilgililere özel ve gizlidir işaretli, silahlı örgütler için gizli bir yönerge düzenledi. Düşmanla çatışılan yerlerde bu yönergeye göre silahlı birlikler kuruldu.</p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde Cemal Paşa ile yürüttüğü yazışmalara değinmekte ve İstanbul Hükümeti tarafından Ankara Valiliğine atanmasına karşın halk tarafından istenmediği için Eskişehir’e dönen Ziya Paşa konusuna, ulusal örgüte karşıymış gibi davranışlarda bulunan İçişleri Bakanına, milletvekili seçimlerine ve Meclisin toplantı yerine yönelik açıklamalarda bulunmaktadır. Yine bu noktada, Refet Paşa’nın Aydın ve Salihli cephelerine komutan olarak gönderilmesine karşın, görev yerinde durmayıp sürekli dolaşmasından yakınan Atatürk; bu durumun, düzenli ordu kurulana kadar Aydın ve Salihli cephelerinde güvenilir bir komuta düzeninin sağlanamamasına yol açtığını anlatmaktadır. Bu arada, olayların İstanbul cephesinde de çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Örneğin İçişleri Bakanı, Adapazarı, Karacabey, Aznavur ve Bozkır olaylarını suç saymayan kuşkulu bir yaklaşım sergilerken, Cemal Paşa da hükümetin bu yaklaşımını savunur bir tutum takınmaktadır.)</p>
<p>Cemal Paşa: “Ulusal ayaklanmadan yana olmayan görevlilerin kodamanları, arkalarını, yurttaki düşman ordularına dayamış gibidirler.” yollu, sanki bilinmeyen bir bilgi de verdikten ve bu bilgiyi, “Eski hükümet üyelerinin çoğu böyledir.” cümlesiyle tamamladıktan sonra “örneğin Polis Müdürünün değiştirilmesinde bu durum iyice belli oldu” diye bir de örnek veriyor. Cemal Paşa, Hükümet birçok işler yapmayı düşünmüşse de: “Köklü bir girişim için, dayandığı gücün sağlamlığına daha inanamadı.” sözleriyle bizi suçladıktan sonra, şu kanısını ortaya atıyordu: “İçişleri Bakanı bu güce –yani Ulusal Güçlere- gereksinme gösterenlerin başında desem ileri gitmiş olmam.” Cemal Paşa’nın mektubunu imzaladıktan sonra, yine kendi imzasıyla mektubuna eklediği bir özette, şu cümleler vardı: “Karşıcıllar ve yabancılar, Meclisin açılmasını engellemeye karar vermişlerdir. Temsilciler Kurulu da toplantı yeri üzerindeki çekişmeyle bu engellemeyi sürdürürse işimiz Tanrı’ya kalıyor demektir.”</p>
<p>Baylar, bu mektuptaki bundan önce gelen yazılardaki ve bundan sonra boyuna bildirilecek olan düşüncelerdeki mantık, yorum ve görüş sağlamlığı üzerinde söz söylemeyeceğim. Yalnız, bu mektuba, 28 Kasım 1919 günü, verdiğimiz açıklamalı yanıtın bir cümlesini, olduğu gibi aktarmakla yetineceğim. O cümle şudur: “Yüksek Hükümetin, köklü bir girişim için dayandığı gücün sağlamlığına güvenemediğini ortaya koyan sözlerini, gerçeğe uygun bulmuyoruz.”</p>
<p>(Atatürk, bu noktada, sırtlarını yabancılara dayamış gizli derneklerin, başta İçişleri Bakanı Damat Şerif Paşa olmak üzere hükümetin hoşgörüsüne sığınarak ulusal birliği bozacak etkinliklerini artırdıklarını ve Cemal Paşa’nın da hükümeti savunmayı sürdürdüğünü anlatmaktadır.)</p>
<p>Ulusal savaşımlar sırasında karşılaştığımız açık ve gizli güçlükler üzerinde, köklü bir bilgi edinmeye ve gelecek kuşakların ders almasına ve uyanmasına yarayacak nitelikte olan söz konusu belgeleri, olduğu gibi bilginize sunmayı uygun buluyorum. Bu belgeler, İngiliz Dostları Derneğinin sözde başkanı olarak tanınan Sait Molla’nın Bay Fru adındaki rahibe gönderdiği mektupların örnekleridir.</p>
<p>Baylar, bu mektupların örneklerinin alındığını sezen Sait Molla, Türkçe İstanbul gazetesinin 8 Kasım 1919 günlü sayısında, bu mektuplardan söz açarak uzun ve sert bir dille yalanlama yayımlamış olsa da gerçeği yadsımanın olanağı yoktur. Bu mektupların örnekleri, Sait Molla’nın evinden ve mektup karalamalarının yazılı bulunduğu bir defterden, olduğu gibi çıkarılmıştır. Bunlar bir yana, mektupların içindekiler, ülkede beliren durumlara, olaylara ve kimi kişilere tam bir uygunluk göstermektedir. Şimdi izin verirseniz, bu mektupları yazılış sırasıyla sunayım.</p>
<p>(Atatürk burada Sait Molla’nın Fru’ya yazdığı on iki mektuba yer vermekte ve Sait Molla’nın, Anadolu halkını Mustafa Kemal Paşa’ya karşı nasıl ayaklandırdığını, ulusal savaşımı tehlikeye düşürmek için nasıl ajanlar kullandığını ve bu yönde nasıl gizli planlar yapmış olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekte ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, bu geniş düzene engel olmak ve yaratılan tehlikeli durumları ortadan kaldırmak için elimizden gelen her yola ve önleme başvurduk. Şimdiye değin anlattığım ve bundan sonra sırası geldikçe anımsatmaya çalışacağım o hepinizin bildiği başkaldırmaları, karışıklıkları, resmî düşman güçlerinin saldırılarını bastırmak, ortadan kaldırmak için çok uğraştık. Ali Rıza Paşa Hükümeti, gözüne batan Ulusal Güçleri bastırmaya ve bunun için bizimle didişmeye bakmaktan başka bir yardımda bulunmadığı gibi, ondan sonra hükümet kuran yüksek arkadaşları da, onun yolunda gitmekten ve sonunda yıkımdan yıkıma, rezillikten rezilliğe sürüklenmekten başka bir iş görmediler.</p>
<p>Baylar, bütün bu gizli düzen kaynaklarının, Rahip Fru’nun kafasında toplandığını ve oradan din kardeşlerimiz olacak hainlerin kafalarına sokularak uygulama alanına çıkarıldığını kestirdiğimden, Rahip Fru’nun bir zaman için olsun durmasını ve işten uzaklaşmasını sağlamaya yarar düşüncesiyle, kendisine bir mektup yazdım. Mektubun iyi anlaşılabilmesi için şu bilgiyi de ekleyeyim ki ben, Bay Fru ile İstanbul’da bir iki kez görüşmüş ve tartışmıştım. Fru’ya Fransızca olarak gönderdiğim mektubun Türkçesi şudur:</p>
<p><strong>Bay Fru’ya</strong></p>
<p>Sizinle Bay Marten aracılığıyla, yaptığımız görüşmelerin anısını seve seve gönlümde saklıyorum. Yıllarca ülkemizde ve ulusumuz arasında yaşamış olan sizin, bizim için en doğru düşünce ve kanılarla dolu bulunacağınızı umardım. Oysa ne yazık ki İstanbul çevresinde karşılaştığınız kimi aymaz ve çıkarcı kişilerin, sizi yanlış yönlere sürüklediklerini pek çok üzülerek anlıyorum. En başta Sait Molla ile düzenlemeye ve uygulamaya başladığınız, güvenilir kaynaklardan öğrenilen planın, İngiliz ulusunun gerçekten kınayacağı bir nitelikte olduğunu bildirmeme izninizi rica ederim. Ulusumuza Sait Molla’nın değil, ancak gerçek yurtseverlerin gözüyle bakıldığı zaman, böyle planların artık yurdumuza ve ulusumuza uygulanabilecek bir yanı olmadığı yargısına kolaylıkla varılır. Nitekim daha bugünün olaylarından olan Adapazarı ve Karacabey olaylarının başarısızlığa uğraması, sözümüzü doğrulamaya yeter. Ancak buna neden gerek vardı? İngiliz Subayı Novil’in, Diyarbakır dolaylarında, Müslüman Kürt halkı yoldan çıkarmaya pek çok çalıştıktan sonra, Malatya’da Eski Elazığ Valisi Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Beylerle, Sivas’a karşı yaratmaya çalıştığı olay, sonucu bakımından bütün uygarlık dünyasına karşı utanç verici değil miydi?</p>
<p>Size önemle ve içtenlikle bildiririm ki İngiliz ulusu, ulusumuzun dostluğuna ve güvenine değer vermiyorsa bundaki yanılgı pek derindir. Tersi durumda, kullandığınız araçlar pek yanıltıcı olup, sonuç ve verim alınacak nitelikte değildir. Sait Molla aracılığıyla Adapazarı’na gönderilen iki bin liranın, yakında verimli sonuç sağlayacağı yolunda verilen sözün yalan olduğunu, olaylar size anlatmış olacağından, uzun sözü gerekli görmem. Hele sizinle ilişki kuran düzmeciler tarafından, Osmanlı Padişahının da ortaklaşa yaptığınız işlerinizde ve çalışmalarınızda eli varmış gibi gösterilmesi pek tehlikelidir. Siz çok iyi düşünebilirsiniz ki Padişah, sorumsuz ve yansız olup, ulusal istenç ve egemenliğimizle ilgili gerçekleri değiştirmez ve bozmazlar. Ülkemizde bulunan İngiliz siyasal görevlilerinin, elbette İngiliz ulusunun eğilimine ve çıkarına aykırı olarak, yurdumuza ve ulusumuza karşı insanlığa ve uygarlığa yaraşmaz bir biçimdeki girişimlerini, elimizde bulunan belgelerle İngiliz ulusunun gözü önüne serersek, sonuç dünyaca iyi karşılanmaz sanırım. Fakat bu konuda ilginç olması bakımından şunu da bildirmek zorundayım ki siz, bir din adamı olarak siyaset oyunlarına, özellikle öldürmelere varacak işlere karışmak hevesine kapılmamalıydınız. Sizinle yaptığım görüşmelerde, sizi bu türden bir siyaset adamı olarak değil, insanlığa hizmet eden, adaleti seven erdemli bir kişi olarak tanımıştım. Bunda ne denli aldandığımı son aldığım sağlam bilgilerin doğrulamakta olduğunu size bildirmekle onur duyarım.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, İstanbul’da, Hükümetin gözü önünde ve bilgisi altında yapılmış ve yapılmakta olan alçakça girişimlerin ve bu girişimlerin bütün yurtta uğursuz belirtileri olduğunu açıkça ortaya koyan olayların gerçek kaynaklarını ve etmenlerini, İstanbul Hükümetinin, Temsilciler Kurulundan daha iyi bildiği, şimdi de kuşku götürür mü?</p>
<p>Baylar, işlerin içyüzünü bilen bir hükümetin üyelerinden, düşmanların, salt yanıltmak ve yoldan çıkarmak amacıyla ortaya attıkları kara çalma ve söylentilere gerçek gözüyle bakıp yine onların öğütlerini çözüm ve önlem diye uygulamaya kalkışmak gibi bir davranış beklenebilir mi? Bu sorulara yanıt vererek yüksek topluluğunuzu yormaktan çekindiğim için sözü, Ali Rıza Paşa Hükümetinin düşüncesini yansıtan Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa’ya bırakmayı yeğ tutarım.</p>
<p>(Atatürk, bu konuları aydınlatabilmek için, Cemal Paşa ile olan yazışmalarına değinmektedir.)</p>
<p>Baylar, İstanbul’da yurdun kurtarılmasıyla ilgili en önemli görevlerde çalışan saygıdeğer ve akıllı tanınmış kişilerin, o zamanlar, İstanbul’un zehirli havasını almaları yüzünden, anlayış ve görüşlerinde ne denli olumsuz sapmalar olduğuna bir örnek vermek için, daha Sivas’ta iken karşılaştığım küçük bir olayı, izin verirseniz bilginize sunmak isterim. Belki sayın üyeler arasında anımsayanlar vardır. Senato üyelerinden Çürüksulu Mahmut Paşa, Bosphore (Bosfor) gazetesi yazarlarından birisine, siyasal durumumuz üzerine demeç vermişti. Mahmut Paşa’nın, o sıralarda, Barış Hazırlıkları Komisyonu üyesi olduğunu da anımsarsınız. Paşa’nın 31 Ekim 1919 günlü Tasviri Efkâr gazetesinde de yayımlanan demecini, 17 gün sonra Sivas’ta okudum. “Ermenilerin pek çok olan isteklerine hak vermeksizin, sınırlarda kimi düzeltmeler yapmayı kabul ederiz.” sözleri dikkatimi çekti. Doğu Anadolu’da, Ermenistan yararına toprak bırakılacağına söz verme niteliğinde olan bu cümlenin, Barış Komisyonu üyelerinden bir devlet adamınca söylemiş bulunması gerçekten düşünülmeye ve şaşılmaya değerdi. Bundan ötürü 17 Kasım 1919 günü, Çürüksulu Mahmut Paşa Hazretlerine göndermeyi yararlı saydığım bir telyazısında, demecindeki işaret ettiğim cümleden dolayı, “Doğu Anadolu halkının, pek haklı olarak son derece üzgün ve kırgın olduğunu” belirttikten sonra: “Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararları uyarınca ulusun Ermenistan’a bir karış toprak bırakmayacağını; dahası, hükümet bu denli acı bir zorunluluk karşısında boyun eğerse ulusun, kendi haklarını kendisinin savunmaya karar verdiğini ve bunun bütün dünyaya ilan edilmiş olduğunu” yazdım ve bu ulusal karar ve direncin, herkesten önce Barış Hazırlıkları Komisyonu yüksek üyelerince bilinmesi ve benimsenmesi gerektiğini bildirdim.</p>
<p>Baylar, Sivas’ta kaldığımız sırada, birçok olaylar ve sorunlarla karşılaşılmış ve zorunlu olarak ulusal, idarî, askerî siyasal girişim ve yürütümlerde bulunulmuştur. Bunların tümünü ayrıntılarıyla anlatmak uzun sürer. Yalnız, izlediğimiz olaylar zincirinin birbirine bağlanmasına yarayacak kimi noktalara dokunarak ve işaret ederek geçeceğim.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, ulusal örgütlerin düzene sokulması için alınan önlemler, seçimler dolayısıyla ortaya çıkan görüş ayrılıklarını giderme çabası, Osmaniye ve Dörtyol bölgelerindeki Fransız yöneticisinin kimi Çerkez yurttaşlarca Maraş’a çağrılması, Bolu dolaylarında alınan güvenlik önlemleri ve ulusal savaşıma karşı olduğu bildirilen Gebze Kaymakamının değiştirilmesi gibi konulara değinmiştir. Yine bu bölümde, Sait Molla’nın davranışlarının başarıya ulaşmasından ve İstanbul’daki örgütün aldanışına dek varan yanılgılardan yakınmakta ve güvenilir bir ulusalcı olan Yahya Kaptan’ın İstanbul Hükümetince yollanan askerî birlikler tarafından nasıl sorgusuz bir biçimde yakalanıp öldürüldüğünü anlatmaktadır.)</p>
<p>Baylar, Yahya Kaptan’ın öldürüldüğüne kuşku kalmamıştı. Bu gerçek bilindikten sonra, öldürtmüş olan hükümetin, yasal kovuşturmaya girişmiş bulunması, cinayeti işleyenlerin ortaya çıkmayacağına yanıt değil miydi? Ama baylar, zaman her şeyin, her gerçeğin, tarihin içten kucağında incelenmesini sağlayacaktır.</p>
<p>Saygıdeğer baylar, Hükümeti ve İstanbul’daki örgütümüzün başkanlarını, böyle çirkin bir cinayetin işlenmesine aracı olmaya sürükleyen nedenlerin ve etmenlerin incelenmesiyle gerçekten ders alınmaya değer sonuçlar çıkacağına inandığım içindir ki dıştan bakılınca önemsiz gibi görülebilecek olan bir olayı kanıtlara ve belgelere dayanarak açıkladım. Bu açıklamamla ulusun gözü önünde aydınlık bir inceleme ortamı doğmasına yardım edebildimse vicdan ödevlerimden birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül rahatlığına ereceğim. Baylar, bu olayı incelerken, iki noktayı göz önünde tutmak yararlı olur!</p>
<p>Birincisi: Sait Molla’nın üyesi ulunduğu gizli örgüt ile Gebze ve Kartal dolaylarında, hepsi bu örgütten olan kişilerin ve çetelerin rollerini ve bu rolleri, bizim adamlarımız ve örgütümüz yapmış gibi göstererek yurtsever geçinen kişileri aldatıp kandırmada gösterilen ustalık ve başarı,</p>
<p>İkincisi: İstanbul örgütümüzün başkanları, bize, Temsilciler Kuruluna bağlı ve onun yönerge ve bildirimlerine uygun iş görmekle yükümlü bulunuyorlardı ve ancak bu yükümlülüğü, açık yürekle yaparak genel amaç yönünde tam uygunlukla yürümenin en büyük olasılık olabileceğini kabul etmeleri gerekirdi. Oysa bu kişiler, kendi akıl ve tutumlarını, Temsilciler Kurulunun uyarmaları karşısında yüksek görmekten vazgeçememişler ve bağımsız olarak çalışmalarına engel olunmasını, onur işi yaparak sinirlenmişler ve bu yanlış duygunun etkisi altında, aldatılmaya kadar varmışlardır.</p>
<p>(Atatürk, burada Yahya Kaptan’ın eşinden gelen tele ve bunun yürekleri dağlayan bir tel olduğuna değinmekte ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Yahya Kaptan sorununa 20 Kasım 1919 günündeki olaylar dolayısıyla dokunduk. Gene olaydan yer ve zaman bakımından çokça uzaklaşarak Yahya Kaptan olayının açıklanmasını bütünlemek zorunda kaldık. Şimdi, izin verirseniz bıraktığımız yere dönerek olayları izleyelim.</p>
<p>Ankara-Eskişehir demiryolunun işletilmesine Anlaşma Devletlerince engel olunmuştu. Bu yolun işletilmesi için, Anlaşma Devletleri temsilcilerine, sert bir protesto notası verilmesi, 21 Ekim 1919’da Ankara Merkez Kuruluna bildirildi. Adana örgütü kurucularının, Niğde’ye ya da Kayseri’ye gelerek, bizimle görüştükten sonra çalışmalarını sürdürmeleri sağlandı. Aydın cephelerinde, durum her gün güçleşmekte ve ağırlaşmakta olduğundan, Salih Paşa ile Amasya’da kararlaştırdığımız üzere, Donanma Derneğinin dört yüz bin lirasının bu cephelere verilmesini Milli Savunma Bakanına yazdık. Bu cephelerde savaşanlara, silah ve cephane verilmesini ve cephenin makineli tüfek ve topçu birlikleriyle desteklenmesini, Konya’daki 12. Kolordu Komutanından rica ettik. Baylar, Fransızlar, Bandırma-Soma demiryolunu sözde denetlemek için Bandırma’ya bir birlik çıkarmışlardı. Güvenliği çok iyi olan Bandırma’ya, asker çıkarmaya hakları olmadığı apaçıktı. Bu noktaya 24 Kasım 1919’da 14. Kolordu ve 56. Tümen Komutanlarının dikkatlerini çektik.</p>
<p>Yabancı subaylar, Aydın cephelerinde dolaşarak propaganda yapıyorlar ve durumu anlıyorlardı. Bu gibi subayların cephedeki birliklerle ilişki kurmalarına meydan verilmemesini ve resmî olarak hükümete başvurmalarını; eğer Ulusal Güçler için bir söyleyecekleri olursa, merkez kurullarımız aracılığıyla bize başvurmaları gerektiğinin kendilerine bildirilmesini ve propaganda yapanlar bulunursa, gözaltında bölgeden çıkarılmalarını ve kesin zorunluluk olursa, cephede görülecek Anlaşma askerlerine karşı da silah kullanılmasını cepheye bildirdik.</p>
<p>Baylar, biz, İzmir halkının da eylemli olarak seçimlere katılmasını sağlamak istiyorduk ve o yolda çeşitli araçlarla isteğimizi duyuruyorduk. Ancak Yunanlılar, elbette buna engel oluyorlardı.29 Kasım 1919 günü, bu davranışı Anlaşma Devletleri temsilcileri ile yansız elçilikler katında protesto ettik ve bunu, o sırada İzmir Telgraf ve Posta Başmüdürü bulunan Ethem Bey’e yazarak İzmir halkına da duyurmak istedik.</p>
<p>Baylar, belki birçoklarınız anımsarsınız. İşgal zamanında, Adana’da, Ferda adında, Ulusal Güçlere karşı, bir yabancı gazetesi yayımlanıyordu. Bu gazete, yalnızca Anadolu halkını aldatmak ve yanlış yola sürüklemek amacıyla çıkıyordu ve sütunları bizi kötüleyen uydurma yazılarla doluydu. Elbette, bu gazetenin Anadolu’nun içerlerine sokulmasını yasak ettik. Ancak, bu gazetenin, yurtta okunmasını elbette yararlı bulan, Ali Rıza Paşa Hükümetinin İçişleri Bakanı ve Cemal Paşa’nın temiz olduğuna birçok kez tanıklık ettiği Damat Şerif Paşa, Ferda gazetesinin, bu ağı saçan paçavranın, yurda serbestçe sokulmasına engel olunmaması için buyruklar vermişti. Bundan dolayı, Şerif Paşa’nın arkadaşı Cemal Paşa’nın, 3 Aralık 1919’da dikkatini çekmeyi gerekli bulduk.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 82-117</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ali Rıza Paşa Hükümeti Dönemi</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/ali-riza-pasa-hukumeti-donemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2020 10:53:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[23. Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet İzzet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Albay Kâzım Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Rıza Paşa Hükümeti Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Dernekleri]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Karakol Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Mebuslar Meclisini]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis Başkanı Kâzım Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Refet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dünyası ve İstiklâl gazeteleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5585</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa’nın yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiğini 2-3 Ekim 1919 günü yazdığım&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa’nın yeni hükümeti kurmakla görevlendirildiğini 2-3 Ekim 1919 günü yazdığım bir genelge ile bütün ulusa bildirdim. Bu genelgenin bir örneğini de bilgi edinilmesi için, yeni Sadrazama ulaştırdım. 2 Ekim günü, yeni hükümet başkanıyla, görüşmek istemiştik. Ertesi gün, Bakanlar Kurulunun toplantısı sırasında, Temsilciler Kurulu ile görüşeceklerine söz vermişlerdi. Bilginize sunduğum bu genelgede belli başlı noktalar şunlardı:</p>
<ol>
<li>Yeni Hükümet, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kararlaştırılan ve saptanan örgütlere ve ulusal amaçlara saygı gösterirse, Ulusal Güçler ona yardımcı olacaktır.</li>
<li>Yeni Hükümet, Mebuslar Meclisi toplanarak gerçekten denetleme işine başlayıncaya dek, ulusun yazgısı ile ilgili hiçbir yüküm altına girmeyecektir.</li>
<li>Barış Konferansına atanacak delegeler, ulusun isteklerini gerçekten anlamış ve güvenini kazanmış bilgili ve güçlü kişilerden seçilecektir.</li>
</ol>
<p>Bildiride; bu saydığım ilkelerin, yeni hükümetçe kabul edilmesinin önerileceği belirtildikten sonra, “Bu konuda başkaca düşündükleri varsa yarın öğleye değin tez elden bildirilmesi” istendi. 3 Ekim 1919 günü, Sadrazam Ali Rıza Paşa’ya yazdığım telyazısında, “Ulus, şimdiye dek başa geçenlerin, Anayasa’ya ve ulusal isteklere aykırı davranışlarından üzüntü duydu. Bundan dolayı yasal haklarını tanıtmak ve yazgısını yetkili ve güvenilir ellerde görmek için kesin kararını verdi. Gereken sağlam girişimlere başladı. Düzenli örgütlere bağlı Ulusal Güçler, ulusun kesin istencini, bütünüyle gösterme ve kanıtlama gücünü kazandı. Ulus, Padişahın güvendiği yüce kişiliğinizle yüksek arkadaşlarınızı, güç durumda bırakmak istemez. Tersine, yardımcı olmaya bütün içtenliğiyle hazırdır. Ancak hükümet üyeleri arasında Ferit Paşa ile işbirliği yapmış bakanların bulunuşu, yüksek hükümetinizin görüşleriyle, ulusal isteklerin uygunluk derecesini, büyük bir açık yüreklilikle anlamak zorunluluğunu doğurmuştur. Ulusa tam güven gelmeden, iyiliğe doğru atılmış olan adımın durdurulması ve yarım önlemlerle yetinilmesi uygun görülmemektedir. Bundan dolayı şu ilkelerin sizce, kabul edilip edilmeyeceğini kesin ve açık olarak anlamak isteriz.” dedik ve genelge dolayısıyla bildirdiğim üç ilkeyi saydık. Daha sonra, “Bu temel noktalarda uyuşma olduğu anlaşıldıktan sonra, olağandışı durumun düzeltilmesi amacıyla, ikinci derecede kimi diyeceklerimizin de” bulunduğunu bildirdik. Ali Rıza Paşa, bugün, ant içmek üzere Saray’a gideceklerinden telyazımıza, yarın yanıt verileceği bildirildi.</p>
<p>Biz, bu davranışlardan, Ali Rıza Paşa Hükümetinde, bir duraksama, bu hükümette bulunan kişilerin de kafalarında bir bulanıklık sezer gibi olduk. Onun için kimi önlemler almayı uygun gördük. Aynı gün, bir genelge yazdık. Bunda, “Hükümet ile ulus arasında, görüş ve istek yönünden uyuşma sağlandığı, genelge ile bildirilinceye dek, resmî yazışmanın eskisi gibi kesilmiş bir durumda bulundurulması” gerektiğini bildirdik. Bundan başka, her yerden gelen öneri ve düşünceleri birleştirerek bütün kolordu komutanlarına ve ulusal eyleme yardımcı olan valilere de 3 Ekim günü, kimi gizli bildirimlerde bulunduk. Yeni hükümet ile ilk yazışmalarımızı gös teren bu belgeleri, olduğu gibi, yüksek görüşlerinize sunmayı -bundan sonraki- yazışmalarımızın ve ilişkilerin kolaylıkla anlaşılabilmesi için uygun görüyorum. İzin verir misiniz?</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde 3 Ekim 1919’da Kolordu Komutanlıklarına, Valiliklere,  bağımsız mutasarrıflara, Ali Fuat Paşa’ya ve Refet Beye göndermiş olduğu üç farklı tele yer vermekte ve bu telyazılarda, sivil ve askeri görevlere atanacak kişiler hakkında İstanbul Hükümetine telyazılar çekilmesini ve gelecek yanıtlar hakkında kendisine bilgi verilmesini istediğini bildirmektedir. 4 Ekimde Ali Rıza Paşa’dan gelen bir telyazıda, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararların bildirilmesinin istendiğini belirten Atatürk, sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Sadrazam Paşa ve sayın arkadaşlarının –içlerinde, biraz sonra görüleceği gibi, Ulusal Güçlerin delegesi olarak hükümete girdiğini bildiren Cemal Paşa bulunmasına rağmen- hükümeti kurdukları güne değin, ulusal amaçların neler olduğunu bilmediklerini söylemeleri şaşılacak iş değil midir? Bundan daha çok dikkati çeken nokta, ulusal isteklere uyup uymamak konusunda karar verebilmek için, her şeyden önce, Kongrelerin kararlarını istemeleridir. Oysa bu denli gürültü doğuran ve uygulanması kendilerinden önceki hükümetin düşmesi sonucunu veren Kongre kararlarını bilmemeleri düşünülebilir miydi? Amaçlarının zaman kazanmak ve bize karşı hiçbir yüklemeye girmeksizin, yeni ve şeytanca önlemlerle ulusu aldatarak kurulmuş olan dayanışmayı ve bağlantıyı gevşetmek olduğuna hiç kuşku etmedim. Ama bozuşma olacaksa, ben de her şeyden önce onların içlerinde sakladıklarını ulus önünde belirtecek bir yol tutmayı yeğledim. Bundan dolayı, Sadrazamın ve sayın arkadaşlarının isteklerini yerine getirdim. 4 Ekim 1919 günlü telyazısı ile Kongre bildirisini, olduğu gibi ve tüzüğün yalnız örgütle ilgili temel noktalarını da özet olarak bildirdim. Hiçbir yerden resmî yazışmalara girişilmemesi için yeniden genel bildirimler yapıldı.</p>
<p>Baylar, o gün şöyle bir tel aldık:</p>
<p>(4 Ekim tarihli, başlıksız ve imzasız bu telde, ülkede yaşanacak ikiliğin yabancı devletlerin yararına olacağı belirtilmekte ve tehlikeli sonuçların oluşmasına karşı tedirginlik duyulduğu anlatılmaktadır. Bu nedenle, yapılacak seçimde, Mustafa Kemal Paşa’dan, el konulan resmî dairelerin boşaltılması ve milletvekili seçimlerinde halkın özgür bırakılması için söz vermesi istenmektedir:)</p>
<p>Sayın Baylar, dikkat edilirse, bu telyazısında ne adres vardır ne de imza… Sadrazamlık katından yazıldığı anlaşılıyordu. Fakat başka bir şey daha anlaşılıyordu ki bu satırları yazan kişi ya da kişiler bir defa, Temsilciler Kurulunu tanımak ve onunla imzalı olarak resmî yazışma ve görüşmelerde bulunmak istemiyorlardı. Bir de bizim, Kongrelerde aldığımız kararla rın ve kendilerine önerdiğimiz üç noktanın dikkate alınmasını, yeni Hükümetin Sadrazamı ve bakanları olağan buluyorlar. Bu karar ve ilkelerin sağlanmasına çalışmakta olduklarını söylüyorlar. Ancak, Hükümetin kılavuzu yasa kararlarıdır. Görevi, aykırı durumları önleyip ortadan kaldırmaktır, gibi bir başlangıçtan sonra, bizim durumumuzun ve davranışlarımızın olağandışı ve yasaya aykırı olduğuna dokundurarak bu durum sürüp giderse, merkezle Anadolu’nun birbirinden ayrılığı sonucunu vereceğini bildirip bundan doğacak tehlikeleri sayıyor ve sonunda baklayı ağzından çıkararak; Sizin el koyduğunuz resmî dairelerin boşaltılacağına, hükümet işlerindeki kesikliğin giderileceğine ve hükümet erkine saygı gösterileceğine, yabancılarla siyasal ilişkilere girişilmeyeceğine, milletvekili seçimlerinde halkın özgürlüğüne hiç dokunulmayacağına söz vermemizi isteyerek, bizim varlığımızı ve çalışmalarımızı ortadan kaldırmak amacında olduğunu anlatmış bulunuyor.</p>
<p>Baylar, belki unuturum, ayrıntılara geçmeden önce söylemeliyim ki bizim el koyduğumuz resmî daire yoktu. Yalnız Sivas Valiliği, Temsilciler Kurulunu okulların tatil bulunması dolayısıyla lisede konuklamıştı. Söz konusu edilmek istenilen resmî daire bu olacaktı. Yeni hükümet her türlü yürütümüne başlangıç olmak üzere Temsilciler Kurulunu buradan kovarak, onun erkini ve onurunu kamunun gözü önünde kırmak istiyordu.</p>
<p>Sivas’taki Kongre Merkezince, kimin tarafından yazıldığı belirsiz olan bu telgrafın kabul edilmediğine ilişkin, İstanbul Merkez Müdürlüğüne telyazısı yazılmış ve ardından bu telin kimin tarafından hangi makama gönderildiği saptanmaya çalışılmıştır.)</p>
<p>Baylar, ertesi gün yani 5 Ekim 1919 günü, imzasız telin, Sadrazam tarafından, Temsilciler Kuruluna yazıldığı ve o kurulun teline yanıt olduğu söylendi. Bunu resmî olarak saptayan, resmî ve imzalı bir bildirme olmamakla birlikte, biz böyle küçük bir noktada daha çok durmayı yararlı ve uygun görmedik. Sadrazam Paşa’ya yanıt yazmayı uygun bulduk. 5 Ekimde yazdığımız uzun yanıtın temel noktalarını özetleyeyim: Önerilerimizin tümünün uygun görülüp kabul edilmiş olduğu anlaşıldı, dedikten sonra, bizim söz vermemizi istedikleri noktalar üzerinde açıklama yaptık ve dedik ki: “Olağandışı ve yasaya aykırı durumların etkeni ve yaratıcısı Ferit Paşa Hükümeti idi. Ferit Paşa Hükümetinin yaptığı yasal olmayan eylem ve davranışların doğurduğu sonuçların kaldırılması için sizler kesin önlem alırsanız, bu durum kendiliğinden ortadan kalkar.” “Derneğimizin, şimdiki hükümete karşı yüküm altına girmesi ve desteklemesi için önce, hükümetin ulusal örgütlerimizi iyi karşıladığını açık ve kesin bir dille söylemesi gerekir. Yoksa karşılıklı güven ve yakınlığın doğduğu kuşkulu kalacak ve karşıt davranış ve girişimlerin belirmesi beklenecektir.”</p>
<p>Ali Rıza Paşa’nın imzasız telyazısındaki, “Ülkemizde, meşrutiyet yöntemi gereğince, ulusal egemenliğin yürürlükte olduğu” noktasına da “Gerçekten öyle ise de Mebuslar Meclisinin dağıtıldığı günden sonra, dört ay içinde toplanması Anayasa’mızın açık kararlarından iken, bugüne değin temel seçim defterleri bile düzenlenmemiştir. Bu davranış, Ferit Paşa Hükümetinin açıktan açığa meşrutiyeti vurması ve Anayasa’ya kesin saldırısı demektir ve Ceza Yasası’nın özel maddesine göre ağır bir suç sayılarak bu suçu işleyenlere yasa kararlarının eksiksiz uygulanması, ulusal egemenliği kabul eden ve yasa kararlarının uygulanmasını kendisi için yasal bir ödev sayan her yasal hükümetin, ilk kutsal görevidir.” diye yanıt verdik. Ondan sonra şu önerileri ileri sürmeye başladık:</p>
<ol>
<li>Yurtta esenlik ve güvenlik olduğunu ve ulusal isteklerin yüzde yüz haklı ve yasal olduğunu resmî bir bildiri ile açıklayarak ulusun genel birliğine hükümetin de katıldığını gösteriniz.</li>
<li>Düşük hükümetin haince davranışlarına alet olmuş bulunan birtakım yüksek memurlar vardır. Onları ilgili mahkemelere veriniz. Ulusal eyleme engel olan kimi eski valilerin devlet hizmetinde kullanılmamaları için gerekli işlemi yapınız. Ulusal eyleme hizmet ettikleri için çıkarılanları eski görevlerine atayınız.</li>
<li>Önceki rütbeleriyle göreve alınmaları Mebuslar Meclisinin onayından geçmemiş olan ve çalıştırılmamalarının tek nedeni birtakım kötü siyasal düşüncelerden başka bir şey olmayan emeklileri, hemen eski durumlarına getiriniz. Önemli askerî görevleri yetkili ellere veriniz.</li>
<li>Eski bakanlardan Ali Kemal ve Âdil Beylerle Süleyman Şefik Paşa’nın, Mebuslar Meclisi açılınca Yüce Divana verilmek üzere, hiçbir yere kaçmalarına meydan bırakılmamasını; Posta ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit Bey’in hemen tutuklanarak ilgili mahkemeye verilmesini; yasanın dokunulmazlığı ve ulusal hakların kutsallığı adına isteriz.</li>
<li>Ulusal eyleme katılmış ya da ulusal eylemi desteklemiş olanlara karşı başlanan kovuşturma ve baskılara son veriniz.</li>
<li>Basını yabancı sansüründen kurtarınız.</li>
</ol>
<p>İşte Baylar, özet olarak saydığım bu noktalarla ilgili düşünce ve önerilerden sonra telimizi şöyle bitirdik:</p>
<p>Bilginize sunduğumuz şeylere ve ileri sürdüğümüz önerilere ulusu inandıracak açık ve uygun yanıt verilinceye dek, ulusal amaçları gerçekleştirmek için, ulusça alınmış olan eylemli önlemlerin, eskisi gibi sürdürülmesinin zorunlu olacağını, bütün illerle bağımsız sancaklardan ve bunlara bağlı yerlerden aldığımız kararlar üzerine tam kesinlikle bildiririz.</p>
<p><strong>İmza: Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği Temsilciler Kurulu adına </strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, İstanbul’la iletişim biter bitmez, şu genelge ile ülkeye durumu bildirdim:</p>
<p>5.10.1919</p>
<p>Genelge</p>
<p>Belediyelere ve Basına</p>
<p>Sadrazam Paşa Hazretleri Erzurum ve Sivas Kongrelerindeki temel kararları ve ulusal örgütlerin isteklerini yerinde görüyorlarsa da düşüncelerinde açıklanması gerekli kimi yönler bulunduğundan, hükümetle ulusun gerçekten anlaşmasının sağlanması amacıyla ve bütün merkezlerden alınan düşüncelerin özüne dayanılarak verilen yanıt ve ileri sürülen öneriler, aşağıda gösterilmiştir. Kamuoyuna bildirilir. Gelecek yanıt ve ona göre alınacak kararlar da hemen bildirilecektir.</p>
<p><strong>Anadolu ve Rumeli Hakları Savunma Derneği</strong></p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu adına,</strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin iş başına geçtiğinin beşinci gününe geldik. Daha da anlaşamıyoruz. Ülkenin, İstanbul ile olan resmî yazışması ve resmî ilişkisi kopmuş durumda sürüp gidiyor. Sadrazam Paşa Hazretleri, önerilerimize karşılık vermiyor ve hiçbir zaman da vermemiş olduğunu göreceksiniz. Hükümet üyelerinden hiç kimse, bizimle görüşmek istemiyor. Bugün, yani 6 Ekim 1919 günü, Yunus Nadi Bey arkadaşımız, Milli Savunma Bakanı olan Cemal Paşa’yı, çağrısı üzerine, dairesinde ziyarete gitmiş. Cemal Paşa, Yunus Nadi Bey’e durumdan, özellikle Hükümetle Temsilciler Kurulu arasında, daha anlaşmaya varılamadığından söz açmış ve anlaşıldığına göre, bizi haksız göstermiş ve kendilerinin her şeyi kabule ve uygulamaya hazır bulunduklarını anlatmış ve her halde anlaşmazlık çıkaran ve bunda direnen yanın, Temsilciler Kurulu olduğunu söylemiş; belki de Yunus Nadi Bey’in bizimle yakından tanışıklığı dolayısıyla, arabuluculuk yapmasını önermiş olacak. Yunus Nadi Bey, bu arabuluculuk isteğini kıvançla kabul etmiş; yalnız Yunus Nadi Bey’in, Cemal Paşa’nın verdiği bilgiyi temel ve gerçek olarak aldığı ve durumu ona göre yorumladığı şimdi sözünü edeceğim telyazısından anlaşılmaktaydı.</p>
<p>(Bu telyazısı, Yunus Nadi Bey’in Hükümet ile Temsilciler Kurulu arasında görünüşte de olsa anlaşmayı sağlaması bakımından önemlidir. Yunus Nadi, bu görüşmede Mustafa Kemal’e anlaşma sağlamak gerektiğinden söz etmiş ve kimi dileklerde bulunmuştur. Görüşme Yunus Nadi’nin ilk sorun olarak gördüğü şu düşünceleriyle sürmüştür.)</p>
<ol>
<li>Ferit Paşa Hükümetinde bulunmuş olan kimi kişilerin, bu hükümete katılmalarından dolayı kötü gözle görülmelerinin doğru olmadığını ve Abuk Paşa’nın, Ferit Paşa Hükümetinin düşürülmesinde rol oynadığını,</li>
<li>Rıza Paşa Hükümetinin, geçiş dönemi hükümeti olduğunu, yaşamının milletvekili seçimleri sonuna dek sürebileceğini,</li>
<li>Şimdiki Hükümetin, ulusal isteklerin tümünü iyi karşılamak ve iyi sonuçlanmasına çalışmak konusunda en ufak bir kuşkuya yer vermemekte olduğunu söylediler ve</li>
<li>Özelikle, Cemal ve Abuk Paşalar gibi kişilerin, hükümette ulusal örgütlerin birer delegesi ve kefili gibi görülmelerinde duraksamaya yer yoktur, yargısına vardılar.</li>
</ol>
<p>İkinci sorun olarak da Yunus Nadi Bey, kişilerle ilgili yöne dokundular; bunda bizimle tam duygu birliğinde olmakla birlikte: “Biraz ılımlı davranmayı salık vermeye cesaret edeceğim.” dedi ve görüşünü, ulusal başarının sağladığı iyi etkilerin, kimilerince öç alma olarak yorumlanıp lekelenmekten korunmasının önemli olduğu sözleriyle açıkladı. Yunus Nadi Bey: “Şimdiki hükümetin ileri gelenleriyle yaptığım görüşmelerden, ulusal örgütün isteklerinin tümünü yerine getirmeye ve yürütmeye kararlı oldukları anlaşılıyor” dedikten sonra, şu bilgiyi verdi: “Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa, bugün yayımlanacak bildiride, bu yönün yeterince belirtilmiş olduğunu ve ancak bildiri, hükümetin resmî diliyle yazıldığına göre, her yön dikkate alınılarak yazılmış olduğunu, göstermelik birkaç sözcüğe önem verilmemesi gerektiğini söyledi.” Yunus Nadi Bey, yeni Sadrazamın ve hükümetinin –her türlü yanlış anlamayı ortadan kaldırmak için- ulusal örgütlerin ileri gelenlerinin göstereceği bir kurulla, doğrudan doğruya görüşmek konusundaki gönülden isteğini bildirdikten sonra, bütün düşüncelerini şu cümle ile özetledi: “Şimdi benim en önemli saydığım yön, bunalımın geçmemiş olması ve karışık durumda sürüp gitmemesidir.”</p>
<p>Yunus Nadi Bey, düşüncemi beklediğini söylediği için ben de şu yanıtı verdim:</p>
<p>(Atatürk burada, Yunus Nadi ile yaptığı yazışmalara yer vermekte ve kendisine bazı konularda yanlış bilgilendirildiğini açıkladıktan sonra sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Yunus Nadi Bey, verdiğim bilgilerden ve yaptığım açıklamalardan gerçek durumu anladı. Bizimle yazışmayı sürdürmeye gereklilik görmedi. Tersine, yeni hükümeti ve özellikle Cemal Paşa’yı uyarmaya çalışmış… Gerçekten, anlayacağım üzere, görünüşte olsun bir uzlaşma durumu ve görünümü belirdi.</p>
<p>Baylar, 6 Ekim 1919 günü de geçti. Biz, alınmış olan önlemlerin önemle ve özenle yürütülmesi gereğini genelgeyle duyurduk.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, Yunus Nadi Bey ile yazışmalarının ertesi günü, bekledikleri yanıtın Sadrazam yerine Cemal Paşa’dan geldiğini ve bu yanıtta yurdun kurtarılması için elbirliğiyle çalışılacağının bildirildiğini açıklamaktadır. Bunun üzerine Atatürk de bu tele olumlu ve içten bir tel ile yanıt vermiş; Temsilciler Kurulunun, bundan sonra hükümetin gücünü ve erkini pekiştirmek amacıyla çalışacağını dile getirmiş ve sağlanan uzlaşma sonucunda, iletişim konusundaki kısıtlamaların kaldırılacağını, ancak hükümetin bildirimi yayımlamadan önce, olduğu gibi göndermesini ve ilgililere bildirimi yapabilmek için 48 saat süreye gereksinim olduğunu belirtmiştir. Temel konularda birlik sağlandığı anda, ayrıntılar konusundaki birliğin kendiliğinden sağlanacağını belirten Atatürk, Hükümetin, Temsilciler Kurulunun yurdun kurtuluşu için çalıştığına güvenmesi konusunda da ricada bulunmuştur.)</p>
<p>Cemal Paşa, bu telyazımıza o gece yanıt verdi. Bunda “Bildiriyi çabuk yayımlamanın zorunlu olduğunu, ancak gerekli noktalara dikkat olunduğunu” bildiriyordu. Biz de aynı gecede incelik gereği, yanıt verdik. Ancak Baylar, hükümetin bildirisini yayımlamadan önce, bize göstermek istemediği anlaşılınca, biz de ulusa olan bildirimizi, onlara danışmadan yayımladık ve Padişaha yazılan teli de öylece çektik. Baylar, 7 Ekim 1919 günlü olan bildirimiz; ulusu, yürüdüğümüz yolun doğru ve başarıya ulaştırıcı olduğu ve bugüne dek olduğu gibi, tutulan yolda birliği koruyarak yürünmesi gerektiği konusunda, dolaylı olarak aydınlatıp uyarmaya ve yürek gücünü artırmaya yardım etmek amaçlarını güdüyordu. Padişaha yazılan tel de ulus adına teşekkürü kapsıyordu.</p>
<p>Baylar, söz arasında küçük bir bilgi vereceğim. Kurulumuz, bütün yurda, ortak ulusal amacın gerektirdiği işleri yaptırmaya çalıştığı sırada, düşman elinde bulunan İzmir’e de doğrudan doğruya bildirimler yapıyordu. Ali Rıza Paşa Hükümetiyle anlaşmakta olduğumuz 7 Ekim 1919 tarihinde, İzmir’e de şu teli çekiyorduk.</p>
<p><strong>İvedidir Sivas,                                                                                                                              7 Ekim 1919</strong></p>
<p><strong>İzmir Valiliği Yüksek Katına</strong></p>
<p>Şimdiye dek yapılan bildirimler ulaşarak gereği yapılmakta olup olmadığının, ulaşmamış ise ne gibi engeller bulunduğunun tezlikle bildirilmesi rica olunur.</p>
<p><strong>Anadolu ve Rumeli Hakları  </strong></p>
<p><strong>Savunma Derneği Temsilciler Kurulu adına                                              </strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>İzmir’in ve İzmir Valisinin hangi koşullar içinde bulunduğunu, kuşkusuz biliyorduk. Bildirimlerimizi alıp alamayacağı kuşkulu olsa bile, uygulayamayacağı besbelliydi. Ancak biz, bütün yurdun alınyazısıyla uğraşan ve düşmanın yurda girişini tanımayan bir güç merkezi bulunduğunu düşmanlarımıza da bildirmekte yarar görüyorduk.</p>
<p>(Atatürk, içinde bulunulan sorunları vurgularken, ‘küçük bir nokta’ diye tanımladığı bir ayrıntıya da yer verir. Bu, Karabekir Paşa’nın, Atatürk ve Rauf Bey gibi etkin kişilerin İstanbul’daki hükümete katılmak yerine denetsel ve gözlemci bir konumda kalmalarına yönelik önerisidir. Bu öneriye olumlu bakmayan Atatürk, görevlerinin öncelikle ülkede ulusal örgütler kurmak, sonra da gücünü bu örgütlerden alan Mecliste çalışmak olduğunu dile getirmekte ve doğru olanın ‘ulusun çoğunluğunu temsil eden ve özel amacı belli olan partinin, hükümeti kurma sorumluluğunu üzerine alması ve kendi amaç ve ilkelerini yurtta uygulaması’ olduğunu düşünmektedir. Atatürk daha sonra, TBMM açılıp da hükümet kurulurken, Karabekir Paşa’nın da hükümet başkanlığına eğilimli olduğunu, Fevzi Paşa’nın aracılığında Karabekir Paşa ve Fethi Bey arasında bir tercih noktasına gelindiğini ve yapılan görüşmeler sonucunda Fethi Bey üzerinde anlaşma sağlanınca Fethi Bey kabinesi kurulduğunu anlatarak, sözlerini şöyle sürdürür:)</p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti ile başladığımız görüşme noktasına gelelim: Söylemiştim ki hükümet, bize, bildirisini yayımlamadan önce vermediği için, biz de ulusa olan bildirimizi, hükümetin düşüncesini almadan yayımlamıştık. Bunun üzerine, Hükümet, Cemal Paşa aracılığıyla daha dört maddenin türlü araçlarla yayılmasını gerekli görmekte olduğunu, 9 Ekimde bildirdi. Bu maddeler, şunlardı:</p>
<ol>
<li>İttihatçılıkla ilişki bulunmadığı,</li>
<li>Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşına karışmasının doğru olmadığı ve savaşa sürükleyenlere karşı adları açıklanarak, kimi yayımlar yapılması ve kendilerinin yasa yoluyla kovuşturulup cezalandırılmaları,</li>
<li>Savaş sırasında her türlü ağır suçları işleyenlerin yasaya göre cezalanmaktan kurtulamayacakları,</li>
<li>Seçimlerin serbest yapılacağı.</li>
</ol>
<p>Cemal Paşa, bu maddeleri saydıktan sonra, bunların açıklanması ve yayılmasının, içerde ve dışarıda birtakım yanlış anlamaların önüne geçeceğinden söz açarak ülkenin yüksek çıkarları gereği olarak özellikle iyi karşılanmasını rica ediyordu.</p>
<p>Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümetinin, ne denli yetersiz ve cılız düşündüğünü ve gerçeği görmekteki kısa görüşlülüğünü anlamak için, bu maddeler sanki birer ölçüdür. Devletin, içine düştüğü dağılış çıkmazının derinliğini ve korkunçluğunu göremeyen zavallılar, elbette gerçek ve güvenilir çözümü görmemek için gözlerini yumarlar. Çünkü o gerçek ve güvenilir çözüm, kendilerini daha çok korkutur. Akıl ve anlayışlarındaki sınırlılık, yaratılış ve karakterlerindeki gevşeme ve duraksama gereği böyledir. Çoktan köle olduğuna kuşku kalmamış olması gereken Padişah ve Halifenin, köleliği ile kazanılabilecek iktidarın, iktidarsızlığa örnek olması olağan değil midir? Ferit Paşa’nın yerine geçen Ali Rıza Paşa ve önceki hükümetten kalan ve hükümete yeni giren çalışma arkadaşları, aslında Ferit Paşa’nın bıraktığı yerden başlayarak, onun gerçekleştiremediği yabancı isteklerini izleyip sonuçlandırmaktan başka, ne yapabileceklerdi? Bu, bizce, açık olarak biliniyordu. Ama kolayca kestirip kavrayabileceğiniz birçok nedenlerden ve düşüncelerden dolayı, sabırlı ve dayanıklı davranmaktan başka başarı yolu yoktu.</p>
<p>Baylar, uzlaşmış görünmeyi uygun bulduğumuz bu yeni hükümetle, bizim görüşlerimiz arasındaki uyuşmazlığın gelişen başlangıcını görmek için, bu dört madde ile ilgili düşüncelerimizi kapsayan yanıtımızı, Büyük Millet Meclisi tutanaklarının ilk günlerle ilgili sayfalarında, bir kez daha gözden geçirmek iyiliğinde bulunursunuz.</p>
<p>Baylar, bu günlerde İstanbul’daki basın ilgilileri, bir dernek kurmuşlar ve Tasviri Efkâr, Vakit, Akşam, Türk Dünyası ve İstiklâl gazeteleri adına, 9 Ekimde, kimi sorular soruyorlar ve bu konuda yapacakları yayına temel olacak görüşlerin bildirilmesini istiyorlardı. Bunlara, gereken konu ve bilgiler verildi. Bu basın kurulunun başkanı olan Velit Bey’in de kendi gazetesi adına dikkate değer soruları içine alan bir teli vardı. Ona da yaverim aracılığıyla yanıt verdirdim. Bunları belgeler arasında okuyacaksınız.</p>
<p>Baylar, yeni hükümete girmiş olan ve Temsilciler Kurulunun delegesi durumunda bulunan Cemal Paşa ile yapılan yazışmaların anlatılması, yüksek topluluğunuza, İçişleri Bakanlığı makamını ele geçirmiş olan Damat Mehmet Şerif Paşa’dan söz açmayı geciktirdi. Biz, yeni hükümet ile uzlaşma yolu ararken Şerif Paşa, çoktan ulusu zehirlemeye başlamış bulunuyordu. Bakanlığa geçtiğini ilk bildiren 2 Ekim günlü genelgesinde yer alan şeyler anımsanırsa, orada, şu cümlelere rastlanır: “Yurttaşların tam uzlaşmış ve birleşik durumda bulunması, devletin gerçek çıkarları için gerekli olduğu halde, bir süredir, yurt içinde uyuşmazlık ve bölünme belirtileri görülmesi, güçlükleri bir kat daha artırması dolayısıyla, pek çok acınacak bir durumdur.” “…….. başarı ……… hükümetin isteklerine uymakla; yurt yararına aykırı davranışlardan kaçınmakla sağlanabileceğinden, hemen merkezlere ve onlara bağlı yerlere bu yolda öğütlemelerde bulununuz.”</p>
<p>(Şerif Paşa’nın acemi davranışlar sergilediğini anlatan Atatürk, sözlerini şöyle sürdürüyor.)</p>
<p>Bir de Baylar, hükümetin İçişleri Bakanı Mehmet Şerif imzasıyla yayımlanan bildirinin birkaç noktasına hep birlikte göz gezdirelim. “Şimdiki bakanlar kurulu bağdaşıktır.” Çok doğrudur. Bu yön bütünüyle açığa çıkacaktır. “Temel ilkelerde düşünce birliğindedir. Hiçbir partiden değildir. Türlü siyasal grupların hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden tinsel yardım bekliyor.” Bu cümlelerden çıkan anlam açıktır. Hükümet, ulusal örgütler ve onu yöneten Temsilciler Kurulu ile birlik değildir. Üstelik buna eğilimi bile yoktur. Anlaşma ve Hürriyet Partisinden, İngiliz Dostları Derneğinden, Kızıl Hançercilerden, Nigehbancılardan, bunlara benzer derneklerden ne ölçüde yardım bekliyorsa bizden de ancak o ölçüde… Cemal Paşa aracılığıyla bizi oyalamak ve aldatmak için gelen tellerde sözü edilen şeyler hep yalandır. Sonra Baylar, şu cümleyi okuyalım: “Yurt yazgısına, ulusun vekilleri aracılığıyla yön verilmesi, isteklerimizin en başta gelenidir.” Bundan çıkan anlam da şudur: Sivas’ta birkaç kişi toplanmış, ulus adına konuşuyor, ulusun yazgısıyla ilgileniyor. Temsilciler Kurulu diye bir ad takınarak ulusun ve yurdun işlerine –görevleri olmadığı halde- karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar ulusun vekili değildir!</p>
<p>Hükümet, bu bildiride, barış üzerindeki görüşünü de şöylece açıklıyor: “Vilson ilkelerinden gereği gibi yararlanılarak, Osmanlı Devleti’nin birlik halinde ve padişahına bağlı, bağımsız bir devlet olarak yaşatılması için hiçbir girişimden geri durulmayacaktır.” Yeni hükümet, bu görüşlerini başarabileceği görüşünü desteklemek üzere şunları söylüyor: “Aslında büyük devletlerin adaletli duyguları ve gerçekten gittikçe belirmekte olan Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranma isteği, bu konuda güven vermektedir.” Baylar, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa Hükümetinin Padişah ağzı ile yayımladığı bildirinin harfi harfine benzeri değil midir? Bu biçim bildiriler yayımlamanın amacı, ulusu aldatmak ve uyuşukluğa sürüklemek değil midir? Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ılımlı davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıydı? Ülkenin merkezinden başlayarak her yerde yabancıların davranışları, gerçekte bunun tersini ortaya koyacak eylemli ve seçik kanıtlar değil miydi? Gerçekte Vilson; ilkeleriyle birlikte, ortadan çekilmiş ve Osmanlı ülkesinin Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta, İzmir’de, Adana’da ve her yerde düşmanlarca ele geçirilmesine ilgisiz kalmıyor muydu? Bunca kesin dağılış belirtileri karşısında, aklı, anlayışı, vicdanı olan adamların kendilerini aldatmaları düşünülebilir mi? Bu gibi adamlar, doğrusu kendilerini aldatacak kadar enayi olurlarsa onların yurdun yazgısını yönetmelerine, aklı eren, gerçeği ve acıklı durumu gören kişiler dayanabilirler mi? Eğer bu adamlar, gerçeği biliyor ve kendilerini aldatmıyorlarsa, bunların ulusu aldatarak koyun sürüsü gibi düşmanın pençesine bırakmaya canla başla çalışmalarına ne anlam verilebilir? Bu yönler düşünülerek yargıya varılmasını kamuoyuna bırakırım.</p>
<p>Baylar, hükümetin bildirisi, yersiz ve kapsadığı düşünceler yanlış olduğu halde, biz Temsilciler Kurulu adına aynı gün, 7 Ekim günü, yeni hükümeti desteklemeye karar veriyoruz. Yeni hükümet ile ulusal amaçlar arasında tam uzlaşma olduğunu ulusa muştuluyoruz ve her yerde hükümet işlerine kesinlikle karışılmamasını sağlayacak ve hükümetin erkini ve yürütümünü berkitecek önlemler alıyoruz. İçeride ve dışarıda, tam birlik olduğunu eylemle kanıtlayacak biçimde davranıyoruz.  Kısacası, ülkenin esenliğini sağlamayı temiz yürek ve içtenlikle düşünenlerin, akılca ve vicdanca yapmak zorunda oldukları –akla gelebilen- her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bir an önce milletvekillerinin seçimini sağlamak için özendirmelerde ve öğütlemelerde bulunuyoruz. Yalnız bir şey yapmıyoruz. Ulusal örgütleri kaldırmıyoruz ve Temsilciler Kurulunu dağıtmıyoruz. Biricik suçumuz budur.</p>
<p>Damat Ferit Paşa’dan sonra, başka bir Damat Paşa’nın çevresinde, sadrazam diye, bakan diye toplanmış birtakım beyinsizleri, alçak bir Padişahın alçakça düşüncelerini kolaylıkla uygulamakta serbest bırakmayacağımızı sezdiriyoruz. Delegemiz Cemal Paşa, bizim, hükümete karşı iyi niyet ve güven göstermemizi sağlamak için her yola başvurmaktan geri durmuyor. Ahmet İzzet Paşa’ya da hükümeti övdürerek varlığımızın silinmesi gereği üzerine öğütler verdiriyordu.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, Ahmet İzzet Paşa’nın Cemal Paşa aracılığıyla gönderdiği öğüt teli ile kendisinin buna verdiği yumuşak yanıta yer vermekte ve bir gün Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaret eden Ali Rıza Paşa’nın “Cumhuriyet yapacaklar, cumhuriyet!” diye bağırdığını anımsatarak, Paşanın, ulusal savaşımın cumhuriyet kurma amacı güttüğünü bu denli çabuk kavramasını beğenmemenin olanaksız olduğunu belirterek, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, Cemal Paşa 9 Ekim 1919 günlü bir gizli telle, Temsilciler Kurulu ile yakından görüşmek üzere, Donanma Bakanı Salih Paşa’nın yola çıkmasının uygun görülmekte olduğunu bildirdi. Ama Salih Paşa, biraz rahatsız olduğu için görüşme yerinin olabildiğince yakın olması ve İstanbul’dan deniz yoluyla gitmesinin düşünüldüğü belirtildikten sonra, Temsilciler Kurulundan kimlerle ve nerede buluşmalarının tasarlandığı soruldu. 10 Ekimde verdiğimiz yanıtta, buluşma yeri olarak Amasya’yı bildirdik. Görüşmek üzere, Temsilciler Kurulundan benimle birlikte Rauf ve Bekir Sami Beyler gidecekti. Bunu da bildirdik. Salih Paşa’nın İstanbul’dan hangi gün ayrılacağının ve Amasya’ya hangi gün ulaşabileceğinin zamanında bildirilmesini rica ettik.</p>
<p>Baylar, ülkenin her yerinde, ulusal örgütleri genişletme ve sağlamlaştırma işlerini sürdürüyorduk. Bir yandan da milletvekilleri seçimini sağlamaya ve çabuklaştırmaya çalışıyor, bu konudaki görüşlerimizi de gerekenlere bildiriyor ve kimi kişilerin seçilmesini de öğütlüyorduk. Ancak Dernek adına, aday göstermemeyi ilke olarak kabul etmekle birlikte, milletvekili olmak için çalışanların, Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Dernekleri ilkelerini ve kararlarını iyi karşılamış kişilerden olmasını, pek çok istiyor ve bu gibi kimselerin, kendiliklerinden dernek adına adaylıklarını koymaları gereğini de duyuruyorduk. 11 Ekim 1919 günü, bu bildirdiğim işlerle ilgili olarak, yeniden kimi buyruklar verdik.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, Askerî Gözcü Derneği adıyla İstanbul’da kurulan bozguncu bir örgütten söz etmekte; bu sorunun çözümü için Cemal Paşa’ya uyarıda bulunduğunu ve kendisinden olumlu yanıt almasına karşın, gelişmeler hakkında bir daha bilgi sahibi olamadığını anlatarak, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, anımsarsınız, İngilizler Merzifon’u ve arkasından Samsun’u boşaltmışlardı. Bu nedenle ve Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine, Sivas halkı fener alayı yaptı, gösterilerde bulundu. Birtakım söylevler verildi. Bu sırada halk da “Kahrolsun işgal!” diye bağırdılar. Sivas’ta çıkmakta olan İrade-i Milliye41  gazetesi, bu olayı olduğu gibi yazdı. İçişleri Bakanı Damat Şerif Paşa, bu gazetenin haberini söz konusu ederek Sivas Valiliğine yaptığı bir bildirimde, “Kahrolsun işgal!” gibi yazılar, hükümetin şimdiki politikasına uygun değildir, diyordu. Bu ne demektir, Baylar? Hükümet, düşmanların yurdumuza girişini kötü görmeyen bir siyaset mi güdüyordu? Yoksa kahrolsun işgal dedikçe, ülkenin daha çok işgaline mi yol açılacaktı? Düşmanın yurda girişi ve saldırılar karşısında ulusun durup susması, bundan üzülmüş görünmemesi mi akla ve siyasete uygundu? Böyle bozuk ve bilinçsiz bir düşünce, batış ve dağılış uçurumuna dek tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasete temel olabilir miydi?</p>
<p>İşte bunun üzerine, 13 Ekim 1919’da, Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa’ya çektiğim bir telde; “Yurdun kimi yerlerinin boşaltıldığını gören ulusun, böylece ve daha da belirgin olarak, duygusunu göstermesini pek uygun ve yerinde gördüğümüzü” ve: “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız ele geçirişleri tanımadığını, resmî siyaset diliyle bildirmesini ve Ateşkes Antlaşması kararlarına aykırı olarak, düşmanların bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto etmesini ve düzeltilme istemesini beklemekteyiz.” dedikten sonra, “Bu durumdan yararlanarak hükümetin güttüğü siyasette, Temsilciler Kurulunca, daha öğrenilmemiş yönler varsa aydınlatılmasını” rica ettim. Delegemiz ve Milli Savunma Bakanı olan Cemal Paşa’nın verdiği yanıt, çok ilgi çekicidir. 18 Ekim 1919 günlü olan bu yanıtta; şu cümlelerin anlamları dikkate değer. “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasetin gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve ılımlıca davranmak zorunda”dır.</p>
<p>Baylar, Rıza Paşa Hükümeti ve o hükümette Milli Savunma Bakanı olan kişi; sevgili yurdumuza giren, süngülerini ulusun can evine saplayan yabancıları, konuk sayıyor ve onlara karşı konukseverce ve ılımlıca davranmakta zorunluluk görüyor! Bu ne düşüncedir, bu ne kafadır? Ulusal istekler bu muydu? Milli Savunma Bakanı, “Özellikle ulusal girişimlerin yanlış yorumlanması yolundaki çalışmaların daha güçten düşmediği şu sıralarda, bildirmiş olduğum sakıngan davranışların yersiz olmadığı kabul buyrulur.” inancında olduğunu söyleyerek, ulusal girişimlerin zarar vermiş olduğunu kapalıca anlatıyor ve bu yüzden doğan kötülüğü gidermek için aldığı önlemlerin yersiz olmadığını bize de kabul ettirmek ustalığını göstermeye çalışıyor. Milli Savunma Bakanı telyazısını şu cümle ile bitiriyor: “Erginliğini kanıtlamış olan soylu ulusumuzun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümetin yürütümünde serbest kaldıkça, dışarıya karşı daha çok sözünü dinletebileceği açık bir gerçek olduğuna göre, Sayın Temsilciler Kurulundan, hükümetin yaptığı işleri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”</p>
<p>Baylar, Cemal Paşa, gerçekten önemli noktalara değiniyor. Önce, ulusun erginliğini kanıtladığını söyleyerek bizim, ulus adına yol göstermemize ve uyarmalarımıza gereklik olmadığını anlatıyor ve bununla, bizi ulus yanında gereksiz birtakım karışıcılar sayıyor. İkincisi; bizim, hükümeti serbest bırakmadığımızı ve bu yüzden dışarıya karşı sözünü dinletmeye engel olduğumuzu söylüyor.</p>
<p>Baylar, soylu ulusumuzun erginliğini kanıtlayan eserler; Erzurum, Sivas Kongreleri ve bu kongrelerde aldığı kararlar ve bu kararların uygulanmasına çalışmakla, birlik ve dayanışma doğması ve Sivas Kongresini yapanları yok etmeye kalkışan Ferit Paşa Hükümetini devirmek gibi işler, davranışlar ve uyanıklılık idi. Bu kadarla yetinmek, bütün bu çalışma ve davranışlarda olduğu gibi bundan sonra da, ulusa yaptığımız kılavuzluk ödevinden vazgeçerek, hükümeti serbest bırakabilmek, ancak bir koşulla olabilirdi. O da özgür davrandığını kanıtlayacak, bir Millet Meclisine dayanan ulusal bir hükümetin, ülkenin ve ulusun yazgısını tam anlamıyla sağlama bağladığına inanmaktı. Ulusun “Kahrolsun işgal!” diye yükselen yakınma çığlığını boğmaya çalışan, duygusuz ve anlayışsız kimselerden kurulmuş, dokusunda bilinçsizlik ve hainlik bulunan bir hükümetin, böncesine, bilgisizcesine ve miskincesine davranışlarına seyirci kalmak; aklı, anlayışı ve yurtseverliği olan kimselerden istenebilir miydi?!</p>
<p>Bir de Baylar, Cemal Paşa: “Ulusun güvenini kazanmış bulunan şimdiki hükümet” sözleriyle pek büyük ve açık bir yalan söylüyordu. Ulusun hükümete güveni daha gerçekleşmemişti. Bu söz, ancak ve hiç olmazsa, Millet Meclisi önünde hükümetin güvenoyu almasından sonra söylenebilirdi. Oysa daha Millet Meclisinin üyeleri bile seçilmiş değildi. Milli Savunma Bakanı, bu sözü söylediği dakikada, yalnız bir kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O kişi de devlet başkanlığını kirletmekte olan hain Vahdettin’di. Temsilciler Kurulunun kendileriyle uzlaşmayı gerekli görmüş olması, ulustan alınmış bir güven gibi sayılmak isteniyordu. Eğer amaçları bu idiyse, ulusun kendilerine güven aracı olan bu Kurulu aradan çıkarmaya çalışmak neden gerekli oluyordu?</p>
<p>Baylar, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi, yurtta kararsız görünen kimi yerlerin de duygusu ve iç gücü üzerinde iyi etki yaptı. Her yerde, yüksek sivil memurlarla üst komutanlar başta olmak üzere, örgütlenmeye hız verildi. Ali Fuat Paşa, batı illerinin hemen hepsi ile ilgilendi. Kendisi Eskişehir, Bilecik ve daha sonra Bursa dolaylarında dolaşarak ve gerekenlerle yazışarak iş görüyordu.</p>
<p>Balıkesir’de bulunan Albay Kâzım Bey (Meclis Başkanı Kâzım Paşa) o bölgede ulusal örgütler ve askerî düzenlemelerle ilgileniyor ve uğraşıyordu. Bursa’da Albay Bekir Sami Bey, 8 Ekimde, Ferit Paşa’nın adamı olan valiyi İstanbul’a göndererek Kongre kararlarını uygulatmaya başlamış ve bir merkez kurulu kurdurmuştu. Ulusal örgütlenme ile uğraşıldığı kadar, milletvekilleri seçimi ile de büyük ilgi ile uğraşılıyordu. Ülkede, bütün ulusal örgütlerin, tek ad altında, Temsilciler Kuruluna bağlılığı ilkesine uyuluyordu. Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar dolaylarında örgütlerin sağlamlaştırılması ve Aydın, Konya, Bursa, Balıkesir42 bölgelerinin bağlantılarının kolaylaştırılması için önlemler alınıyordu. Batı cepheleri üzerinde Milli Savunma Bakanlığının aydınlatılmasına ve hükümetçe ne gibi önlemler düşünüldüğü de sorularak hükümetin bu konuya ilgisinin çekilmesine çalışılıyordu.</p>
<p>Efelerce yönetilen Aydın Cephesi kesimlerine bir komutan gönderme konusu, düşünülmeye başlandı. 14 Ekimde düşman elindeki yerlerde, gizli ulusal örgütler kurulması için Fuat Paşa’ya ve Afyonkarahisar’da 23. Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey’e yazıldı. Bununla birlikte, bu sıralarda, kimi yerlerde, amacın daha tam anlaşılamadığı görülüyordu. Örneğin, Katmayı Önleme Derneğinin kendi adlarına bildirim yapmakta olduğu ve 10 Ekim 1919 gününde, Katmayı Önleme Derneği Başkanı imzasıyla, Ekimin yirmisinde, bir büyük kongre toplanacağı ve bu kongreye iki delege gönderilmesi illerden isteniyor ve birtakım önlemler alınması bildiriliyordu.</p>
<p>Bir yandan, Karakol Derneğinin de İstanbul’dan başka, Bursa dolaylarında da çalışmakta olduğu anlaşıldı. Bu karışıklığın önüne geçmek için gerekli önlemler alındı. Özellikle, Ali Fuat Paşa’ya, Balıkesir’de Kâzım Paşa’ya, Bursa’da Bekir Sami Bey’e, Bursa Merkez Kuruluna gereği gibi yazıldı. Anlaşma ve Hürriyet Derneği de, düşmanlarla birlikte Anadolu’da karşıt örgüt kurmak üzere yetmiş beş kişi kadar göndermiş, bu haber alındı. Kolorduların dikkati çekildi. İstanbul’da gizli çalışmaya karar verildi. Trakya’ya örgütlerinin genişletilmesi için Cafer Tayyar Bey aracılığıyla yönerge verildi.</p>
<p>Baylar, milletvekillerinin seçilmesine çalışırken, bir yandan da Mebuslar Meclisinin nerede toplanabileceği düşüncesi, kafamızı kurcalıyordu. Anımsayacaksınız ki Erzurum’dan, Refet Paşa’nın bu konu ile ilgili bir teline karşılık verirken “Meclis toplanmalı, ama İstanbul’da değil, Anadolu’da” demiştim. Gerçekten, ben, Meclisin İstanbul’da toplanması kadar mantıksız ve amaçsız bir davranış düşünemiyordum. Ancak bu konuda yetkili olanları ve kamuoyunu, bu gerçeğe inandırmadıkça, düşüncemiz gerçekleşemezdi. İstanbul’da toplanmanın sakıncalarını, açık olarak belirtmek gerekiyordu. Bu amaçla, ulusal isteklerimizi Rumlarla yabancılara yani Hıristiyanlara karşıymış gibi göstermek için, Ali Kemal ve Mehmet Ali Beylerin çalışmaları, Ermeni Patrikhanesinde yapılan toplantılar ve Hürriyet ve Anlaşma Partisinin girişimleri üzerine, Milli Savunma Bakanı aracılığı ile, İstanbul Hükümetinin dikkatini çektik.</p>
<p>13 Ekim 1919 günü, Mebuslar Meclisinin açılışından sonra, Hakları Savunma Derneğinin nasıl bir siyasal durum alması düşünüldüğünü, Cemal Paşa aracılığı ile hükümetten sorarken, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da toplanmasında ne gibi siyasal güvence elde edilmesinin düşünüldüğünü de sorduk. Aynı gün, Mebuslar Meclisinin İstanbul’da esenliğini sağlama yolunda, ne gibi kolluk ve koruma düzeni alınacağını ve neler yapılmak gerektiğini, İstanbul örgütümüzün merkez kurulunda bulunan ve Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olan Albay Şevket Bey’den sorduk.</p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 82-98</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Damat Ferit Paşa Hükümeti Dönemi</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/damat-ferit-pasa-hukumeti-donemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2020 10:30:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[6 Eylül 1919]]></category>
		<category><![CDATA[Celâdet ve Kâmuran Âli]]></category>
		<category><![CDATA[Damat Ferit Paşa Hükümeti Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[eskişehir]]></category>
		<category><![CDATA[İlyas Bey]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya’da 15. Alay Komutanı]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5582</guid>

					<description><![CDATA[Şimdi Baylar, savaş tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip sorunu üzerinde, izin verirseniz, biraz geniş bilgi vereyim.&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şimdi Baylar, savaş tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip sorunu üzerinde, izin verirseniz, biraz geniş bilgi vereyim.</p>
<p>“Baylar, daha temmuz başında, Erzurum’da bulunduğumuz sırada Celâdet ve Kâmuran Âli adında iki kişinin yabancılarca, pek çok para ile İstanbul’dan Kürdistan’a gönderileceği, bunların türlü yalanlar söyleyerek kafaları karıştırmak ve bize karşı halkı kışkırtmakla görevlendirildikleri ve bir iki gün içinde yola çıktıkları ya da çıkacakları haber alındı. Bu haber üzerine, bunların, sessizce gözetlenmeleri ve tutulmaları gereğini 3 Temmuz gününde Diyarbakır’da On üçüncü Kolordu Komutanına ve ayrıca Kurmay Başkanı olan Halit Bey’e ve Samsun Mutasarrıfına bildirdim. 20 Ağustosta, On Üçüncü Kolordu Komutanına verdiğim buyrukta, söz konusu kişilerin, İstanbul’dan yola çıktıklarının bildirildiğini ve alınacak önlemler arasında özellikle Mardin istasyonunda sıkı bir denetleme yapılmasının uygun olacağını yazdım.</p>
<p>Sivas Kongresinin ikinci günü, yani 6 Eylül gününde, “Bedirhanlı ailesinden Celâdet ve Kamuran ile Diyarbakırlı Cemil Paşaoğlu Ekrem adlarında üç kişinin, yanlarında, eskiden Diyarbakır ilinde bize karşı propaganda yapan bir yabancı subayla birlikte, silahlı Kürtler koruyuculuğunda Elbistan ve Akçadağ üzerinden Malatya’ya geldikleri ve mutasarrıf, belediye başkanınca karşılandıkları, On Üçüncü Kolordunun yazısından anlaşılıyor.”  15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın 3. Kolordu Komutanlığına bununla ilgili olarak gönderdiği 6 Eylül 1919 gün ve 529 sayılı gizli telinde verilen bilgide: “Yabancı subayın, Türk, Kürt ve Ermeni nüfusunu incelemek üzere İstanbul Hükümetinin izniyle dolaştığını söyledikleri; Malatya’da bulunan atlı alayının, er sayısı az olduğundan bunları yakalamaktan çekindiği; bununla birlikte, bunların hemen yakalanması için İstanbul’a başvurulduğu 13. Kolordudan bildirilmiştir. Bu adamların ne amaçla ve ne görev için nereleri gezecekleri konusundaki bilgisini, Harput Valisinden sordum.” denilmekteydi. Harput Valisi Ali Galip Bey’dir. Bu adamların ne amaçla geldiklerini 3 Temmuzdan beri biliyoruz. Beş-on silahlı Kürt’e karşı bir atlı alayının er sayısı az görülmüş, tutuklamaktan çekinilmiş, asıl dikkate değer şey, bunların yakalanması için İstanbul’a başvurulmuş olduğu haberidir! Bu küçük ve önemsiz gibi görünen noktaları; o zamanki durumu görüşte dikkati çeken düşünce ve anlayış ayrılıklarını gösterdiği için anıyor ve belirtiyorum.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, Ali Galip ile yanındaki hainleri yakalatmak için verdiği buyruk ve yönergeleri, aldığı askerî önlemleri, bu konuda karşılaştığı olumsuz durumları, yapılan işbirliği sonucunda hainlerin yakalanmak yerine elden kaçırıldığını ve bu gelişmelere ilişkin yazışmaların ayrıntılarını anlatmakta ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>10 Eylülde İlyas Bey’e verdiğim yönergede başlıca belirttiğim noktalar:</p>
<ol>
<li>Kaçakların ivedilikle yakalanmaları,</li>
<li>Kürtlük akımına hiçbir elverişli alan bırakılmaması,</li>
<li>Malatya’da mutasarrıflık görevini Jandarma Komutanı Tevfik Bey’in üstlenmesi; uygun görülecek namuslu ve yurtsever bir kişinin de Harput’a valilik görevine hemen başlaması,</li>
<li>Malatya ve Harput’taki Hükümet gücünün, eksiksiz ele alınarak ulusa ve yurda karşı hiçbir davranışa meydan verilmemesi,</li>
<li>Kaçaklara uyanların aman verilmeden acımasızca yok edileceğinin duyurulması ve namuslu halka gerçeğin bildirilmesi,</li>
<li>Ulusal varlığımızı tehlikeye sokacak olan yabancı askerlere de karşı konulacağının göz önünde bulundurulması gibi önlemlerin ve düzenlenmelerin bildirilmesinden oluşmaktaydı.</li>
</ol>
<p>Baylar, kaçakların, o çevredeki aşiretlerden birtakım Kürtleri toplayabileceklerini ve Maraş’ta bulunan yabancı birliklerden bile yararlanabileceklerini yüzde yüz olacakmış gibi kabul etmek gerekiyordu. Onun için, alınmış olan düzeni pekiştirmek ve bu işe ayrılmış olan birlikleri artırmak gerekiyordu. Bu amaçla Sivas’tan katıra bindirilmiş bir birlik daha 9 Eylül akşamı Malatya’ya gönderildiği gibi, Üçüncü Kolordu da elden geldiğince, birliklerini güneye indirecek; On Üçüncü Kolordu, izleme işini sağlayacak ve –hainlere kıpırdayacak elverişli bir durum yaratmamak için en geniş ölçüde etkin olmak gerekli olduğundan- Mamahatun’daki atlı alayı da Harput’a doğru gönderilecekti. Bu konuda 3., 13. ve 15. Kolordu Komutanlarına gereği gibi bildirimler yapıldı ve dileklerde bulunuldu.</p>
<p>Baylar, verdiğimiz yönergeler çerçevesinde kaçakları izletirken, bir yandan da elimize geçen kimi belgeleri gözden geçirelim. Bu belgelerin, olayı ve Ali Galip’in giriştiği işleri, İstanbul Hükümetinin kötülüklerini, her türlü açıklamadan daha iyi belirteceğini sandığımdan, olduğu gibi okunmaları gereksiz görülmez düşüncesindeydim.</p>
<p>(Burada Atatürk, İçişleri Bakanı Adil Bey’in Milli Savunma Bakanı Süleyman Şefik Paşa ile birlikte imzalayıp Elazığ Valisi Ali Galip Bey’e gönderdiği 3 Eylül 1919 tarihli yönergeyi okumuştur. Bu yönergede, yapılan Kongrelerin önemsiz olduğu ancak Avrupa’ya bunu anlatmanın olanaksızlığı vurgulanmakta ve bu nedenle Sivas’ta toplanacak olan yeni Kongrenin durdurulması gerektiği bildirilip bu konuda yapılması gerekenlere yer verilmektedir. Her türlü önlemi almak için İstanbul Hükümetinin de desteğiyle valilik görevine Ali Galip getirilmiştir. Ayrıca Ali Galip’in Sivas’ta yapılacak toplantıya engel olması için buyruğuna, güvenilir iki yüz kişinin verildiği ve oradaki Kürtlerden de 100-150 kadar atlıyı alması gerektiği belirtilmiş ve Ali Galip’in kendisine de bu görevi kimseye söylememesi gerektiği vurgulanmıştır.</p>
<p>İçişleri Bakanı Adil Bey, Ali Galip Bey’e daha sonra yolladığı 6 ve 9 Eylül 1919 tarihli telyazılarında da Mustafa Kemal Paşa’nın ve arkadaşlarının yakalanması için gereken paranın ildeki maliye kasasından alınmasını ve Sivas’a doğru, bir an önce yola çıkılmasını bildirmiştir. Ali Galip, bunlara verdiği 9 Eylül 1919 tarihli yanıtta şöyle diyor: ‘İçinde bulunduğumuz ayın on dördüncü günü yeterince güçle haydutların (yani Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının) yakalanması için Malatya’dan yola çıkmak üzere gerekli önlemler alınmıştır. Tanrının yardımıyla çarpışmada başarı sağlanacağına güvenilsin.)</p>
<p>9-10 Eylül gecesini hükümet konağında yürek çarpıntıları içinde sabaha dek uykusuz geçiren Ali Galip’in, 9 Eylül 1919 günü daha yiğitliğinin üzerinde olduğu ve Tanrı’nın yardımıyla çarpışmada başarı sağlayacağından çok umutlu olduğu bu telden anlaşılıyor.</p>
<p>Baylar, olaydan ve bu belgelerden kendilerine bilgi verilen sivil yönetim başkanlarının, İçişleri Bakanı Adil Bey’e ve komutanların da Milli Savunma Bakanı Süleyman Şefik Paşa’ya güvensizliklerini bildiren teller çekmelerinin uygun olacağı düşünüldü. Herkesin dikkati çekildi.</p>
<p>Sivas Valisi Reşit Paşa’nın teline karşılık veren Adil Bey’in şu sözleri pek şaşılmaya ve yadırganmaya değer. Adil Bey, sözünü ettiğim telini şu cümlelerle bitiriyordu: “…Elbette Padişah ve Halife Hazretlerinin yüksek istençlerine uymak gereğini anlarsınız!” Baylar, bir rastlantıyla bu telin alındığı sırada ben de telgrafhanede bulunuyordum. Bir aralık dayanamadım, şu teli yazdım ve çekilmek üzere görevliye verdim:</p>
<p>11 Eylül 1919</p>
<p>İçişleri Bakanı Adil Bey’e Ulusun düşünce ve dileklerini Padişahına bildirmesine engel oluyorsunuz. Alçaklar, cana kıyıcılar! Düşmanlarla birlik olup ulusa karşı haince düzenler kuruyorsunuz. Ulusun gücünü ve istencini anlamaya gücünüzün yetmeyeceğine kuşkum yoktu. Ancak yurda ve ulusa karşı, haincesine ve bütün gücünüzle uğraşacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip Bey ve yardakçıları gibi akılsızların bönce ve kuruntuya dayanan sözlerine kapılarak ve Bay Novil gibi ulusumuz ve yurdumuz için zararlı olan yabancılara vicdanınızı satarak işlediğiniz alçaklıkların ulusça yükletilecek sorumluluğunu göz önünde tutunuz. Güvendiğimiz kişilerin ve gücün sonunu öğrendiğiniz zaman kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Bütün komutanlar ilgililere, gerektiği gibi başvurdular. 12 Eylüle değin aldığımız raporlardan kaçakların, 10-11 Eylül gecesini Raka’da geçirdikleri ve 11-12 Eylül gecesini de Raka’nın yarım saat yakınında bir köyde, bir aşiret başkanının yanında geçireceklerinin anlaşıldığı bildiriliyordu. Bu bilgi 20., 15. ve 13. Kolordu Komutanlarına bildirildi.</p>
<p>11 Eylülde ve 11-12 Eylülde Malatya ile telgraf başında yapılan haberleşme, Malatya’da, kesin buyruk ve yönerge almış kişilerin kafalarında hâlâ karışıklık olduğunu gösterir nitelikteydi.</p>
<p>(Atatürk, bu noktada öncelikle Malatya’daki birlik komutanlarıyla yaptığı yazışmalara ve Ali Galip ile yanındakilerin yakalanması için verdiği buyruklara değinmektedir. Bu yazışmalardan birinde, P. Pil (Peel) adında bir İngiliz subayının Malatya’ya gelmiş olduğunu bildiren İlyas Bey’e verdiği yanıtta, bu subayın, memur ve ileri gelenlerle konuşturulmamasını istemekte ve bu subaya, ‘kaçak Ali Galip Bey’in yurt hainliğiyle suçlandığının, yakalanır yakalanmaz adalete verileceğinin ve başka türlü bir işlem yapılamayacağının’ söylenmesi buyruğunu vermiştir.)</p>
<p>Baylar, alınan önlemler, yapılan düzenlemeler ve özellikle gösterilen hırslı ve sert tutum sonucunda, Ali Galip ve Halil Beylerin kandırmaya çalıştıkları aşiretler dağılmış, umutsuz kalan Ali Galip ilkin Urfa’ya ve oradan Halep’e kaçmıştır. Bay Novil de gözaltında rahatça Elbistan üzerinden gitmiştir. Ötekiler de birer yol bulup kaçmışlardır. Bu evreleri, daha çok açıklamayı yararlı görmüyorum. Bu konuda söylediklerime ek olarak yayımlanacak olan belgeler okununca bugün ve yarın için uyarıcı sonuçlar çıkarılacağını umarım.</p>
<p>Baylar, Ali Galip’in giriştiği işin, Padişahın ve Ferit Paşa Hükümetinin ve yabancıların ortak bir girişimi olduğuna, bilginize sunduğum belgeleri gördükten sonra, kimsenin kuşkusu kalmaz, sanırım. Bu hainliğin, ortak girişimlerine karşı takınılması gereken tutum açıktır. Ancak karşı girişimde elden geldiğince açık saldırıdan sakınmak, o günün gereği olmakla birlikte, girişim gücünü türlü hedeflere çevirmekten sakınarak bir noktada toplamak, uygun bir davranış olacaktı. Biz de saldırılacak hedef olarak yalnız Ferit Paşa Hükümetini seçtik ve bu işte Padişahın parmağı olduğunu bilmezlikten geldik. Ferit Paşa Hükümetinin, gerçekleri bildirmeyerek Padişahı aldatmakta olduğu tezini tuttuk.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, kendi buyruğuyla tüm birlik komutanlarınca Ferit Paşa’ya telgraflar çekilmiş olduğunu anlatmakta ve en sonunda İstanbul ile ilişkileri kesme aşamasına gelindiğini belirterek, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>12 Eylül 1919 günü tüm komutanlara ve illere şu genel bildirim yapıldı:</p>
<p>“Bir saate değin, örneği aşağıda bulunan telyazısı, Kongre Genel Kurulunca Sadrazama çekilecektir. Bundan dolayı siz de hemen buna uygun ve bu anlamda birer telyazısı çekiniz ve hemen bildiriniz efendim.”</p>
<p><strong>Genel Kongre Kurulu</strong></p>
<p>Saat beşte Sadrazama da bilgi için diye ulaştırılan ve bütün komutanlara, valilere gönderilen bildirim şu idi:</p>
<ol>
<li>Hükümet, ulusun sevgili padişahına dileklerini ulaştırmasını engelleyip onunla bağlantısını kesmekte ve gerçekleşen haince davranışını sürdürmekte direndiğinden, ulus da yasal bir hükümet başa geçinceye dek İstanbul Hükümeti ile yönetim yönünden ilişkisini ve İstanbul ile her türlü telgraf ve posta haberleşme ve ulaştırmasını büsbütün kesmeye karar vermiştir. Her yerdeki sivil memurlar, askerî komutanlarla birlikte, bu kararı yerine getirecek ve sonucu Sivas’ta Kongre Genel Kuruluna bildirecektir.</li>
<li>İşbu bildirim tüm komutanlara ve sivil yönetim başkanlarına gönderilmiştir.</li>
</ol>
<p>12.09.1919                                                                                  Genel Kongre Kurulu</p>
<p>Baylar, ayın on ikinci günü İstanbul Hükümetiyle genel olarak haberleşme ve bağlantı kesildi. Buna uymayan kimi yerler ve bu yerlerle olan tartışmamızı ayrıca açıklayacağım. Ondan önce izin verirseniz, daha önemli sayılması gereken bir sorun üzerinde bilgi sunayım. Bildiğiniz gibi Ferit Paşa Hükümeti, milletvekilleri seçimi için sözde bir buyruk vermişti. Ama içinde bulunduğumuz güne değin, yani Anadolu’nun İstanbul’la bağlantıyı kestiği 12 Eylül gününe dek, bu buyruk uygulanmamıştı. Son durum üzerine en önemli işin milletvekilleri seçimini tez elden sağlamak olacağını çok iyi anlarsınız. Bunun için, 13 Eylülde hemen bu konuyla uğraşılmaya başlanıldı. Uzun ayrıntılara girmektense, sözünü ettiğim gün (tüm birlik komutanlıklarına, illere, bağımsız sancaklara, belediyelere ve Hakları Koruma dernek merkez kurullarına) gönderilen ilk genel yönergeyi, olduğu gibi bilginize sunmayı daha yararlı sayarım. Bildirim şudur:</p>
<p>İstanbul Hükümetinin tuttuğu ve sürdürdüğü gerici yönteme ve yaşamakta olduğumuz günlerin büyük korku ve tehlikelerine karşı haklarımızı savunmak ve varlığımızı korumak için Ulusal Meclisin seçilmesini ve toplanmasını sağlamak ve çabuklaştırmak bugünün en önemli işidir.</p>
<p>İstanbul Hükümeti ulusu aldatarak milletvekili seçimlerini aylarca yaptırmamış olduğu gibi, son zamanda verdiği seçim buyruğunun yerine getirilmesini de türlü nedenlerle geciktirmekte ve geri bırakmaktadır. Ferit Paşa’nın, Toros’un ötesindeki illerimizi gözden çıkardığı, Barış Konferansına verdiği nota ile kanıtlanmış; Aydın ilinde Yunanlılarla aramızda sınır çizmeye girişmesi de orada düşman eline düşen yerlerin bir oldubitti biçiminde Yunan topraklarına katılmasını kabul ettiğine kanıt sayılmıştır. Düşmanın akılsızca ve haince siyaset güderek ülkenin ve ulusun bölünüşüne yol açması kesinlikle beklenir. Ulusal Meclis toplanmadan önce Barış Antlaşmasını imza ederek ulusu bir oldubitti karşısında bulundurmak istediği sanılmaktadır. Bundan dolayı, Genel Kongre, orduyu ve ulusu uyanıklığa çağırır ve aşağıdaki işlerin ivedilikle yapılmasını, ulusun var ya da yok oluşu ile sonuçlanacak önemde saydığını bildirir:</p>
<p>Birincisi- Seçim hazırlıklarının yürürlükteki yasada gösterilen en kısa süre içinde yapılıp bitirilmesi için Belediyeler ve Hakları Savunma Dernekleri bütün güçleriyle çalışmalıdırlar.</p>
<p>İkincisi- Sancaklardan çıkarılacak milletvekillerinin sayısı, nüfusa göre, hemen saptanarak Temsilciler Kuruluna şimdiden bildirilmelidir. Adaylar sorunu, daha sonra haberleşme ile çözümlenecektir.</p>
<p>Üçüncüsü- Gerek seçim hazırlıkları sırasında, gerek seçim yapılırken gecikmeye yol açacak nedenler şimdiden düşünülerek ortadan kaldırılmalı ve hiçbir gecikmeye yer verilmeyerek en kısa süre içinde seçimlerin sonuçlandırılması.</p>
<p>Bu kararın bölgenizdeki bütün belediyelere ve Hakları Savunma Derneklerine bildirilmesine ve gereğinin tez elden yapılmasına yardım buyurmanız rica olunur.</p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu</strong></p>
<p>Ferit Paşa Hükümeti, direnmesini sürdürüyordu. Bilindiği üzere, devrilinceye değin de sürdürdü. Ülkeyi günlerce başsız bırakmak kuşkusuz pek büyük sakıncalar doğururdu. Bundan dolayı, önce ne düşünüldüğünü sormak üzere, sonra da –ileri sürülen kimi aykırı görüşlere bakmaksızın- buyruk olarak ilgililere bildirdiğimiz kararları, Eylülün 13-14’üncü gecesi, şöylece saptamış ve yazmıştım:</p>
<p>“Kongrece alınması düşünülen önlemleri kapsayan buyruk örneği aşağıda bilginize sunulmuştur: Bu konudaki yüksek görüş ve düşünceleriniz alındıktan sonra Genel Kurulca görüşülerek yürürlüğe konulacaktır. 15.09.1919 günü öğleye değin görüşlerinizi bildirmenizi bekliyoruz efendim.</p>
<p>Ulusal amaçları haincesine yorumlayan ve başka anlamlara çeken; girişimlerimizin ve ulusal ayaklanmamızın yasa dışı olduğunu ilan eden, padişahlık ve halifelik katına karşı ulusun sonsuz bağlılığını yasaya ve türeye uygun her türlü araçla belirtmeye can attığımız halde, Padişah ile ulus arasında bir engel duvarı kuran; halkı birbirine karşı silahlandıran ve birbirini öldürmeye yöneltip kışkırtan İstanbul Hükümeti ile bağlantıyı kesmek zorunda kalan Genel Kongre Kurulu, aşağıdaki kararları size bildirmeyi ödev sayar:</p>
<ol>
<li>Devlet işleri, Padişah Hazretleri adına ve yürürlükteki yasalara göre, eskisi gibi yürütülecektir. Soy ve mezhep ayrılığı gözetilmeksizin halkın canı, malı, ırzı ve her türlü hakları güven altında bulundurulacaktır.</li>
<li>Hükümet görevlilerinin kendilerine verilmiş görevleri, ulusun yasal isteklerine göre yürütmeleri doğaldır. Bununla birlikte, görev yapmaktan çekinenlerin özür bildirmeleri, görevden çekilme sayılarak yerlerine uygun görülen kişiler vekil olarak atanacaklardır.</li>
<li>Görev sırasında ulusal amaç ve gidişe aykırı davranışları görülecek ve anlaşılacak olanlar, din ve ulusun esenliği adına kesin olarak ağır cezalara çarptırılacaklardır.</li>
<li>Görevden çekilmiş memurlardan ve halktan, her kim olursa olsun ulusal kararlara aykırı davranışlarda bulunan ve bozgunculuk aşılayanlar da ağır cezalara çarptırılacaklardır.</li>
<li>Ülkenin ve ulusun esenliği ve mutluluğu, adalet ve haktanırlıkla ve ülkede dirlik ve güvenin sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Bu yolda gereken her türlü önlem alınması, kolordu komutanlarıyla valiliklerden ve bağımsız mutasarrıflıklardan beklenir.</li>
<li>Ulusun dileklerinin Padişah Hazretlerine bildirilmesi başarıldıktan sonra ulusça inanılıp güvenilecek, yasal bir hükümet kuruluncaya dek, yazışmalar Sivas’taki Genel Kongre Temsilciler Kuruluyla yapılacaktır.</li>
<li>İşbu kararlar, bütün ulusal örgütlerin merkezlerine bildirilecek ve halka duyurulacaktır.”</li>
</ol>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, bilginize sunduğum bu son genelgemiz üzerine, kimi hafif kimi de oldukça ağır karşı görüşler, direnmeler ve dahası, karşı girişimler ve korkutmalarla bile karşılaştık. Karşı görüşler ve yermeler, yalnız son genelgemiz içeriği üzerinde de kalmadı. Bununla ilgili olarak, daha başka noktaları da kapsadı. Bu konuda yüksek kurulunuzu özel olarak aydınlatmak için bu yolda geçmiş olan yazışmalardan bir bölümünü kısaca sunmama izin vermenizi rica ederim.</p>
<p>(Söylev’in bu bölümünde Atatürk, İstanbul Hükümeti ile ilişkiyi kesme konusunda Erzincan Hakları Savunma Derneği, Diyarbakır 13. Kolordu Komutanı Cevdet Bey, Erzurum Merkez Kurulu, Malatya’daki İlyas Bey, Sivas Hakları Savunma Derneği, Temsilciler Kurulu üyesi ve birçok çağrıya karşın Sivas Kongresine gelmemiş olan Servet Bey ve 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa gibi kişi ve kurumların kaygılarına, düşüncelerine, direnmelerine ve kendisinin bunlara verdiği yanıtlara, belgelere dayalı olarak yer vermiştir.)</p>
<p>Bu tartışmalar üzerinde daha birçok sorular soruldu ve açıklamalar yapıldı. Üstelik “Hakları Savunma Kurulunun Trabzon Merkezi” uydurma imzasıyla, başka illere bizi yeren teller de çekildiği görüldü. On beş gün sonra da Trabzon’dan bir tel aldık. Ama Servet Bey’den değil… Olduğu gibi bildirirsem durum anlaşılır.</p>
<p>Sivas’ta Temsilciler Kurulu Adına</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Trabzon Belediye Kurulunun, örneği aşağıda bulunan telyazısı İstanbul’a şimdi çekiliyor. Bir örneğinin de 15. Kolordu Komutanlığına yazdırıldığı bilgilerinize sunulur.</p>
<p><strong>1 Ekim 1919                                                                                                                   Mevki Komutanı  </strong></p>
<p><strong>                                                                                                                                                   Ali Rıza</strong></p>
<p>Örnek</p>
<p>İstanbul, Sadrazam Ferit Paşa Hazretleri’ne Bugüne dek Anadolu’dan yükselen ulusal çığlığı Trabzon, kendisine özgü ağırbaşlılıkla inceledi ve izledi. Ülke bu duruma daha çok katlanamaz. Yurt sevginiz varsa artık görevinizi bırakınız Paşa Hazretleri.</p>
<p><strong>Belediye Başkanı                 Üye                   Üye                    Üye </strong></p>
<p>Hüseyin                                   Ahmet               Mehmet Avni    Mehmet Salih</p>
<p><strong>Üye                                        Üye                    Üye                    Üye </strong></p>
<p>Hüsnü                                      Temel                 Mehmet             Şefik</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa’dan 17 Eylül 1919 günü de kişiye özel bir gizli tel aldım. Pek içten ve kardeşçe bir dille yazılmış olan bu telde bir iki uyarma vardı. Kâzım Karabekir Paşa: “Paşam!” diyor, “Sivas’tan gelen bildirimler ve genelgeler, kimi zaman Temsilciler Kurulu adına kimi zaman da doğrudan doğruya sizden geliyor. 10 Eylül 1919 günü, İstanbul’daki Hükümete doğrudan doğruya bildirim yaptığınız ve uyarma yazıları yolladığınız olmuştur. Şuna inanmalısınız ki böyle imzanızla yaptığınız bildirimler, sizi çok sevgi ve saygıyla sevenler arasında bile, büyük bir içtenlik ve düşünce esenliği ile eleştiriliyor… Bunun ne denli etkili olacağını ve tepkilere yol açacağını çok iyi bilirsiniz. Bu bakımdan Temsilciler Kurulu ve Kongre kararlarının her zaman imzasız, yalnızca Temsilciler Kurulu diye yayılmasını rica ederim.” Telyazısı şu sözlerle son buluyordu. “Yüksek kişiliğinizin, elbette ortada tek başına görülmemesi ülke yararı bakımından gereklidir. Oy birliği ile (bu işte oyları toplanan kişilerin ya da kurulun bugüne değin öğrenilememiştir.) bilginize sunulan bu dileklerimin iyi karşılanacağına inanıyorum, ellerinizden öperim.”</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa’yı gerçekten duraksattığını ve bizi eleştirmeye dek götürdüğünü gördüğünüz noktaları elden geldiğince belirgin olarak yorumlamanın ve açıklamanın gerekli olduğu besbellidir. O günlerdeki duygu ve düşüncelerimden esinlenen görüşlerimi, bugünün yeni etkilerine kendimi kaptırmaktan çekinerek belirtmek için, o gün verdiğim karşılığı olduğu gibi bilginize sunmayı yeğlerim.</p>
<p><strong>19 Eylül 1919</strong></p>
<p>On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Sayın Kardeşim,</p>
<p>Derin bir içtenliğe dayandığından kuşku duymadığım kanılarınızı açık ve kardeşçe bir dille bildirmiş olmanız, kardeşlik bağlarımızı pekiştirmiş ve beni yürekten sevindirmiştir. Aklınıza gelen sakıncaları çok iyi anlıyorum. 10 Eylül günü Hükümete doğrudan doğruya yazılmış bir bildirim yoktur. Yalnız telgrafhanede bulunduğum bir sırada İçişleri Bakanı Adil Bey’le makine başında bir rastlantı sonucu karşı karşıya geliverdik. Onun Sivas Valisi Reşit Paşa’ya verdiği yersiz karşılıklar üzerine, ben de ona karşı, salt kişisel olmak üzere, bildiğiniz biraz sertçe uyarmalarda bulundum. Bu, basbayağı bir konuşma biçiminde olup geçmiştir. Bundan başka gerek hükümete gerek Padişaha, gerekse yabancılara başvurmalarımızda hep “Kongre Kurulu” ya da “Temsilciler Kurulu” sözleri, imza yerine geçmiştir. Yalnız Amerika Senatosuna yazılan ve sizin de bildiğiniz bir mektuba Kongre kararıyla beş kişi imza koymuştur ki bu arada benim de imzam vardır. İçerde yapılan açık yazışmalara gelince bunda da  “Temsilciler Kurulu” sözlerini imza yerine kullanmakta idik. Ancak bunun kimi çevrelerde kötü etki yaptığı, güvensizliğe yol açtığı görüldü. Gerçekten böyle genel bir deyimin bildirdiği kişiler ve güç gizli kalıyor. Ortada sorumlu kimdir? (…) İşte bu nedenlerden dolayı, bu imza işi siz kardeşimin bildirmenizden önce, Temsilciler Kurulunda görüşülmüştü. Temsilciler Kurulunun gizli bir komitenin yürütme kurulu olmayıp hükümetten resmî izin almış, yasal ve türeye uygun bir derneğin temsilcilerinden meydana gelmiş olması dolayısıyla, ilgili yasaya uyularak kararları ve bildirimleri sorumlu bir kişinin imzalaması zorunlu görülmüştü. Temsilciler Kurulunun bildirim ve yayımlarını genel ve belirsiz bir ad altında yaparak düşeceği yasa dışı durumdan doğacak sakıncalar, bu bildirim ve yayımlara imza atılması üzerine ulusal akıma karşı olanların yapmakta oldukları zararlı propagandalara katabilecekleri zarardan üstün görüldü ve sonuç olarak, bildirim ve yayımlara imza atılması, oy birliği ile karar altına alındı. Bu karar alındığı halde, bu kez yaptığınız kardeşçe uyarma üzerine, sorunun bir daha görüşülmesini Temsilciler Kuruluna önerdim. Daha önce ileri sürülmüş olan gerekçe ve düşüncelerden dolayı, yazılan şeylerin, Temsilciler Kurulu kararıyla olduğu açıklanmak üzere yazılmasına oy birliğiyle karar verdiler. Kendimle ilgili bulunduğundan, bu görüşmelerde yansız kalmayı uygun gördüm. İlke olarak, bir kişinin imza etmesi kabul edildikten sonra, benim yerime başka bir kişinin imza etmesi söz konusu oldu. Bu noktada, Kurulun ileri sürdüğü sakıncalar şunlardır: Bütün dünya, benim bu işin içinde bulunduğumu bilir. Bugün başka bir kişinin imzasıyla bildirimler yapmaya başlanınca ve benim adımın ortadan kalkmasıyla, ya aramızda bir bozuşma ve ayrılık olduğu sanılacak ya da herhangi bir kişi imza eylediği halde benim ortaya çıkmaktan çekinir, yasal olmayan bir durumda bulunduğum ve böylelikle, yapılan işlerin de yasal olmadığı sanısına düşülecektir. Bundan başka, kamuya inan ve güven verici başka bir arkadaşımız, imzasıyla ortaya çıkınca, bugün benim için düşünülen sakıncalar o arkadaşımız için de düşünülecektir. O zaman onun da çekilip başka birinin imza atmaya başlaması gibi sonunda bizim için güçsüzlük belirtisi olacak bir sıra gütmek gerekecektir. Bilmem böyle bir tutumu ne ölçüde uygun bulursunuz? (…) Benim, kamu yararına ve geniş kapsamlı olan işlerimizde kendi görüşlerime göre değil, bütün değerli arkadaşlarımın candan ve gönülden birliği ile çalışmayı yeğlediğimi, siz kardeşim de kabul edersiniz. Bununla birlikte bu konuda başkaca düşünceleriniz olursa bildirmenizi siz kardeşimden bekler, üstün saygı ve içtenlikle gözlerinizden öperim kardeşim.</p>
<p><strong>                                                                                             Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Baylar, İstanbul Hükümetiyle yazışmayı kestiğimiz 12 Eylül 1919 gününden sonra Ferit Paşa Hükümetinin düştüğü güne dek değişik zamanlarda Padişaha, yabancı devlet temsilcilerine, İstanbul Belediyesine ve bütün basına çeşitli andırı ve bildiriler yazıldı. 20 Eylül 1919 günlü, Sadrazam Damat Ferit imzalı bir genel bildirim ile Padişahın da bir bildirisinin yayımlandığını anımsayacaksınız. Bu bildirinin önemli yerlerini bir daha anımsatmak isterim. Bunları sıra ile göstereceğim:</p>
<ol>
<li>Hükümetin izlediği siyaset sonucunda, İzmir’de geçen acıklı olaylar, Avrupa’daki uygar devlet ve ulusların dikkatlerini çekti ve kardeşlik duygularını uyandırdı.</li>
<li>Bir özel kurul, olay yerinde yansız olarak soruşturmaya başladı. Hakkımız uygarlık dünyasının gözleri önünde belirmektedir.</li>
<li>Ulusal birliğimizi bozacak hiçbir karar ve öneri olmadı.</li>
<li>Kimi kimselerce, sözde halk ile hükümet arasında karşıtlık olduğu ilan ediliyor.</li>
<li>Bu durum, yasa koşullarına uygun olarak bir an önce yapılmasını istediğimiz seçimleri de geri bıraktırdığı gibi barışın yaklaşmakta bulunduğu bir sırada, varlığı çok gerekli olan Millet Meclisinin toplanmasını da geciktirecektir.</li>
<li>Bugün bütün ulusumdan beklediğim, Hükümetin buyruklarına tam uymaktır.</li>
<li>Büyük devletlerin adalet duyguları, Avrupa ve Amerika kamuoyunun ılımlı davranışı, durumumuzu ve onurumuzu koruyacak bir barışa yakında kavuşmak umudumu sağlamlaştırmaktadır.</li>
</ol>
<p>Bilirsiniz ki bu bildirinin yayımlanması bizim, ülke ile İstanbul Hükümeti arasında yazışmayı ve ilişkiyi kestiğimiz ve bunda direnmekte bulunduğumuz günlerde oluyor. Her halde, verdiğimiz yönerge ve genel buyruklara uyulsa, hiçbir yerden alınmaması ve halka okutturulmaması gerekirdi. Oysa karar ve bildirilerimize uyulmayarak ve görüşümüze büsbütün aykırı olarak bu bildirinin kimi yerlerce alındığı, şimdi bilginize sunacağım bir telyazısından anlaşıldı.</p>
<p>(Burada, Karabekir Paşa’nın Trabzon Mevki Komutanına yazdığı ve bu bildirinin yayılması yolundaki düşüncelerini içeren bir teline yer veren Atatürk; Kâzım Karabekir Paşa’ya bu bildirinin yayılması için aracılık yapmayı doğru bulmadığını, ancak, her merkezden İstanbul’a bir tel çekilmesinin daha uygun olacağını bildirmekte ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Padişahın bu bildirisinin, ulus üzerinde yapacağı kuşku götürmeyen kötü etkilerin bir ölçüde önüne geçebilmek için, söz konusu bildirinin içindekileri yalanlamaya ve etkisiz bırakmaya yarayacak nitelikte Padişaha bir karşılık yazmayı ve bunu yurtta dağıtıp yayarak okutturmayı tek çıkar yol olarak düşündük ve öyle yaptık.</p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde, ulusal girişim ve kararların gereği gibi yürütülmediği Trabzon’da ulusal örgütlenmeyi sağlayabilmek için Yarbay Halit Bey’in görevlendirildiğini ve Karabekir Paşa’nın bu görevlendirmeye karşıcıl bir tutumla yaklaştığını anlatmaktadır. Öte yandan Ferit Paşa Hükümetinden dolayı pek çok sorunla karşılaşıldığı da vurgulanmakta ve bu sorunlara bazı örnekler verilmektedir. İstanbul Hükümetince Dersim Mutasarrıflığına atanan Osman Nuri Bey, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Çorum Mutasarrıfı Samih Fethi Bey, Niğde Mutasarrıfı, Saymanı ve Komiserinin tutuklanmaları bu örnekler arasında sayılabilir. Atatürk daha sonra, İstanbul Hükümetinin Kastamonu Valisini değiştirmesi sonucunda çıkan olayları ayrıntılı bir biçimde ele almakta ve Kastamonu’daki birlik komutanı Albay Osman Bey ile yaptığı yazışmalarına yer vermektedir. Kendisine 1617 Eylülde çekmiş olduğu şu teli okuyarak sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Önlemlerinizde ve işlerinizde başarılar dilerim. Bize durumunuzdan ve gelmekte olan valinin tutuklandığından bilgi vermenizi bekleriz.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Ferit Bey, Vali Vekili; Albay Osman Bey, Kastamonu ve dolayları Komutanı olarak çalışmaya başladıktan bir iki gün sonra, kendilerini yeniden telgraf başına çağırarak bilgi istemiştim.  İstanbul’dan gereken yerlere, istenildiği gibi halkın imzası altında teller yazıldığı ve bütün illerle ve sancaklara da bu tellerin gönderildiği bildirilmekle birlikte, birtakım sorular da soruluyordu. Bu arada “Halk diyormuş ki:</p>
<ol>
<li>Başka illerin kamuoyu bizimle birlik değiller midir?</li>
<li>Bu olağan dışı durum ne zamana dek sürecektir?</li>
<li>Hükümetin direnmesine karşı ne gibi önlem alındı? Bizi aydınlatmak iyiliğinde bulununuz Paşam!”</li>
</ol>
<p>Halktan geliyormuşçasına sorulan bu soruların Vali Vekili ve Komutan Beylerin de kafalarında yer etmekte olduğunu düşünmek, ona göre karşılık vermek yorulmaya değerdi. Bundan dolayı Sivas- Kastamonu telini saatlerce tutan uzun bilgi verildi ve açıklamalar yapıldı. Bu açıklamaları şöylece özetleyebilirim:</p>
<ol>
<li>Ulusal tepki yurdun her köşesinde sarsılmaz ve ateşli olarak vardır. Bütün illerin en ufak köylerine değin halk ve en ufak birliğine değin bütün ordularımız baştan aşağı duyarlı ve tam birlik olarak kendilerine bildirilen kararları uygulamakta ve yürütmektedirler ve halkın ikinci ve üçüncü sorularına yanıt olmak üzere de:</li>
<li>Ne zaman ki Kastamonu halkı, bu durumu olağan dışı bulup kaygıya düşmekten kurtulacak ve amacımızı gerçekleştirinceye dek dayanmakta kararsızlık belirtisi göstermeyecektir; işte o zaman bu olağan dışı durum kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Hükümetin direnmesi olağandır. Buna karşı başka önlem almadan önce, ilk önlemimizi gereği gibi ve her yerde kesinlikle uygulama yollarını düşünelim. Örneğin: Bolu durumu üzerine ne yapılmıştır? Bolu kesimine dek bütün yerlerin İstanbul’la resmî iletişiminin kesildiğine güvenebilir miyiz? Bununla ilgili olarak beklediğimiz bilgi daha gelmedi. İşte bu dediğim önlem İstanbul’a değin yayılabilirse Hükümetin direnme gücü kalmayacağını sanırım. Ama bundan sonra da gene çok bilinçsizce ve çok bönce bir direnmeyi sürdürmek isterlerse, elbette daha etkili önlemler uygulanabilir.</li>
</ol>
<p>(Sonra edinilen bilgilerden, Yeni Valinin -İçişleri Bakanından- Zonguldak’ta kalması yönünde buyruk aldığı, ancak barınamayınca İstanbul’a döndüğü öğrenilmiştir.)</p>
<p>Sırası gelince bildirmiştim ki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, Kongre adına, kimi kararlar ve önlemler almıştı. Ali Fuat Paşa’ya Kongrece “Batı Anadolu Ulusal Güçler Komutanı” diye bir san verildi. Paşa, Eskişehir ve dolaylarını ulusal bir bölge sayıp komutanlığına Süvari Yarbayı Atıf Bey’i; Afyonkarahisar dolaylarını da ulusal bir bölge sayıp komutanlığına 23. Tümen Komutanı Ömer Lûtfi Bey’i atamıştı. Bu tümen ile Anadolu’ya geldiğimizin daha ilk günlerinde ilgilenildiğini o günlerle ilgili konuşmalarım sırasında söylemiştim. İstanbul Hükümeti Fuat Paşa’nın yerine Hamdi Paşa’yı atamış ve göndermişti. Hamdi Paşa, Eskişehir’e dek geldi. Orada, kendisine 16 Eylülde İstanbul’a dönmesi gerektiği bildirildi.</p>
<p>İngilizler, Eskişehir Bölgesi Ulusal Güçler Komutanı olan Atıf Bey’i tutuklayıp İstanbul’a gönderdiler. Ulusal Güçler Komutanı olan bir kişinin kendini kolaylıkla düşman eline düşürmeyecek önlemleri almış olması gerekirdi. Bu konudaki dikkatsizlik ve önlemsizlik, kendisini kurtarmak için uzun süre üst üste girişimlerde bulunmamızı gerektirdi. Bilirsiniz, o sırada</p>
<p>Eskişehir’de İngiliz birlikleri vardı. Fuat Paşa toplayabildiği Ulusal Güçler ile birlikte Eskişehir’e yakın Cemşit denilen yere gitmişti. Eskişehir’i uzaktan sardı. Eskişehir’de bulunan Anlaşma Birlikleri Komutanı General’un Soli Flud (Solly Flood) Fuat Paşa’ya gönderdiği bir mektupta kullanılan deyimler ve Ulusal Güçlerimizi niteleyişi; komutanlarımızın ve Ulusal Güçlerimizin yüksek onur ve özsaygılarına karşı bir saldırı sayıldığından ve adı geçen Generalin hak ve yetkisi dışında görüldüğünden, bu konu üzerine İstanbul’da bulunan Anlaşma Devletleri siyasal temsilcilerinin bir andırı ile dikkatleri çekilmişti. 25 Eylül 1919 günü General Soli Flud’un Fuat Paşa’ya gönderdiği bir kurul –ki bir kurmay binbaşı ile Eskişehir’deki İngiliz denetleme subayından meydana gelmişti- İngilizlerin içişlerimize ve ulusal hareketimize hiç karışmayacaklarına söz verdi. Bu sıralarda, İngilizler, Merzifon’da bulunan birliklerinin geriye alınmasına memnun olup olmayacağımızı sormuşlardı. Elbette, pek memnun olacağımızı bildirmiştik. Gerçekten oradaki kuvvetlerini bütün ağırlıkları ile birlikte önce, Samsun’a çektiler. Sonra oradan da İstanbul’a götürdüler. Eskişehir’de üstünlük sağladıktan sonra, Fuat Paşa’yı, Bilecik ve Bursa dolaylarına göndermeyi düşünüyorduk.</p>
<p>Baylar, Konya’da Vali Bulunan Cemal Bey, Ferit Paşa Hükümetinin Anadolu’da önemli bir dayanak noktası durumuna girdi. Konya’da Ordu Müfettişi olan Cemal Paşa’nın İstanbul’a gidip gelememesi, orada bulunan Kolordu Komutanı Selahattin Bey’in kararsızca davranışları ve sonunda habersizce İstanbul’a çekilip gitmesi, Konya ve dolaylarını Vali Cemal Bey’in etkisi altında bırakmıştı. Oraya, amacı yakından anlamış bir kişinin gönderilmesi gerekiyordu. Sivas’ta yanımızda bulunan Refet Bey’in gönderilmesi, uygun görüldü. Refet Bey yola çıktı. Konya’da Temsilciler Kurulunca gönderilen bir komutanın gelmekte olduğu haber alınınca, yurtsever kişiler canlanmış; öte yandan da Vali Cemal Bey cezaevinde ne kadar kanlı katil, ne kadar tutuklu varsa hepsini çıkarıp silahlandırarak kendisine bir güç sağlamak istemişti. Ancak Konya’nın sayın halkı, bu alçakça davranışa karşı ayaklanarak, yurtseverliğin gerektirdiğini yapmaya karar vermiş ve bunu sezen Cemal Bey, 26 Eylülde İstanbul’a kaçmıştır. Halk, belediye dairesinde toplanarak Hoca Vehbi Efendi’yi vali vekilliğine getirmişti.</p>
<p>(Atatürk burada, Albay Refet Bey’in istediği 2. Ordu Müfettişliği unvan ve yetkisinin yerinde olmadığını belirtmekte ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, her yeri çalışmaya ve ulusal örgütler kurmaya yöneltmek için uğraşırken İstanbul Hükümetinin isteklerine hizmet eden kimi sivil örgütlerin baş yöneticilerinin sözde ruhsal gözdağı veren telyazılarını da alıyorduk. Örneğin; Urfa Mutasarrıfı Ali Rıza adında biri, yaptıklarımızın Anlaşma Devletleri’ne saldırı sayıldığını ve bu yüzden bütün Osmanlı ülkesinin Anlaşma Devletleri askerlerince ele geçirileceğini, böylelikle Türk Hükümetine son verileceğini, ilgililerle görüşerek öğrendiğini bildiriyor ve İstanbul Hükümeti ile anlaşmamızı öneriyordu. Bu telin mutasarrıfa yabancılarca yazdırıldığına kuşku yoktu. Buna, elbette gereği gibi karşılık verildi.</p>
<p>Baylar, anımsarsınız ki yurdumuzda ve Kafkasya’da inceleme yapmak üzere Amerika Hükümeti, General Harbord’un başkanlığı altında bir kurul göndermişti. Bu kurul Sivas’a geldi. 22 Eylül 1919 günü General Harbord ile uzun uzadıya görüşmelerde bulunduk. Generale, ulusal ayaklanmanın amacı ve ereği, ulusal örgüt ve birliğin ortaya çıkış nedeni, Müslüman olmayan azınlıklara karşı olan duygular, yabancıların ülkemizde yıkıcı propagandaları ve işleri üzerine geniş ve kanıtlı açıklamada bulundum. Generalin kimi beklenmedik sorularıyla karşılaştım. Örneğin; Ulus düşünülebilen her türlü girişim ve özveride bulunduktan sonra da başarı elde edilemezse ne yapacaksın? sorusuna verdiğim karşılıkta –yanlış anımsamıyorsam- demiştim ki: Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını korumak için düşünülebilen girişim ve özveriyi yaptıktan sonra başarır. Ya başarmazsa demek, o ulusu ölmüş saymak demektir. Öyle ise, ulus yaşadıkça ve özverili girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz.</p>
<p>Generalin sorduğu sorudan asıl amacın ne olabileceğini araştırmak istemedim. Ama verdiğim karşılığı onun beğendiğini bugün yeri gelmişken söylemek isterim.</p>
<p>Baylar, Eylülün 25. günü akşamı, Ankara’da bulunan 20. Kolordu Komutan Vekili Mahmut Bey’den aldığım bir gizli telde şunlar bildiriliyordu:</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu noktasında Selanik’ten tanıyıp sevdiği ve aynı zamanda bir tarikat üyesi de olan Abdülkerim Paşa’nın, kendisine İstanbul Hükümeti ile Ulusal Güçler arasında arabuluculuk yapmayı önerdiğini anlatmakta, bu öneriye yönelik yazışmaların ayrıntılarına değinmekte ve bu girişimin herhangi bir sonuç vermediğini bildirmektedir. Kerim Paşa ise bu yazışmaları ve bunlardan doğan sonuçları doğal olarak Padişaha da bildirmiş ve Ferit Paşa Hükümetinin direnci iyice kırılmıştır. Bu noktaya gelindikten sonra; Atatürk elbette, Padişah ile görüşmek isteyen Ali Galip, Servet ve Zeki Beylere de engel olduğunu belirtmekte ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, bu son söylediklerimle bir gerçek üzerinde daha sizleri aydınlatmak isterim. Trabzon Valisi Galip Bey ile Zeki Bey’in, Saray ve Ferit Paşa ile ilişkileri vardır. Bir kurul olarak İstanbul’a gitmek istemelerinin, ulusal amaca hizmet için olmayıp İstanbul’da gerekenleri aydınlatmak ve kimi önlemler önermek ve yeni buyruklar almak gibi ereklere dayandığından, bence kuşkulanmaya yer yoktu. Nitekim Zeki Bey daha sonra İstanbul’a gittiğinde arkadan yeterince para ve cephane yollamaya söz verilerek ve özel yönerge ile Trabzon ve Gümüşhane dolaylarında, örgütler kurmak üzere gönderilmiştir. Adı geçeni İnebolu’da tutuklatarak Ankara’ya getirtmiştim. Bana, bu söylediklerimin tümünü itiraf etti. Yalnız, sözde İstanbul’u aldattığını, alacağı para ve silahları bize teslim etmek isteğinde bulunduğunu söyledi. Buna, o gün ve dahası, bugün bile inanacak kolay kandırılabilen kimseler bulunabilir mi? Bununla birlikte ben, bu kişiyi Erzurum Kongresi ile ilişkisine saygı gösterip yalnız gerekli uyarma ve öğütlemelerle yetinerek salıvermiştim.</p>
<p>Baylar, İstanbul Hükümetince, Kolordu Komutanı olarak Konya’ya gönderilen Sait Paşa’yı 30 Eylülde İstanbul’a geri gönderdik. Konya Valisi kaçak Cemal Bey’in, kaçmadan önce düzenlediği ilk bozkır olayının önüne geçmek için, Yirminci Kolordu ve Niğde’deki On birinci Tümenin aracılık ve yardımlarıyla gereken önlemler alındı ve İstanbul’un beklediği kötülüğü durdurduk. Ereğli, Bolu, Adapazarı, İzmit dolaylarında kurulmasına çalışılan Ulusal Güçler, eylül ayının son günlerinde büyük duyarlık göstermeye başladı ve o çevrelerdeki Ulusal Güçlerin başkanları, Hükümet çekilmemekte direnirse İstanbul’a yürümeye hazır bulunduklarını bildiriyorlardı. Bu durumu, 28 Eylülde, bütün yurda ve elbette İstanbul’a da genelge ile bildirdik. Ancak İzmit kentinde 2 Ekim günü olumsuz denebilecek yeni bir durum karşısında kaldık. O sırada İzmit Mutasarrıfı, Suat Bey adında bir kişi idi. Kendisini telgraf başına çağırdık. Son günlerdeki bildirimlerimizin tümü alınarak gereğinin yapılıp yapılmadığını sordum. Mutasarrıf Bey yaptığı açıklamada diyordu ki: “Bildirimleri aldım. Anlaşmazlık ve karşıtlık olmaması için, halkı serbest bırakarak dinlemeyi, en doğru bir tutum olarak gördüm. Olumsuz söylentiler vardır. Temsilciler Kurulundan açıklama istemek ve özellikle amacın, İttihat Hükümetini önceki biçimde diriltmek olup olmadığını kesin olarak anlamak istemektedirler. Ben en yansız bir adam olmak üzere düzeni ve güvenliği korumakla yükümlüyüm. Ben her kim ve her ne için olursa olsun, sonucu bilinmeyen bir serüvene başkalarını sürüklemeyi doğru görmem. Ölçülü ve ağır davranılması düşüncesinde olduğumu tam bir tecrübem üzerine bilginize sunarım.”</p>
<p>Verdiğim yanıt tam olarak şöyleydi:</p>
<p><strong>Sivas, 2 Ekim 1919</strong></p>
<p>Suat Bey’e</p>
<p>İzmit’te en küçük anlaşmazlığa ve karışıklığa meydan vermemek, temel göreviniz olduğu gibi bizim de özelikle rica ettiğimiz bir iştir. Örgütlerimizin ve ulusal eylemimizin yasal amacını ve niteliğini gerek size ve gerek İzmit’te birçok kişiye ve bütün dünyaya karşı yazdığımız ve yazmakta bulunduğumuz bildiri ve açıklamalarla, en kinci düşmanlarımıza bile anlatmış olduğumuza kuşkumuz kalmamıştır. Artık ancak ayak takımının söylentisinden başka bir niteliği olmayan dedikoduların karar vermede etkili olabileceğine olanak vermiyoruz. Bundan başka, halkın sorup öğrenmeyi gerekli gördüğü noktalar vardıysa, bunlar neden hemen sorulup çözümlenmemiş bulunuyor? Siz yansız durumda kalmayı yeğ görüyorsunuz. Oysa tutumunuz hiçbir zaman yansızlık olamaz. Çünkü siz ulusun yasal ayaklanmasına karşı yansızlığınızı ileri sürdüğünüz halde, haince davranışlarıyla yasa dışı olan ve aslında yok sayılan Ferit Paşa Hükümetinin memurluğunu yapıyorsunuz. İttihatçılığın diriltilmesiyle uğraşacak dar görüşlülerden olmadığımızı siz pek güzel anlayabilirsiniz. Size, pek temiz duygularla fakat bütün kesinliği ile şunu bildiririm ki siz artık Ferit Paşa Hükümetine güven beslemiyorsanız bunu, İçişleri Bakanlığına resmî olarak bildirmelisiniz. Eğer ulusun buyruk ve isteğine aykırı olarak Ferit Paşa Hükümetine güveniniz varsa İzmit’in sayın halkını, yasal ve ulusal eyleminde serbest bırakmak üzere hemen görevinizden ayrılıp İstanbul’a gidiniz. Bu iki noktadan herhangi birine uymazsanız, sizin için doğabilecek durumun yaratıcısı ve sorumlusu yine siz olacağınızı tam bir içtenlikle bildirmeyi bir vicdan görevi sayarım.</p>
<p><strong>Temsilciler Kurulu adına </strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal</strong></p>
<p>Mutasarrıf Bey’in: “Kulunuzu soğukkanlılıkla dinleyiniz efendim; ben iyi anlatamadım. Amacınızın yüceliği ve yasallığı üzerine hiç söz söylenemez.” cümleleriyle başlayan yanıtında, yazılan satırlar: “Bizi yarınki cuma namazı toplantısına dek, kendi hâlimize bırakınız. Ferit Paşa’ya, kim bilir kaç kez kalemle saldıran beni ne denli kötü gözle görüyorsunuz efendim?” cümleleriyle sona eriyordu. Bunun üzerine, ertesi günkü cuma namazı toplantısına değin bekleyeceğimizi bildirmek için yazdığım telyazısına, şu iki cümleyi ekledim: “Sizi kötü gözle gördüğümü sanmanız doğru değildir. Çünkü vicdanımız sızlamaksızın varabileceğimiz yargılar, ancak gerçek sonuçların alınmasına bağlıdır efendim.”</p>
<p>O günlerde İzmit’te, Albay Asım Bey adında bir kişi, tümen komutanı olarak bulunuyordu. Asım Bey’e de bir iki günden beri, telgraf başında bildirimde bulunulmuştu. Ama hiçbir yanıt alınamıyordu. Onu da 2 Ekim günü makine başına çağırdım, konuştum. Kendisine: “Hükümetin düşeceği ve belki de düşmüş olması kesin olarak beklenir; bu durumda ulusun dayancı ve istenci her türlü kuşkunun üstünde bir sağlamlık gösteriyor.” dedikten sonra, kesin düşünce ve kararını beklemekte olduğumu söyledim. Tümen Komutanı Asım Bey’in uzun uzun özür ve düşünce bildirmekle doldurduğu karşılığından çıkan somut anlam, şimdiye dek yanıt vermeyişinin nedeni, İstanbul’daki Kolordu Komutanına yazdığı buyruk isteme yazısına karşılık alamayışından ileri geldiği ve yarınki cuma namazında kararlar alınacağı, cümleleriyle özetlenebilir. Kimi öğüt ve özendirmeleri kapsayan yanıtımda başlıca şunları dedim: “Ferit Paşa’nın, yarına dek çekilmesi çok kuvvetle beklenebilir. Böyle olunca, yarınki toplantınız sonunda Padişah Hazretlerinden ve belli olursa yeni hükümet başkanından, hükümetin ulusal isteklere tam olarak uyacak yansız kişilerden kurulmasının rica edilmesini ve bunun beklendiğinin bildirilmesini sağlayınız. Bir de yurdumuzu ve ulusal bağımsızlığımızı kurtarmak için, kurulacak yeni hükümet ile birlik olarak, daha pek çok çalışmamız gerektiğinden Temsilciler Kurulu kararı ile bildirdiğim noktaları göz önünde bulundurarak tam sessizlik içinde örgütler kurulmasının sürdürülmesini rica ederim.”</p>
<p>Baylar, ben Asım Bey’e bu son cümleleri yazdırırken (2 Ekim 1919, saat 15.40’tan sonra) araya imzasız şöyle bir özel tel girdi:</p>
<p>“Paşa Hazretleri, İstanbul’da yakın arkadaşlar söylediler. Bütün akşam gazeteleri yazıyormuş. Ferit Paşa sağlık durumu dolayısıyla çekilmiş. Tevfik Paşa, hükümeti kurmakla görevlendirilmiş. Daha sabahtan söyleniyordu fakat doğrulanmamıştı, şimdi doğrulandı efendim.” Bu teli kim veriyor? Anlayınız, dedim. Sormaya zaman kalmadan telin şöylece arkası geldi: “Biz, Ankara telgrafçıları! Paşa Hazretlerine saygılarımızı sunarız ve yurdumuzun başına karabasanlı bir bela olan bu Hükümetin devrilmesi için, ulusun başında bulunup başarı sağlayışınızı kutlarız. Lütfen söyleyiniz.”</p>
<p>Telgraf iletişimi kesildi. Gerçekten 2 Ekim günü Ferit Paşa Hükümeti düşmüş bulunuyordu. Ancak yeni hükümeti kuran Tevfik Paşa değil, Senato üyelerinden Korgeneral Ali Rıza Paşa idi. Baylar, sırası gelmişken bilginize sunayım; bütün telgrafçılarımızın, ulusal girişim ve eylemlerimize yaptıkları özverili hizmetlerin ulusal tarihimizde önemli yeri vardır. Kendilerine bugün açıkça teşekkür etmeyi bir ödev sayarım.</p>
<p><em>Malatya’da 15. Alay Komutanı</em></p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 65-82</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivas Kongresi ve Savaşımın Ulusallaşması</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/sivas-kongresi-ve-savasimin-ulusallasmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2020 23:49:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylülde Sivas]]></category>
		<category><![CDATA[ali galip]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bay Novil (Noel)]]></category>
		<category><![CDATA[Bedirhanlılardan Kâmuran]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Anadolu’nun Haklarını Savunma Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[fevzi paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Kongre Bildirisi]]></category>
		<category><![CDATA[General Miln (Milne)]]></category>
		<category><![CDATA[Hısnımansur]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Binbaşı]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Fâzıl Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılırmak]]></category>
		<category><![CDATA[Konya Valisi Cemal Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Sivas Kongresi ve Savaşımın Ulusallaşması]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5561</guid>

					<description><![CDATA[Baylar, Sivas’ta toplanmasını sağlamaya çalıştığımız Kongreye her yerden delege seçtirmek ve onların Sivas’a gelmelerini sağlamak için, Amasya’da başlamış&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baylar, Sivas’ta toplanmasını sağlamaya çalıştığımız Kongreye her yerden delege seçtirmek ve onların Sivas’a gelmelerini sağlamak için, Amasya’da başlamış olan çalışma ve yazışmalar daha sürüp gidiyordu. Bütün komutanlar ve her yerde birçok yurtsever olağanüstü çaba gösteriyordu. Ancak yine, her yerde olumsuz ve karşıtçı propagandalar ve özellikle İstanbul Hükümetinin engelleyici önlemleri, işi zorlaştırıyordu. Kimi yerlerden, hem delege seçmiyorlar hem de halkın yürek gücünü kıracak ve herkesi umutsuzluğa sürükleyecek karşılıklar veriyorlar. Örneğin; Yirminci Kolordu Komutanı adına Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey’in İstanbul’dan alınan bilgileri kapsayan 9 Ağustos 1919 günlü gizli telinde şu maddeler ilgi çekici görüldü.</p>
<ol>
<li>İstanbul delege göndermiyor. Orda yapılan işleri uygun görmekle birlikte, atılgan bir duruma girmek istemiyor.</li>
<li>İstanbul’dan delege göndermek olanak dışındadır. Önerilen kişiler, orada verimli, başarılı iş göreceklerine güvenemediklerinden, boşuna para harcamamak ve yolculuk sıkıntıları çekmemek için yola çıkmıyorlar (Bilindiği gibi kimi kişileri özel mektupla da çağırmıştık).</li>
</ol>
<p>Biz, dört bir bucaktan delege seçtirmek ve göndertmekte karşılaşılan güçlükleri yenmeye çalışırken öte yandan, Kongre için en güvenilir yer olarak seçtiğimiz Sivas’ta da bir endişe ve çalkantı başladı.</p>
<p>Baylar, burada, sırası gelmişken söyleyeyim ki ben Sivas’ı gerçekten her yönden güvenilir saymış olmakla birlikte, daha Amasya’da iken, Sivas’a gelen bütün yollar üzerinde uzaktan ve yakından her türlü askerî önlem ve düzeni aldırmayı da uygun bulmuştum.</p>
<p>Sivas’taki çalkantı şöyle öğrenildi. 20 Ağustos günü öğleyin, Sivas’taki Vali Reşit Paşa’nın istemesiyle telgraf başına çağrıldığım zaman Paşa’nın uzun bir teli veriliyordu.</p>
<p>(Vali bu uzun telinde, Sivas’a gelen bir Fransız Binbaşısı ile arasında geçen konuşmayı ve bu konudaki kaygılarını dile getirmekte; Fransız Binbaşısının sözlerinden, Sivas Kongresinin toplanmasının tehlike oluşturacağını ve kongrenin toplanması durumunda Fransızların, kongre üyelerini ele geçirecekleri kanısına vardığını iletmektedir. Bu nedenle de kongrenin Erzincan’da toplanması konusunda, Mustafa Kemal Paşa’ya ricada bulunmuştur. Yanıtında, bunun yersiz bir kaygı olduğunu ve Fransız subayının gözdağı vermeye çalıştığını belirten Atatürk ise; bu asılsız haberlerin halkın yürek gücünü sarsacağını düşündüğünden halka duyurulmaması gerektiğini de önemle vurgulamış ve sözlerini şöyle sürdürmüştür:)</p>
<p>Baylar, Diyarbakır ve Bitlis yöresinde, halkı aydınlatmak düşüncesiyle, oralarda ordu komutanı olarak bulunduğum sıralarda kendileriyle tanıştığım birtakım ileri gelen kişilere özel mektuplar yazdım ve Van, Bayazıt çevrelerinde bulunan kimi aşiret başkanlarıyla da bağlantı ve ilişki kurdum. Daha sonra Baylar, ağustos içinde, her yerde birtakım delegelerin Sivas’a yola çıktıkları ve kimilerinin de Sivas’a varmaya başladıkları anlaşıldı. Sivas’a varan delegeler bizim ne zaman yola çıkacağımızı sormaya başladılar. Artık Erzurum’dan ayrılmak gerekiyordu. Ama şimdiye değin verdiğim bilgiden anlaşılmıştır ki Sivas Kongresi doğu ve batı illerinin ve Trakya’nın yani bütün ülkenin birliğini sağlamak amacını güdüyordu. Bunun için doğu illerinin bu Kongrede delegelerinin bulunması gerekirdi. Bu illerden, Sivas Kongresi için delegeler seçtirmeye kalkışmak, elverişli olmayan bir düşünceydi. Erzurum Kongresinde bulunan delegelerin de Sivas’a götürülmeye kalkışılamayacağı da anlaşılıyordu. Kaldı ki geldikleri yerlerden Doğu İllerinin Haklarını Savunma adına yetki almış olan bu delegelerin daha genel bir amaca ilişkin yetkileri de yoktu. Yine bu nedenle, Erzurum Kongresinin, Sivas Kongresine doğu illeri adına bir delege topluluğu gönderme yetkisi olmayacağı da ortadaydı. Yeniden delege seçtirmeye kalkışmak ne ölçüde işe yaramaz idiyse, birtakım kuramsal düşüncelerin çerçevesi içinde sıkışıp kalmak da o ölçüde işe yaramazdı. En kolay ve çıkar yol, Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin Temsilciler Kurulunu Sivas’a götürüp Kongreye katmaktı.</p>
<p>(Üyeler çeşitli gerekçe ve özürler bildirerek Kongrede bulunmamıştır.)</p>
<p>Sonunda, Temsilciler Kurulu üyesi olarak, Erzurum’dan üç kişi, Erzincan’dan bir kişi ve Sivas’ta bulduğumuz Bekir Sami Bey’le beş kişi olduk ve Sivas Kongresini oluşturan delegelerin belgelerini incelemek gereği duyulduğu zaman, ben, orada şöyle bir belge yazdım ve altını Temsilciler Kurulu mührüyle mühürledim.</p>
<p>Temsilciler Kurulundan:</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa</p>
<p>Rauf Bey</p>
<p>Din bilginlerinden Raif Efendi</p>
<p>Şeyh Fevzi Efendi</p>
<p>Bekir Sami Bey</p>
<p>Yukarıda adları yazılı kişiler, Doğu Anadolu adına Sivas Kongresi’nde bulunmak üzere Erzurum Kongresince görevlendirilmiştir. (Mühür)</p>
<p>Baylar, Erzurum’dan çıktığımız gün, 29 Ağustos 1919’dur. Amasya’dan Erzurum’a gelirken, Sivas’ta küçük bir öyküye konu olan olayı unutmamışsınızdır. Şaşırtıcıdır ki Erzurum’dan Sivas’a giderken de buna benzer küçük bir durumla karşılaştık. Erzincan’dan batıya doğru yola çıktığımız günün sabahı, Erzincan boğazına gelir gelmez, birtakım jandarma erlerinin ve subaylarının, tedirgin ve korkulu bir davranışla otomobillerimizi durdurduklarını gördük. Durumu açıkladılar: “Dersim32 Kürtleri, Boğazı tutmuşlardır. Tehlike var. Geçilemez.” Bir subay, merkeze güç gönderilmesini yazmış, o güç gelince gerekli düzenlemeyi yapacak, saldırıp haydutları püskürtecek ve yolu açacakmış… Pek  iyi ama bu haydutların gücü nedir, neresini nasıl tutmuş, ne kadar güç gelecek ve ne zaman gelecek?!</p>
<p>Bu bilmeceler çözülünceye değin, geriye, Erzincan’a dönmek ve kim bilir kaç gün beklemek gerek! Bizim ise, işimiz pek ivediydi. Ben, Erzurum ile Sivas arasındaki yolu belli süre içinde aşıp belli günde, Sivas’ta bulunamazsam şurada veya burada, şundan ya da bundan ötürü korktuğum ve beklediğim Sivas’ta ve her yerde duyulursa bozgun başlayabilir, işler altüst olabilirdi. Öyleyse karar? tehlikeyi göze alıp yola devam etmek. Başka çözümümüz de yoktu. Yalnız küçük bir düzenleme yapmayı uygun buldum.</p>
<p>Ellerinde hafif makineli tüfekler bulunan özverili arkadaşlarımızdan birkaçını (Şimdi bir alay komutanı olan Osman Bey ki Tufan bey adıyla tanınmıştır, bunların başında idi.) bir otomobil ile kendi otomobilimizin önüne geçirdik. Sağdan soldan gelecek, uzaktan açılmış ateşlere önem verilmeyerek otomobiller hızla şose üzerinde ileri yürümeye devam edecekler. Vurulan, ölen olursa, onlarla ilgilenilmeyecek… Tam şose üzerinde ve yakınında, yolu kapayan haydutlarla karşılaşılırsa, hepimiz otomobillerden atlayacağız ve bunlara saldırarak yolu açacağız ve kalanlar yine, kullanılabilecek durumda olan otomobillere binerek ve hızla ilerleyerek yola devam edecekler… İşte verilen buyruk da buydu…</p>
<p>Bu düzenleme ve davranışı akla uygun ve güvenilir görmeyenler bulunabilir. Gerçi o günlerde Elazığ Valisi Ali Galip Bey’in Dersim’de dolaştığı ve kimi oyalayıcı işler yapmaya ve türlü düzenler kurmaya çalıştığı biliniyorduysa da açıklayayım ki ben, her şeyden önce, boğazın gerçekten tutulduğuna inanmadım. Bunu, İstanbul Hükümetinin yardakçısı olabileceğini sandığım kimi kişilerin, yalnızca beni durdurmaya zorlamak için uydurdukları bir düzen saydım. İkincisi, Dersim Kürtleri Boğazı tutmuşlarsa bunların yapabilecekleri işin, uzak tepelerden yola ateş etmekten başka bir şey olmayacağı bence çok olasıydı. Kısacası yürüdük, Boğazı geçtik ve 2 Eylül 1919 günü Sivas’a vardık. Halkın, kentin çok uzaklarından başlayan büyük ve parlak gösterileriyle karşılandık.</p>
<p>Üçüncü Kolordu Komutanı olan Selahattin Bey, Sivas’ta bulunuyordu. Vali Paşa ile birlikte, Kongreye gelen delegelerin yerleştirilmesinde ve Temsilciler Kurulu için lise binasının ve kongre toplantı salonunun düzenlenmesinde ve her türlü önlemin alınmasında konukseverliğe örnek olacak biçimde olağanüstü çalışmışlardı. Refet Bey orada değildi. Nerede bulunduğunu da kimse bilmiyordu. Oysa 7 Temmuz 1919 günlü yönergemiz gereğince, kendi bölgesi olan Üçüncü Kolordu bölgesinden ayrılmaması gerekli ve üstelik tam Sivas’ta Kongre toplanacağı günlerde orada bulunması da uygun olacaktı. Yazışma sonunda kendisinin Ankara’da olduğu anlaşıldı. Ankara’da Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya, “Hemen ve kesinlikle Sivas’a gönderilmesini” buyurdum. 7 Eylülde geldi. Kendisini Temsilciler Kurulu üyesi olarak Kongre üyelerine tanıttım.</p>
<p>Baylar, bizden önce gelmiş olan delegeler, bizi beklerken aralarında toplantılar yapmışlar ve hazırlık niteliğinde kimi tasarılar kaleme almışlar. Bizim varışımızdan sonra da kimi özel toplantılar ve görüşmeler olmuş ve bu kez birtakım kararlar da verilmiş. İzin verirseniz, çok özel bir niteliği olduğu için, bu noktayı açıklayayım:</p>
<p>Sivas Kongresi 1919 Eylülünün dördüncü Perşembe günü öğleden sonra saat ikide açıldı.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu noktasında, Hüsrev Sami Bey’den Rauf Bey ve birtakım kişilerin Refet Bey’in evinde toplanarak kendisini başkan yapmama kararı aldıklarını öğrendiğini ve buna başlangıçta inanamadığını anlatır. Ancak, Kongre sırasında, Rauf Bey’in, Atatürk’ün “Kim Başkan olsun?” yönündeki sorusuna “Siz olmayın” biçiminde yanıt vermesi ve ardından da yaşlı bir delegenin abece sırasına göre başkan olunmasını önermesi, bu bilgiyi büyük ölçüde doğrulamıştır. Arkadaşlarının sergilediği bu olumsuz tutum karşısında büyük üzüntü duyduğunu belirten Atatürk, duygularını ‘Baylar, ben yurdun, öneriyi yapanla birlikte bütün ulusun, hepimizin nasıl bir felaket çıkmazında bulunduğumuzu göz önüne getirerek, kurtuluş çaresi olduğuna inandığım girişimleri bitmez tükenmez güçlükler ve engellere karşın nesnel ve tinsel bütün varlığımla yürütmeye çalışırken, benim en yakın arkadaşlarım, daha dün İstanbul’dan gelmiş olup ve işlerin içyüzünü elbette bilmeyen, saygı duyduğum yaşlı bir kişinin diliyle bana, senlikten benlikten söz ediyorlar.’ Tümcesiyle dile getirmiştir. Tüm bunlara karşın, büyük önder, yapılan gizli oylamada, üç kişi dışında diğer bütün üyelerin oylarını alarak başkan seçilmiştir.)</p>
<p>Sivas Kongresi’nin gündemi, Erzurum Kongresi’nin tüzük ve bildirisi ve bir de bizden önce Sivas’a gelmiş olan yirmi beş kadar üyenin düzenlediği bir andırıdan oluşacaktı. İlk açılış günü olan 4 Eylül günü ile beşinci, altıncı günleri, yani üç gün.</p>
<p>İttihatçı olmadığımızı açıkça belirtmek için ant içmek gereğini konuşmakla ve ant örneğini düzenlemekle; Padişaha sunulacak yazıyı yazmakla ve Kongrenin açılışı dolayısıyla gelen tellere karşılık vermekle ve daha çok da Kongre, siyasetle uğraşacak mı, uğraşmayacak mı konusunun tartışılmasıyla geçti. İçinde bulunulan didişme ve uğraşmalar, siyasetten başka bir şey değilken bu son tartışmalara şaşılmaz mı? Sonunda, Kongrenin dördüncü günü asıl konuya geldik ve o gün, Erzurum Kongresi Tüzüğü’nü görüşerek hemen sonuca bağladık. Çünkü Erzurum Kongresi Tüzüğü’nde yapılması gereken değişiklikleri önceden hazırlamış ve gerekli gördüğümüz üyeleri bu konuda aydınlatmış bulunuyorduk. Bununla birlikte, yapılan değişiklikler, sonradan kimi direnmelere, anlaşmazlıklara ve birçok yazışma ve tartışmalara yol açtığı için, bu değiştirilen noktaların önemlilerini bildireceğim:</p>
<ol>
<li>Derneğin adı “Şarki Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti”33 idi, “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” oldu.</li>
<li>“Temsilciler Kurulu Doğu Anadolu’nun bütününü temsil eder” sözü yerine “Temsilciler Kurulu yurdun bütününü temsil eder.” dendi. Üyeler arasına da altı kişi daha eklendi.</li>
<li>“Nasıl olursa olsun, yurdumuza girmeyi ve işimize karışmayı Rumluk ve Ermenilik örgütleri oluşturma amacıyla yapılmış sayacağımızdan elbirliğiyle savunma ve direnme ilkesi kabul edilmiştir.” yerine “Nasıl olursa olsun, yurdumuza girmeyi ve işimize karışmanın ve özellikle Rumluk ve Ermenilik örgütleri oluşturma amacını güden davranışların durdurulması için elbirliğiyle savunma ve uğraşma ilkesi kabul edilmiştir.” denildi. Bu iki tümcedeki ayrılık, anlam bakımından elbette pek büyüktür. Birincisinde Anlaşma Devletleri’ne karşı düşmanca bir durum alınacağı ve direnileceği söylenmiyor. İkincisinde bu yön açıkça belirmiş oluyor.</li>
<li>Tüzüğün dördüncü maddesini oluşturan sorun, oldukça tartışmalara yol açtı. Madde şuydu: “Osmanlı Hükümetinin yabancı devletler baskısı karşısında, buraları (yani doğu illerini) bırakmak ve buralarla ilgilenmemek zorunda kaldığı anlaşılırsa yönetim, siyaset, askerlik bakımlarından nasıl davranılacağının belirtilmesi ve saptanması” yani geçici yönetim kurma işi.</li>
</ol>
<p>Sivas Kongresi Tüzüğü’nde bu maddedeki “buraları” yerine “ülkemizin her hangi bir parçasını bırakmak ve orası ile ilgilenmemek…” biçiminde kapsayıcı ve genel sözler kondu.</p>
<p>Bundan sonra, 8 Eylül toplantısında, söz ettiğim andırıya değinildi. Bu andırıda başlıca Amerikan güdümü sorunu üzerinde duruluyordu.</p>
<p>O günlerde, İstanbul’dan gelen kimi kişiler, Amerikalı Bay Bravn (Browne) adında bir gazeteciyi de Sivas’a getirmişlerdi. Bu işle ilgili olarak Kongrede geçen görüşmelerden söz açmadan önce konu üzerinde, yüce kurulunuzun yeterince aydınlanmasını sağlamak üzere, ilkin, bu konuya giriş olarak birtakım bilgileri sunayım. Bu bilgiler, Erzurum’dan beri başlayan kimi yazışmalardan daha iyi anlaşılacağı için, onları olduğu gibi sunacağım.</p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde, Amerikan güdümüyle ilgili çok ilginç on bir telyazısına yer vermektedir. Bu telyazılarında özetle şunlar dile getirilmektedir:</p>
<ol>
<li>Beşinci Kafkas Tümeni Komutanı Vekili Arif Bey, kendisiyle görüşme yaptığı Bekir Sami Bey’in Amerikan güdümünü doğru bulduğunu bildirmekte ve Sivas Kongresinin toplanma tarihi konusunda bilgilendirilmek istemektedir.</li>
<li>Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, doğrudan Bekir Sami Bey’e bir telyazı göndererek, Amerikan güdümüne taraftar olmasının ayrıntılı gerekçelerini bildirmelerini istemiştir.</li>
<li>Bekir Sami Bey yine Arif Bey aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa’ya tel yazdırmış ve Amerikan güdümünün, savaştan önceki sınırlarıyla Osmanlı Ülkesinin bizde kalması ve Padişah soyunun egemenlik haklarına dokunulmaması koşullarıyla isteneceğini belirtmiştir.</li>
<li>Atatürk, Bekir Sami Bey’e 1 Ağustos 1919’da gönderdiği telde, böyle bir güdümcülüğün Amerika’ya ne gibi bir çıkar sağlayacağını ve kendisinin bu konudaki kişisel düşünce ve bilgilerinin ne olduğunu sormaktadır.</li>
<li>Bunun üzerine Bekir Sami Bey, Amerika ile yapılan görüşmelerin resmî değil özel olduğunu, bu nedenle güdümün koşulları üzerinde durulmadığını söylemiştir.</li>
<li>Halide Edip (Adıvar) 10 Ağustos 1919’da çok uzun bir tel göndererek; Fransa, İngiltere ve İtalya’ya neden güvenilemeyeceğini anlatmakta ve Amerikan güdümünü ‘katlanılabilir kötü durum’ olarak tanımladıktan sonra, bu öneri üzerinde düşünülüp çalışılmasını beklediklerini iletmektedir.</li>
<li>Afyonkarahisar’daki 12. Kolordu Komutanı Selahattin Bey’den 12 Ağustos 1919’da gelen gizli telde, İstanbul’daki çeşitli partilerin Amerikan Komisyonuna verilmek üzere aldıkları ortak kararlar bildirilmektedir. Buna göre: 1- Türkiye’nin doğu sınırlarında bir Ermenistan kurulması; 2- Bu amaçla bölgeden boşaltılacak Türk ve Kürtlere Amerika’nın yardım etmesi; 3- Erzincan ve Sivas yöresindeki Ermenilerin yeni Ermenistan sınırları içine gönderilmelerinin sağlanması; 4- Ermenistan hesabına toprak vermenin bağımsız bir Ermenistan değil, büyük ve uygar bir devletin güdümü altında bulunacak bir Ermenistan olacağının bilinmesi; 5- Amerikan Komisyonundan bir kişinin bu amaçla oralara gönderilmesi; 6- Bu işin yasal bir karara bağlanmasının Mebuslar Meclisine bırakılması önerilecektir.</li>
<li>Mustafa Kemal Paşa, On İkinci ve Yirminci Kolordu Komutanlıklarına yazdığı yanıtta, İstanbul’daki çeşitli siyasal partilerin aldıkları kararların Erzurum’da, Hakları Koruma Derneği Temsilciler Kurulunda büyük üzüntü ile karşılandığını, bu kararların kabul edilemez olduğunu, İstanbul’daki parti ve derneklerin kendi yetkileri dışına çıkmamaları gerektiğini ve bu telin olduğu gibi İstanbul’a gönderilmesini istediğini bildirir.</li>
<li>Ali Fuat Paşa 14 Ağustos 1919’da gönderdiği yanıtında, İstanbul’dan gelen yanıtlarda Amerikan güdümünün kabulünden söz edildiğini ve yazılan mektuplardan, bu görüşün tanınmış pek çok kişinin düşüncesine uygun olduğunun anlaşıldığını bildirmektedir.</li>
<li>17 Ağustos 1919 tarihli telde ise Ali Fuat Paşa, Kara Vâsıf Bey’in yolladığı ek bilgiden söz etmekte ve Amerikan güdümünün kabul edilmesi durumunda İngiliz, Fransız ve İtalyanları çıkarma olanağının doğacağının ve yalnızca Amerikalarla uğraşmanın daha kolay olacağının düşünüldüğü bildirilmektedir.</li>
<li>Mustafa Kemal Paşa 20. Kolordu Komutanlığı aracılığıyla Kara Vâsıf Bey’e gönderdiği telde; “Sözü edilen Amerikan güdüm ve yardımının pek çok dikkatle incelenmesi, ulusal amacımızla karşılaştırılması pek önemlidir. İstanbul’da çalışanların amacının, ulusal birliğin, yurdun bütünlüğünün, bağımsızlık ve egemenliğinin sağlanması diye anlatıldığına ve gösterildiğine göre, Amerika’nın güdümü kabul edilince bu amaç, dokunulmaz olarak kalabilir mi” diye sormuş ve ulusal onaya bağlanmamış olan kararların, ulusça hiçbir zaman tanınmayacağını kesin bir dille belirtmiştir.)</li>
</ol>
<p>Şimdi Baylar, Kongrede güdüm işi üzerine yapılan görüşme ve tartışmayı, elden geldiğince orada geçtiği gibi yüce kurulunuza dinletmeye çalışacağım:</p>
<p>Birçok kişi söz aldılar. Kimseye söz vermeden önce, başkanlık yerinden tutanaklara olduğu gibi geçen şu kısa düşünceleri öne sürdüm: “Bu andırıdaki konular üzerinde görüşmeye başlamadan önce, kimi noktalara dikkatinizi çekmek isterim. Bu raporda, örneğin Bay Bravn’dan söz edilmekte ve elli bin kişilik bir işçi ordusu getirileceğini söylediği yazılmaktadır.”</p>
<p>Baylar, Bay Bravn: “Ben resmî bir kişi olarak görüşmüyorum, büsbütün özel olarak görüşüyorum.” diyor ve Amerika’nın güdümü kabul edeceğini değil, belki etmeyeceğini söylüyor! Onun için sözleri, Amerika adına değil, kendi adınadır; güdümün ne olduğunu kendisi de bilmiyor! “Güdüm, siz ne derseniz odur!” diyor. Bu andırıda önemli olarak güdüm sorunu vardır. Bunun üzerinde görüşme açmadan önce on dakika dinlenelim (saat: 15.25).</p>
<p>Sonraki oturumda &#8211;  İlk söz Vâsıf Bey’indir dedim. Vâsıf Bey ilkin, güdümün tanımı üzerinde uzun bir konuşma yaptı. Sözü başkalarına bıraktı. Bir daha söz aldı ve “İlkin genel olarak güdümü kabul edelim de koşulları üzerinde sonradan görüşürüz.” dedi.</p>
<p>Üyelerden Macit Bey adında bir kişi – “Genel kurulca asıl görüşülecek konu, şimdiden sonra yalnız yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız? Güdümü ne türlü anlayarak güdümcü ile nasıl görüşeceğiz? Güdümcü kim olacaktır? Asıl sorun budur” yollu konuştu. Ben, başkanlık yerinden &#8211; “Sanırım bu raporda iki görüş beliriyor: Bunların birincisi, devletin iç ve dış bağımsızlığından vazgeçmemesi ve ikincisi de devlet ve ulusun zararlı dış baskılara karşı bir yardım ve desteğe gereksinmesi bulunup bulunmamasıdır. Asıl duraksamayı gerektiren nokta budur. İzin verilirse, bu nokta üzerinde düşünülmesi için raporu, Öneri Komisyonuna verelim. Sonra da yüce kurulunuza sunalım. Herhalde iç ve dış bağımsızlığımızı yitirmek istemiyoruz.” dedim. Bunun üzerine söz alan Bekir Sami Bey: “Üzerimize aldığımız görev çok ağır ve önemlidir; boş tartışmalara ayıracak hiçbir dakikamız yoktur. Bu andırımız üzerinde görüşelim ve ivedilikle zaman geçirmeksizin bir karara varalım.” dedi. Ben, başkanlık yerinden: “Bu sorunu, Komisyon Başkanı olmak dolayısıyla, açıklayayım (Ben aynı zamanda Öneri Komisyonu Başkanı idim): Bu andırı, Komisyonda okundu ve pek çok görüşüldü, tartışıldı ancak kesin karar oluşturacak bir kanıya varılamadı. Daha önce, genel kurulda okunmaksızın Öneri Komisyonuna verilmişti. Bunun için bir kez de burada okunup genel kurulun görüşü belli olduktan sonra gene Öneri Komisyonuna sunarak kesin kararı vermek istemiştik.” dedim. İsmail Fazıl Paşa (rahmetli) da söz alarak şunları söyledi: “Bekir Sami Bey’in düşüncesine katılırım; yitirecek zamanımız yoktur. Aslına bakılırsa iş de kolaylaşmıştır: Tam bağımsızlık mı, yoksa yabancı bir devletin güdümünü mü isteyeceğiz? Alacağımız karar budur. Böyle önemli, en önemli olan bir işi, bir daha komisyona göndermek ve ondan sonra yeniden genel kurula getirmekle zaman geçirmeyelim. İş uzar. Zamanımız değerlidir. Buna, bugün, yarın ya da öbür gün her durumda genel kurulda bir karar verelim. Komisyonda zaman geçirmeyelim. Çünkü pek önemli bir sorundur.”</p>
<p>Bundan sonra Hâmi Bey söz alarak İsmail Paşa Hazretleri ile Bekir Sami Beyefendi’nin düşüncelerine katıldığını söyledikten sonra “Herhalde bize bir yardım gereklidir; bunun en ilkel kanıtı da devlet gelirlerinin ancak borcumuzun faizini karşılayabilmesidir.” buyurdular.</p>
<p>Bundan sonra, Raif Efendi, güdüme karşı konuştu. İsmail Fâzıl Paşa ona karşılık yollu uzun bir konuşma yaptı. Ondan sonra yeniden Bekir Sami Bey konuştu ve dedi ki: “İsmail Fâzıl Paşa Hazretlerinin her bakımdan katıldığım konuşmasına bir şey ekleyeceğim: Kırım Savaşını, düşmanı yenerek bitirdikten sonra katıldığım Paris Kongresinde, savaş ortaklarımızın bize yükledikleri o bilinen koşullarla, bu şimdi okunan andırıdaki isteklerimiz karşılaştırılacak olursa, hangisinin daha çok bağımsızlığı zedeleyeceği anlaşılır sanırım!”</p>
<p>Bekir Sami Bey’den sonra Hâmi Bey ve Hâmi Bey’den sonra da Refet Bey (Refet Paşa) konuştular. Refet Bey’in söylediği şuydu: “Güdümün bağımsızlığı zedelemeyeceği kuşku götürmez iken, kimi arkadaşlarımız: ‘Bağımsız mı kalacağız, yoksa güdümümü kabul edeceğiz?’ yollu birtakım düşünceler ileri sürüyorlar! Onun için her şeyden önce güdümün ne olduğu anlaşılmalıdır. Bununla birlikte, güdümden söz açmadan önce de zihinleri gıcıklayan bu raporda, bu deyime ne gözle bakıldığını anlamak gerekir. Fâzıl Paşa Hazretleri ‘bağımsızlığı koruma koşulu ile güdüm’ buyuruyorlar. Hâmi Beyefendi’nin güdümle ilgili olarak verdiği andırı iki bölüme ayrılıyor: Bir gerekçe bölümü var, ondan sonra bir de güdümün tanımıyla ilgili bölüm var… Güdüm sorununu bunlardaki görüşlere göre ele almak için önce bir noktayı anlamak isterim; bu andırının içindekiler genel kurulca görüşülmüş müdür, görüşülmemiş midir?” İsmail Fâzıl Paşa: “Yanlış anlamaya yol açtığından biz üçümüz -yani Fâzıl Paşa, Bekir Sami ve Hâmi Beyler- bu andırıyı geri alıyoruz. Verilmemiş saydık.” dedi. (Bu andırının müsveddesi de temizi de kendilerinde kalmıştır.)</p>
<p>Başkanlıktan &#8211; “Andırı geri alınmıştır.” dedim.</p>
<p>Andırının geri alındığına bakmayarak söz alan Refet Bey, tutanakta beş altı sayfa yer tutan anlaşılır bir söylev verdi. Bu söylevin tutanaktan olduğu gibi aldığım kimi tümceleri, konuşmacının amacını açıklamaya yetecektir sanırım.</p>
<p>Refet Bey diyor ki: “Bizim Amerikan güdümünü yeğlemekten amacımız, bütün toplumları tutsak kılan; yürekleri, vicdanları söndüren İngiliz güdümünden kurtulmak, yumuşak ve ulusların vicdanlarına saygı gösteren Amerika’yı kabul etmektir. Yoksa asıl iş, para sorunu değildir. ………. söz olarak, güdüm ile bağımsızlık birbirine engel şeyler değildir; yalnız, eğer biz gerçekte güçlü olmazsak işte o zaman güdüm altında eziliriz ve o zaman güdüm bizim için bağımsızlığı bozucu olur. Bir de diyelim ki biz içerde ve dışarıda tam bir bağımsızlık isteriz. Ama acaba kendi başımıza yapabilecek miyiz, yapamayacak mıyız? Ondan önce, acaba bizi kendi başımıza bırakacaklar mı, bırakmayacaklar mı? bunu düşünelim! Şurası kuşku götürmez ki bugün İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan bizi paylaşmak istiyorlar ama eğer biz, bugün bir devletin kefilliği altında bir barış yapacak olursak ileride, uygun koşullar altında bulunur bulunmaz, hemen döner ve kendi çıkarımızı sağlarız. Ama eğer olumsuz bir durum ortaya çıkacak olursa, acaba büsbütün zarar etmiş olmayacak mıyız? ………. Her durumda bir Amerika kefilliğini kabul etmek zorundayız. Yirminci yüzyılda beş yüz milyon lira borcu, yıkık bir yurdu, pek verimli olmayan bir toprağı ve ancak on, on beş milyon lira geliri olan bir ulus için bir dış yardım olmaksızın yaşamak olanağı bulunmaz! Eğer bundan sonra da bu durumumuzda kalır ve bir dış yardımla kalkınmayacak olursak belki ileride Yunanistan’ın bile saldırılarına karşı kendimizi savunamayız… Tanrı korusun, eğer İzmir Yunanlılarda kalsa ve aramızda bir savaş açılsa düşmanımız, Yunanistan’dan vapurla asker getirecek durumda iken, acaba biz Erzurum’dan hangi trenlerle ulaştırmamızı yapabileceğiz? Bundan dolayı Amerikan güdümü her şeyden önce bir kefil ve destek bulmak için gereklidir.” Konuşmacı sözlerini şöyle bitirdi: “Eğer bu söylediklerimle gelecek görüşmelere bir başlangıç yapabildimse buna sevinirim.”</p>
<p>Baylar, bu parlak ve ustaca söylevin, dinleyenlerin düşünce ve kanıları üzerinde yapabileceği yanıltıcı etkinin ölçüsünü kolaylıkla kavrayabilirsiniz… Bunun ardından, gelebilecek olan aynı düşüncedeki konuşmacıların söylevleriyle, Kongre üyelerinin büsbütün zehirlenmesine ortam hazırlamamak ve özel aydınlatma ve uyarmalara zaman bulabilmek için, hemen: -On dakika dinlenelim efendim, diyerek oturuma ara verdim (saat: 17:30)</p>
<p>Baylar, bu söylevin son tümceleri dikkat çekicidir. Refet Beyefendi, Yunanlıları İzmir’de geçici sayıyor ve onlarla savaşmakta olduğumuzu kabul etmiyor. Yunanlılar İzmir’de kalırsa ve savaş durumuna girilirse başa çıkamayacağımız kanısında bulunuyor. Bundan sonraki oturumda Bursa delegelerinden Ahmet Nuri Bey, güdüme karşı uzun bir konuşma yaptı. Hâmi Bey buna daha uzun bir konuşma ile karşılık verdi ve gerçekten pek uzun olan konuşmasının sonlarına doğru konuşmasını şu bilgileri vererek pekiştiriyordu: “Ama şimdi biraz da işin kesin bildiğim bir yönünden söz açacağım. İşin bu evresinde ilgili kişi ile kendim görüştüğümden sözlerim yaklaşık değil, kesindir. İstanbul’dan ayrılmadan önce eski Sadrazam İzzet Paşa Hazretlerini görmeğe gitmiştim; kendileri de kesinlikle bir güdümün bizim için gerekli olduğu kanısında idiler; benden de bu konudaki düşüncemi sordular, ben de düşündüklerimi söyledim; birkaç gün sonra beni çağırtıp şu sorunu açıkladılar: Suriye ve Adana bölgesinde dolaştıktan sonra İstanbul’a gelip siyasal partilerin görüşlerini öğrenmeye çalışan Amerika Soruşturma Kurulu üyeleri, İzzet Paşa’yı konağında ziyaret ederek Anadolu’daki ulusal örgütün Türk ulusunu temsil ettiğine inandıklarını ve Paşa’yı da -yani İzzet Paşa’yı- bu işe önayak olan bir kişi olarak bildiklerini söylemişler ve “Eğer siz, Erzurum ve Sivas Kongrelerine Amerika’nın güdümünü istetecek olursanız, Amerika da Osmanlı Devleti’nin güdümcülüğünü kabul edecektir.” demişler. Paşa, bana bunu anlattıktan sonra, bu ulusun bir savaşa daha gücü kalmadığını ve her durumda böyle bir yola başvurmak zorunda bulunduğumuzu söyledi ve Sivas’a gittiğim zaman oradakilere bu durumu anlatmamı öğütledi. İzzet Paşa’nın kanısı da bu yolla istenecek bir güdümün yüzde doksan kabul edilebileceği ve yalnız bizim için birtakım koşullar ileri sürmenin zorunlu bulunduğu yolundadır. Hatta Paşa, ulusun isteğine dayanmaksızın Amerika’nın güdümcülüğü kabul etmeyeceğini, Kongrece belirtilecek isteğin Avrupa Devletlerine karşı Amerika için bir dayanak olacağını bile söyledi. Ben bu sorunu İstanbul’dan gizli telle Erzurum’da Rauf Bey’le bildirdim.” “Güdümün kendisinden çok adına takılanlar yok yere kaygıya düşüyorlar, sözcüğün önemi yoktur. Önem, işin özünde ve niteliğindedir. Güdüm altına girdik demeyelim de isterlerse, sonsuza dek yaşayacak devlet olduk! diyelim.”</p>
<p>(Bunun üzerine Vâsıf Bey de söz almış ve Refet Bey’in konuşmasını destekler nitelikte bir konuşma yapmıştır.)</p>
<p>Eylülün dokuzuncu salı günü yapılan toplantıda güdüm konusuna dokunan Rauf Bey’in tutanağa geçen sözleri şudur: “Bu güdüm sorunu üzerine şimdiye dek gerek basın ve gerekse başka çevrelerce birçok sözler söylendi. Yüce kurulunuz, dış destek düşüncesini kabul buyurduysa da bu desteği kimden isteyeceğimiz belirtilmedi. Amerika olduğu kapalı olarak anlatılıyorsa da bence, doğrudan doğruya adının söylenmesinde bir sakınca olamaz.”</p>
<p>Bu sözlere bakılırsa Rauf Bey’in görüşüyle, gerek Sivas Kongresi ve gerek Erzurum Kongresi Genel Kurullarının görüşleri arasında bir yanlış anlama olduğu kuşku götürmez. Rauf Bey’in konuşmasında yorumlanan bu anlayışın, gerek Erzurum ve gerek Sivas Kongreleri bildirilerinin yedinci maddesindeki yazılış özelliğinden doğduğu kanısına varılabilir. Gerçekten, bu maddenin yazılışında, belki güdüm istemede pek ileri giderek sonu gelmez propagandalarıyla kamuoyunu bulandıranları susturmak ve belki bundan daha çok, onların savlarına bir karşılık olmak üzere bir tür özellik vardır. Maddede yazılanlar mantık ışığında okunup incelenince bunların içinde ne güdümü ne de Amerika’nın güdümcülüğünü isteme düşüncesinin bulunmadığı anlaşılır. Bu noktayı açıkça göstermek için söz konusu maddeyi olduğu gibi anımsatmak isterim:</p>
<p>Madde 7- Ulusumuz, bu çağın ülkülerini yüce bilir; teknik, sanayi ve ekonomi durumumuzu ve bize gerekli olanları iyice anlar. Bundan ötürü, devletimizin ve ulusumuzun içte ve dışta bağımsızlığı ve yurdumuzun bütünlüğü korunmak koşuluyla, altıncı maddede belirtilen sınır içinde ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devletin, teknik, sanayi, ekonomi yardımını sevinçle karşılarız ve bu adaletlice, insanca koşulları kapsayan bir barışın da ivedilikle gerçekleşmesi, insanlığın esenliği ve dünyanın rahatlığı adına ulusal isteklerimizin en önemlisidir.</p>
<p>Baylar, bu maddenin hangi noktasında güdüm ve güdümcünün Amerika olacağı düşüncesi vardır? Olsa olsa: “Herhangi devletin teknik, sanayi, iktisat yardımını sevinçle karşılarız.” sözlerinden güdüm düşüncesine kapılanlar bulunabilir. Ama güdümün anlamı ve özü elbette bu değildir. Her zaman ve bugün de bu açık anlama göre yapılacak yardımları sevinçle karşılamaktayız ve karşılarız. Sonuçta Ankara-Ereğli ve Fevzi Paşa Diyarbakır demiryollarının yapılması için bir İsveç grubunun ve KayseriSivas-Turhal yollarının yapılması için de bir Belçika grubunun teknik, sanayi, ekonomi yardımlarını seve seve kabul ettik ve sözgelişi Ankara kentinin ve öbür Anadolu kentlerimizin bir an önce bayındırlaşmasına ve bütün öteki demiryollarımızla karayollarımızın ve limanlarımızın yapımına yardım etmek isteyecek yabancı sermaye sahiplerinin yardımlarını seve seve kabul ederiz. Yeter ki yurdumuza sermaye getireceklerin, devletimizin ve ulusumuzun iç ve dış bağımsızlığını ve yurdumuzun bütünlüğünü zedeleme ereğini güden gizli düşünceleri olmasın. Bu maddede yer alan “ulusçuluk ilkelerine saygılı ve yurdumuzu ele geçirme amacı gütmeyen herhangi devlet” sözünden Amerika Devleti anlamı çıkarılmasına yer yoktur. Çünkü bu ilkelere saygılı dünya devleti yalnız Amerika değildir. Örneğin İsveç Devleti, Belçika Devleti de bu nitelikte devletler değil midir? Bu devletlerden herhangi birinin güdümcülüğü de söz konusu olabilir mi? Bir de eğer Amerika Devleti’ne kapalı olarak gönderme yapılmak istenseydi “herhangi devletin” yerine “bir devletin” ya da hiç olmazsa sadece “devletin” sözleriyle yetinmek gerekirdi. Demek ki maddenin açıkladığı koşullar içinde teknik, sanayi, ekonomik yardımın iyiye yorulduğu, bütün devletleri kapsar görüldüğü açıktır.</p>
<p>Baylar, bu güdüm konusundaki görüşümü –ki bundan önce yapılan ve bu dakikada yüce kurulunuzun da bilgi edinmiş bulunduğu bunca yazışma ve tartışmalarımızla kanıtlanmıştır- aylardan beri, gece gündüz yanımda bulunan bir arkadaşın daha anlamamış olduğu düşünülebilir mi? Öyle ise ya Rauf Bey’in öteden beri benimle görüş birliği yoktu ya da görüş birliği vardı da Sivas’ta, İstanbul’dan gelenlerle konuştuktan sonra düşüncesini değiştirmişti. Burasını kestirmek bence güçtür. Şimdi biraz daha Rauf Bey’i dinleyelim. Rauf Bey, sözlerine şöylece devam ediyor: “Ateşkes Antlaşmasının yapıldığı sıralarda Almanlar Barış Antlaşmasını imza etmeyecek sanılırken İngiliz basını kimi gizli şeyleri açığa vurdu. Bunlardan birincisi, Almanya’nın barış antlaşmasını imza edeceği konusuydu. Bu gerçekleşti. İkincisi de Türkiye’nin paylaşılması konusuydu. Bu çok şükür gerçekleşmedi. Buna göre: Konferansın kararı gereğince Kızılırmak’ın doğu yanı Ermenistan sayılarak Amerika koruyuculuğuna veriliyor. Belki Gürcistan’la Azerbaycan da Amerika’ya bırakılıyor deniliyordu. Kızılırmak’ın batısındaki toprakların, İzmir ve İstanbul dışındaki kısımları da denize çıkış kapısı Antalya limanı olmak üzere, Türkiye oluyordu. Bu bölgenin kuzeyi, İtalyan ve Fransız; güneyi de İngiliz koruyuculuğuna ve yönetimine veriliyordu. İzmir’in ele geçirilişi bunların doğruluğunu ortaya koymaya başladı. Demek ki bu tehlike karşısında ülkemiz için en yansız durumda bulunan Amerika’nın yardımını kabul etmek zorundayız. Ben bu kanıdayım.”</p>
<p>Rauf Bey’in düşüncesini anlamak için, bundan sonra daha uzun süren sözlerini dinlemeye bilmem gereklik kaldı mı?</p>
<p>Baylar, pek uzun ve tartışmalı geçen bu güdüm görüşmeleri, güdüm isteyenleri susturacak ortalama bir çözüm yolu bulunarak bitirildi. Hem de bunu öneren yine Rauf Bey oldu: “Amerika’da yıllardan beri bize karşı yapılmakta olan kötüleyici propagandaların doğurduğu düşünce akımını düzeltmek için, her şeyden önce Amerika Kongresinden ülkemizi inceleyecek ve gerçeği görecek bir kurulu çağırmak.” Bu öneri oy birliğiyle kabul olundu. Kongre Başkanlık Kurulunun imzalarıyla bu yolda bir mektup müsveddesi hazırlandığını anımsıyorsam da bu mektubun gönderilip gönderilmediğini pekiyi anımsamıyorum. Doğrusu, bu mektuba özel bir önem vermiş değildim.</p>
<p>Baylar, bu arada şunu da söyleyeyim: Belge olarak başvurduğum Kongre tutanakları, Başkanlık Kurulu yazmanlığında bulunan Afyonkarahisar delegesi Şükrü ve güdümü savunan konuşmalarını dinlediğimiz Hâmi Bey’ler eliyle tutulmuş ve Hâmi Bey’in yazısıyla düzgün bir deftere temize çekilmiştir.</p>
<p>Baylar, Kongre 11 Eylülde sona erdi. 12 Eylülde Sivas halkının da katıldığı bir açıkoturum yapılarak kimi söylevler verildi. Kongre görüşmeleri sırasında önemli olarak Mebuslar Meclisinin tez elden seçilmesi ve toplantı yerinin neresi olması gerekeceği konularına değinildi. Ancak şimdi açıklayacağım sorunlar, Kongre görüşmelerini kısa kesmeyi gerektiriyordu. Bu son noktalarla daha sonra Temsilciler Kurulu uğraştı. 9 Eylül 1919 günü toplanmış olan kimi bilgiler Kongreye şöylece açıklandı: “Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki İngiliz kuvvetleri iki katına çıkarıldı. General Miln (Milne), Konya’ya geldi. Konya Valisi Cemal Bey ve Ankara Valisi Muhittin Paşa karşı koymakta duraksıyorlar. Yeni Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey de Cemal Bey türünden bir adammış. Değerli arkadaşlarımın böyle durumlar karşısında sert davranmak isteyeceklerini bildiğimden, çabuk ve sert önlemler alınmasını Fuat Paşa’dan rica etmiştim. Fuat Paşa da Kongrenin kendisine olan güvenine dayanarak Kongre adına gereken bildirim ve girişimlerde bulunmuştur. Bu türlü yürütümün yüce kurulunuzca kabul edilmesini rica ediyor. Fuat Paşa, valilere sert uyarmalar yapıyor. Bölgelere üst subaylardan ulusal komutanlar atıyor ve bu komutanlara ulus adına her türlü yetki verilmiştir, diyor.” Kongre öneriyi kabul etti. Bundan sonra açıklamaları şu yönde sürdürdüm.</p>
<p>“Buraya Galip Bey adında bir vali atanmış, geliyormuş ama bunun Harput Valisi Ali Galip Bey mi, yoksa Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey mi olduğu anlaşılamadı. Ancak biz başka bir bilgi elde ettik. Bay Novil (Noel) adında bir İngiliz Binbaşısı, Bedirhanlılardan Kâmuran, Celâdet ve Cemil Beylerle birlikte yanında on beş kadar Kürt atlısı ile Malatya’ya gelmiş ve kendilerini Mutasarrıf Bedirhanlı Halil Bey karşılamıştır. Harput Valisi de bir posta hırsızını izliyor görünerek otomobille Malatya’ya gelmiştir. Bu amaçla bunlara Adıyaman’daki birlik de verilmiştir. Amaçlarının Kürtleri, Kürdistan kurmaya söz vererek işlerimizi bozmaya ve bizi öldürtmeye yollamak olduğu anlaşılmış ve karşı önlemlere de başvurulmuştur. Bu arada valiyi ve ötekilerini yakalatmak istiyoruz. Malatya Mutasarrıfı da Kürt aşiretlerini Malatya’ya çağırmıştır. Bunun üzerine On Üçüncü Kolordu bölgesinde işe giriştik. Gereken önlemler alınmıştır. Yarın akşam Harput’tan gönderilen bir birlik, ortalığı karıştıranları tepeleyecektir. Buradaki Kolordu Komutanı da gereken önlemleri almıştır. Malatya’ya ve öbür yerlere de gereken buyruklar verilmiştir.”</p>
<p>Baylar, hemen hemen Sivas Kongresinin toplantı süresince, sinirlere gerginlik verecek nitelikte haberler almaktan geri kalmıyordum. Ancak aldığım bütün bilgileri olduğu gibi Kongre üyelerine sunmakta yarardan çok sakınca buluyordum. Gördünüz ki şimdi açıklayacağım üzere, gerçekten tehlikeli sayılabilecek nitelikte olan Ali Galip sorunundan da söz ederken sakıngan bir dil kullanmayı yeğ tutmuştum. Bence en önemli sorun, her türlü güçlüklere ve tehlikelere göğüs gererek Sivas Kongresi görüşmelerini bir an önce sonuçlu kararlarla bitirmek ve bu kararları yurtta uygulamaya girişmekti. Bu dileğim gerçekleşti. Bütün ülkeyi kapsayan ulusal örgüt tüzüğünün ve Genel Kongre Bildirisi’nin hemen basılıp dağıtılması için gereken işler yapıldı. Yalnız beklenenin üstünde yeni olaylar karşısında kalındığından Kongre sona erdiği halde Kongre üyelerinin, durum gelişinceye değin, Sivas’ta kalmalarını uygun gördüm ve gerekirse daha güçlü bir olağanüstü Kongre toplamak için de hazırlıklar yaptım. Ali Galip’in kaçması üzerine Kongre üyelerinin Sivas’ta alıkonulmasından vazgeçildiği gibi, Ferit Paşa Hükümetinin düşmesi üzerine olağanüstü kongre toplamaya da gereklik görülmedi.</p>
<p><em>Eski adı, Hısnımansur </em></p>
<p><em>Eski adı, Keller </em></p>
<p><em>Anadolu ve Rumeli’nin Haklarını Savunma Derneği </em></p>
<p><em>Doğu Anadolu’nun Haklarını Savunma Derneği</em></p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 49-63</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amasya Genelgesi ve Kongreler Süreci</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/amasya-genelgesi-ve-kongreler-sureci/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2020 23:27:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[18 Haziran 1919]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Fuat Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Kemal Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Amasya Genelgesi ve Kongreler Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk'ün söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cevat Abbas Bey]]></category>
		<category><![CDATA[ferit paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Kâzım Karabekir Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[rauf bey]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Molla]]></category>
		<category><![CDATA[SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)]]></category>
		<category><![CDATA[Talî Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Teşkilâtı Umumiye]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynelâbidin Partisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5558</guid>

					<description><![CDATA[18 Haziran 1919 günü Trakya’ya verdiğim yönergede işaret ettiğim bir noktanın uygulanması zamanı gelmiş bulunuyordu. Anımsarsınız ki o&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>18 Haziran 1919 günü Trakya’ya verdiğim yönergede işaret ettiğim bir noktanın uygulanması zamanı gelmiş bulunuyordu. Anımsarsınız ki o nokta, Anadolu ve Rumeli ulusal örgütlerini birleştirerek bunları bir merkezden yönetmek ve adlarına iş görmek üzere, Sivas’ta genel bir kurultay toplamaktı. Bu amaçla emir subayım Cevat Abbas Bey’e 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya’da söyleyip yazdırdığım genelgenin başlıca noktaları şunlardı:</p>
<ol>
<li>Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.</li>
<li>İstanbul Hükümeti üstlendiği sorumluluğun gereklerini yerine getirmemektedir. Bu durum, ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.</li>
<li>Ulusal bağımsızlığı, ulusun azmi ve kararlılığı kurtaracaktır.</li>
<li>Ulusun durumunu görüşmek ve hakkının sesini dünyaya duyurmak için, her türlü yabancı etki ve denetimden uzak, ulusal bir kurulun bulunması kararlaştırılmıştır.</li>
<li>Anadolu’nun her bakımdan en güvenli yeri olan Sivas’ta ulusal bir kongrenin ivedilikle toplanması gerekmektedir.</li>
<li>Bunun için her sancaktan, yetenekli ve halkın güvenini kazanmış üç kişinin, olabildiğince çabuk yetişmek üzere, hemen yola çıkarılması gerekmektedir.</li>
<li>Çıkabilecek herhangi bir kötü duruma karşı, bu ulusal bir giz olarak saklanmalı ve gereken yerlerde delegeler kimlik değiştirmelidir.</li>
<li>Doğu illeri adına 10 Temmuz 1919’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O güne değin öteki il delegeleri de Sivas’a ulaşabilirlerse, Erzurum Kongresinin üyeleri de Sivas’ta yapılacak genel toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar.</li>
</ol>
<p>Görüyorsunuz ki bu yazdıklarım, aslında vermiş ve dört gün önce Trakya’ya bildirmiş olduğum bir kararın Anadolu’ya da genelge ile bildirilmesinden başka bir şey değildir. Bu kararın 21-22 Haziran 1919 gecesi, karanlık bir odada alınmış korkunç ve gizemli yeni bir karar olmadığı, kolaylıkla anlaşılır sanırım. Bu noktanın aydınlanması için, isterseniz küçük bir açıklamada bulunayım. Baylar, o müsvedde işte aynen şu kâğıtlardır (göstererek), dört maddeliktir, içindekileri söyledim. Altında benim imzam vardır. Bir de görevi dolayısıyla, kurmay başkanım bulunan Albay Kâzım Bey’in (şimdi İzmir Valisi Kâzım Paşa), kurmaylarımdan bildirim işleriyle görevli Husrev Bey’in (şimdi elçi), askerî makamlara şifre eden emir subayım Muzaffer Bey’in, sivil makamlara şifre eden bir sivil görevlinin imzaları vardır. Bundan başka daha birtakım imzalar vardır. Bu imzaların bu müsveddeye konması güzel bir talih ve rastlantıdır.</p>
<p>Daha, Havza’da bulunduğum sırada, Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’dan bir gizli tel aldım. Bu tel: “Tanıdığınız bir kişi kimi arkadaşlarla İstanbul’dan buraya gelmiştir. Ne yapmalarını buyuruyorsunuz?” anlamındaydı. Bilmeceyi andıran bu tel, beni çok ilgilendirdi ve şaşırttı. Söz konusu kişiyi tanıyorum, benden ne yapacağını soruyor, Ankara’da arkadaşım olan güvenilir bir komutanın yanında, tel de gizli bir teldir. Öyleyse neden adını gizli bile yazdırmaktan çekiniyor? Epeyce düşündüm. Anlar gibi oldum, kestirilebilir ki bilmece çözmekle uğraşacak zamanım yoktu. Ama Fuat Paşa’yı yakından görmek; bölgeleri, çevreleri, düşünceleri üzerinde görüşmek bence çok istenilir bir şeydi. Bu bilmeceli telin uyandırdığı düşünceyle kendisine şu ricada bulundum: “Ankara’dan ayrıldığınızı belli etmeyecek biçimde gereken düzenlemeleri yaptıktan sonra, ad ve kılık değiştirerek birkaç gün için ivedilikle yanıma geliniz. İstanbul’dan gelen arkadaşları da birlikte getiriniz.”</p>
<p>Gerçekten Fuat Paşa, dediğim gibi Havza’ya doğru yola çıkar. Ama benim birtakım zorlayıcı nedenlerden dolayı, hemen Havza’dan ayrılıp Amasya’ya gitmem gerekmişti. Fuat Paşa, Havza yolunda durumu anlar ve Amasya’ya yönelir. İşte böylece 21-22’de Amasya’da yanımda bulunuyor. Adı telde bildirilmeyen kişi de Rauf Bey idi. İstanbul’dan ayrılmak üzere, evimden otomobile bineceğim sırada Rauf Bey yanıma gelmişti. Bineceğim vapurun izleneceğini ve İstanbul’da iken tutuklamadıklarına göre belki de Karadeniz’de batırılacağımı güvenilir kimselerden işitmiş, onu bildirdi. Ben İstanbul’da kalıp tutuklanmaktansa, batıp boğulmayı yeğledim ve yola çıktım. Kendisine de eninde sonunda İstanbul’dan çıkmak zorunda kalırsa yanıma gelmesini söyledim.</p>
<p>Rauf Bey gerçekten İstanbul’dan çıkmak gereğini duymuş ve çıkmış ama benim yanıma gelmedi. Arkadaşı olan 56. Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Bey’le buluşmak istemiş ve İzmir savaş boyuna daha yakın bir yerde, daha etkili ve daha yararlı olacağını sanarak Bandırma-Akhisar yoluyla Manisa bölgesine gitmiş. Gittiği yerde; halkın iç gücünü yitik, durumu öldürücü ve korkunç görmüş. Hemen adını değiştirerek oradan Ödemiş, Nazilli, Afyonkarahisar üzerinden Aziziye – Sivrihisar yoluyla ve araba ile de Ankara’ya, Fuat Paşa’nın yanına gelmiş ve bana başvurmuş. Pek güzel ama adını saklayarak beni üzmenin anlamı var mıydı? Öte yandan Üçüncü Kolordu Komutanım olup Samsun Mutasarrıflığında bıraktığım Refet Bey’i, artık Sivas’a, kolordu merkezine göndermek istiyordum. Birkaç kez, gelmesi için buyruk vermiştim. Bölgesinde geziye çıkmış. Buyruklarıma yanıt bile alamıyordum. En son o da bir rastlantıyla o gün gelmişti.</p>
<p>(Atatürk bu noktada, Rauf ve Refet Beylerin Genelgeye imza atmak konusunda kararsız kaldıklarını anlatarak sözlerini şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Kongreye çağrı genelgesi, sivil ve askerî katlara gizli olarak gönderildi. Bundan başka İstanbul’da bulunan kimi kişilere de gönderildi. Ama bu kişilere ayrıca bir de genelge niteliğinde mektup yazdım. Kendilerine mektup yazdığım kişiler şunlardı: Abdurrahman Şeref Bey, Reşit Akif Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Seyit Bey, Halide Edip Hanım, Kara Vasıf Bey, Nafıa Nazırı23 Ferit Bey, Sulh ve Selamet Fırkası Başkanı Ferit Paşa (sonradan Milli Savunma Bakanı oldu), Câmi Bey, Ahmet Rıza Bey. Bu mektupta söylediğim noktaları özet olarak yineleyeceğim:</p>
<ol>
<li>Yalnız mitingler ve gösteriler, büyük amaçları hiçbir zaman gerçekleştiremez.</li>
</ol>
<p>2. Bunlar ancak doğrudan doğruya ulusun bağrından doğan ortak güce dayanırsa kurtarıcı olur.</p>
<ol start="3">
<li>Aslında acı olan, durumu öldürücü biçime sokan en keskin etken, İstanbul’daki karşı akımlar ve ulusal erekleri zararlı biçimde desteksiz bırakan siyasal ve ulus yararına aykırı propagandalardır. Bunun cezasını yurdumuzun nasıl çektiğini pek çok görmekteyiz.</li>
<li>Artık İstanbul Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmak zorundadır.</li>
<li>Size düşen özveri pek büyüktür.</li>
</ol>
<p>25 Hazirana dek Amasya’da kaldım. Anımsarsınız ki o günlerde İçişleri Bakanlığında bulunan Ali Kemal Bey, benim görevimden çıkarıldığım ve artık benimle hiçbir resmî işlem yapılmaması ve hiçbir isteğimin yerine getirilmemesi konusunda şifre ile bir genelge yayımlamıştı. 23 Haziran 1919 gün ve 84 sayılı olan bu genelgeyi, ilginç bir anlayışı gösterir belge olduğu için olduğu gibi bilgilerinize sunacağım.</p>
<p>İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’in 23.06.1919 günlü ve 84 numaralı gizli telinin çözülmüş örneğidir.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte güncel siyaseti o derecede bilmediği için, olağanüstü yurtseverlik ve çaba gösterdiği halde, yeni görevinde hiç başarılı olamadı. İngiliz Olağanüstü Temsilciliğinin isteği ve üstelemesi üzerine görevinden alındı ve alındıktan sonra yaptıkları ve yazdıklarıyla da bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Redd-i İlhak cemiyetleri gibi, Balıkesir ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı haksız yere kırdırmaktan ve böyle bir durumdan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka bir iş görmeyen; emirsiz, saygısız ve kanunsuz kurulan kimi kurullar için öteden beri çektiği tellerle de siyasal yanılgılarını yönetimde de arttırdı. Adı geçenin İstanbul’a getirilmesi Milli Savunma Bakanlığını ilgilendiren bir görevdir. Ama İçişleri Bakanlığının size kesin buyruğu, artık o kişinin görevinden çıkarılmış olduğunu bilmek, kendisiyle hiçbir resmî işleme girişmemek, hükümet işleriyle ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu yönergeye uygun iş görmekle ne gibi sorumlulukların ortadan kalkacağını anlayacağınızı biliyorum. Bu önemli ve korkulu dakikalarda memur olsun, halktan olsun, her Osmanlı’ya düşen en büyük ödev, Barış Konferansınca yazgımız üzerine karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken, artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek; akıllıca ve tedbirlice davranışlara uymak; parti mezhep, ırk ayrılıkları gözetilmeksizin, herkesin yaşamını, malını, ırzını korumakla uygarlık dünyası karşısında bu yurdu bir daha lekelememek değil midir?”</p>
<p>Bu genelgeden, ben, ancak Sivas’a vardığım 27 Haziran 1919 günü haberim oldu. Ali Kemal Bey, 23 Haziran günü bu genelgesiyle düşmanlara ve Padişaha karşı önemli bir görevi yaptıktan sonra, 26 Haziran 1919 günü hükümetten çekilmiştir. Ali Kemal Bey’in Sadrazama verdiği resmî çekilme yazısından başka, Saray’a gidip Padişaha kendi eliyle verdiği çekilme yazısı örneklerini ve sözlü olarak bildirdiklerini ve Padişahın ona verdiği yanıtı çok sonra öğrendim.</p>
<p>Ali Kemal Bey çekilme yazılarında, özellikle Padişaha sunduğunda: “Osmanlı ülkesinin türlü yerlerinde baş gösteren ayaklanma ve kargaşa belirtileri üzerine, ayaklanma ateşinin hemen ve yayılmadan durdurulup söndürülmesi ve yok edilmesi için önlem almak yalnız kendi makamını ilgilendirirken, Padişahtan gördüğü yakın ilgi ve güveni çekemeyen kimi arkadaşlarının, birçok boş nedenler ileri sürerek, ayaklanmanın genişlemesine yol açmakta olduklarından” söz ettikten sonra “Resmî görevinden çekilmekle birlikte özel olarak hizmet edeceğini ve bağlılıktan ayrılmayacağını” yazısına ekliyor ve sözlü olarak da “Resmî görevden ayrılmamı fırsat sayan hasımlarımın saldırılarından kulunuzu koruyunuz.” diye yalvarıyor.</p>
<p>Padişah yanıt olarak: “Beni büsbütün yalnız bırakmayacağına güveniyorum. Bağlılığınız bana büyük umut ve teselli vermiştir. Saray her dakika size açıktır. Refik Bey’le işbirliği yapmaktan ayrılmayınız.” gibi okşayıcı sözler söylüyor. Bağlılığından padişahın büyük umut ve teselliye kapıldığı Ali Kemal’i, bakanlık görevinde ve Padişahın yanında gördükten sonra, bir de asıl gerçek görevi başında görelim! Canınız sıkılmazsa Sait Molla’nın Rahip Fru’ya yazdığı mektuplardan birini gözden geçirelim. “Ali Kemal Bey’e son felaketi üzerine, üzüntü duyduğumuzu söyledim. Bu değerli kişiyi elde bulundurmak gerek, bu fırsatı kaçırmayalım. Bir armağan sunmak için en uygun zamandır.” “Ali Kemal Bey, dün o kişi ile görüşmüş. Basın işinde biraz ağırdan almak gerektiğini söylemiş. Bir kez herhangi bir düşünceye kazanılan düşünür ve yazarları, öncekine aykırı bir amaca yöneltmek bizde kolay olmaz. Bütün resmî görevliler ulusal ayaklanmayı şimdilik iyi görüyorlar, demiş. Ali Kemal Bey, yönergenize eksiksiz uyacak. Zeynelâbidin Partisi ile de işbirliği yapmaya çalışıyor. Kısacası işler bulandırılacak.”</p>
<p>Bu mektupta bir çıkma yapılmış, şimdi onu da okuyalım: “Birkaç kezdir söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa’ya ve yandaşlarına biraz arka çıkar gibi görünmeli ki kendisi tam güvenle buraya gelebilsin. Bu işe olağanüstü önem veriniz. Kendi gazetelerimizle onu destekleyemeyiz.” Bu belgeler üzerinde sırası gelince daha çok bilgi veririm. Şimdilik bu kadarı yeter.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ali Kemal Bey’in, Amasya’dayken daha duymadığımı söylediğim genelgesi, görevlilerin ve halkın kafalarını gerçekten karıştırmış. Her yerde eksik olmayan yıkıcı ruhlu kimseler, hemen bana karşı propagandaya ve çalışmaya girişmişler. Bu yoldaki baltalayıcı gösterilerin ve işlerin en önemlisi, Sivas’ta düzenlenmeye başlamış.</p>
<p>(Atatürk, Söylev’in bu bölümünde, İstanbul’dan Elazığ Valisi olarak gönderilen Ali Galip Bey’in, Sivas’ta halkı ulusalcılara karşı kışkırtmak için yaptığı girişimleri ayrıntılarıyla ele aldıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyor:)</p>
<p>Ayın 25’inci günü, Sivas’ta beni kötüleyici birtakım uygunsuz olaylar geçmeye başladığını öğrendim. 25-26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’i çağırdım ve yarın sabah karanlıkta Amasya’dan güneye gideceğiz, dedim. Bu gidişimizin gizli tutulması ve hazırlanılması için emir verdim. Bir yandan da Beşinci Tümen Komutanı ve kurmaylarımla, gizli olarak şu önlemi kararlaştırdık: Beşinci Tümen Komutanı, tümeninden seçme subay ve erlerle olabildiğince güçlü bir atlı piyade birliğini hemen o geceden başlayarak çabucak kuracaktı. Ben, 26 Haziran sabahı karanlıkta arkadaşlarımla birlikte otomobil ile Tokat’a gitmek üzere yola çıkacaktım. Birlik kurulur kurulmaz, Tokat üzerinden Sivas’a doğru gönderilecek ve benimle bağlantı kurulacaktı. Gidişimiz, hiçbir yere telle bildirilmeyecek ve elden geldiğince Amasya’da da açığa vurulmayacaktı.</p>
<p>26 Haziran’da Amasya’dan yola çıktım. Tokat’a varır varmaz telgrafhaneyi gözaltına aldırarak benim varışımın Sivas’a ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26-27 Haziran gecesini orada geçirdim, 27 Haziran’da Sivas’a doğru yola çıktım. Otomobille Tokat’tan Sivas’a aşağı yukarı altı saattir. Sivas valisine, Tokat’tan Sivas’a gelmek üzere yola çıktığımı bildiren açık bir tel yazdım. İmzada Ordu Müfettişliği sanını kullanmıştım. Telde, özel bir düşünce ile yola çıkış saatimi bildirmiştim. Ama bu telin, ayrılışımdan altı saat sonra çekilmesini ve o zamana değin hiçbir yoldan Sivas’a bilgi verilmemesini sağlayacak önlemleri aldırdım.</p>
<p>Şimdi Baylar, gözlerimizi yeniden Sivas’ta bıraktığımız görüntüye çevirelim. Ali Galip Bey’le Reşit Paşa arasında bana karşı ne gibi bir işlem yapılacağının tartışılması sahnesine… Tartışmanın kızıştığı bir sırada, Reşit Paşa’nın eline, benim Tokat’tan çekilen telimi verirler. Reşit Paşa hemen Ali Galip Bey’e uzatır: “İşte kendisi geliyor; buyurun, tutuklayın!” der. Reşit Paşa, telde yazılı olan çıkış saatini görünce hemen kendi saatini çıkarır, bakar… “Efendim geliyor değil, gelmiş olacaktır.” diye ekler.</p>
<p>Bunun üzerine Ali Galip: “Ben tutuklarım dedimse benim ilim içinde olursa tutuklarım, demek istedim.” deyince, toplantıda bulunanları bir heyecan kaplar… Hep birden: “Haydi öyleyse karşılamaya gidelim.” diyerek toplantıya son verirler… Ancak kentin ileri gelenleri ile halkla ve askerle parlak bir karşılama hazırlığı yapabilmek için biraz zaman kazanmak gerektiğini oysa hesapça benim, Sivas kenti kapılarına yaklaşmış olacağımı göz önünde bulundurarak beni, kentin yakınında bulunan Ziraat Numune Çiftliği’nde biraz dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali Paşa karargâhımın sağlık başkanı olup daha önce, gerekli örgütleri kurmak için Sivas’a göndermiş olduğum Talî Bey’i çağırtarak, bu görevin yapılmasını ondan rica etmiş ve karşılama hazırlıklarını bitirince hemen kendisinin de yanımıza geleceğini söylemiş…</p>
<p>Gerçekten, tam Numune Çiftliği yakınında, karşımıza çıkan bir otomobilin içinde Talî Bey göründü. Otomobillerden indik, çiftliğin avlusunda oturduk. Talî Bey, anlattığım durumu ayrıntılarıyla açıkladıktan sonra, görevinin beni burada biraz oyalamak olduğunu söyleyince hemen ayağa kalktım: “Çabuk otomobillere ve Sivas’a!” dedim.</p>
<p>Bunun nedenini anlatayım. O anda aklıma gelen şuydu: Karşılama töreni yapacağız diye Talî Bey’i aldatmış olabilir ve gerçekte ters bir düzen yapmak için zaman kazanmak isteyebilirlerdi. Otomobillere binmek üzere iken Sivas yönünden başka bir otomobil yanımıza yaklaştı. İçinde Vali Paşa vardı. Reşit Paşa: “Efendim, birkaç dakika daha dinlenmez misiniz?” diye söze başladı. “Yarım dakika bile dinlenmeye gereksinim duymuyorum. Hemen gideceğiz ve sen benim yanımda gel.” dedim.</p>
<p>&#8211; Efendim, dedi, sizin yanınıza Rauf Bey binsin, ben arkadaki otomobille de gelirim.</p>
<p>&#8211; Hayır, hayır, dedim. Siz buraya…</p>
<p>Bu küçük önlemin neden alındığı kendiliğinden anlaşılır. Sivas kentine vardığımızda, caddenin iki yanı büyük bir kalabalık ile dolmuş, askerî birlikler tören duruşu almış bulunuyordu. Otomobillerden indik. Yürüyerek askeri ve halkı selamladım… Bu görünüş, Sivas’ın saygıdeğer halkının ve Sivas’ta bulunan yiğit subay ve erlerimizin bana, ne denli bağlı olduğunu ve sevgi beslediğini belirten canlı bir tanık idi… Bundan sonra, doğruca Kolordu Komutanlığına gittim ve hemen Ali Galip’i ve onun yardakçısı olduklarını anladığım bozguncuları getirttim. Onlara ne yaptığımı açıklayarak aslında epey yorgunluk verdiğinden kuşku duymadığım ayrıntıları uzatmak istemem. Yalnız bir noktayı belirtmekle yetineceğim. Baylar, bu Ali Galip, karşılaştığı kötü durumdan sonra, gizli diyecekleri olduğunu söyleyerek, geceleyin yalnızca yanıma gelmek istedi. Kabul ettim. Davranışlarının dış yüzüne önem vermemizi ricayla Elazığ valiliğini kabul ederek gelmekten amacının, benim görüşüme hizmet etmek olduğunu ve Sivas’ta kalışının, benimle buluşup buyruk almak için olduğunu açıklamaya ve bin türlü kanıtla bizi inandırmaya çalıştı ve sabaha dek oyalayarak başarı da sağladığını açıkça söylemeliyim.</p>
<p>Sivas’ta, kurulan örgütler ve yapılacak işler üzerine gerekenlere yönerge verdikten sonra, hiç uyumadan geçen 27-28 gecesinin sabahında, bir bayram günü, Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıkıldı. Bir haftalık sıkıntılı bir otomobil yolculuğundan sonra 3 Temmuz 1919 günü, halkın ve askerin gerçekten içten gelen gösterileri arasında, Erzurum’a varıldı. İstanbul Hükümetinden gelebilecek yıkıcı bildirimleri denetlemek ve durdurmak için, haberleşme kanalı olan önemli merkezlerde gereken önlem ve düzenleme alınması için, bütün komutanlara, 5 Temmuz 1919 tarihinde buyruk verdim. Komutan, Vali ve Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin Erzurum Şubesi ile görüşüldü. Vali Münir Bey, İstanbul Hükümetince görevinden çıkarılmıştı. Gitmeyip Erzurum’da kalmasını bildirmem üzerine daha Erzurum’da bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılıp İstanbul’a gitmek üzere Erzurum’dan geçen Mazhar Müfit Bey de Münir Bey gibi Erzurum’da beni bekliyordu.</p>
<p>Bu iki vali beyle, On Beşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ve yanımda bulunan Rauf Bey, eski İzmit Mutasarrıfı Süreyya Bey ve karargâhımdan Kurmay Başkanı Kâzım Bey ve Kurmay Hüsrev Bey, Doktor Refik Bey arkadaşlarımla önemli bir görüşme yapmayı uygun gördüm. Kendilerine genel ve özel durumu ve tutulması zorunlu olan yolu anlattım. Bu arada en elverişsiz durumları, genel ve kişisel tehlikeleri, her olasılığa göre nelerin göze alınması zorunlu olacağını açıkladım Bir de, “Ulusal amaçlarla ortaya atılacakların yok edilmesini düşünenler, yalnız Saray, İstanbul Hükümeti ve yabancılardır. Ancak bütün halkın aldatılabileceğini ve bize karşı çevrilebileceğini de düşünmek gerektir. Önder olacakların her ne olursa olsun, amaçtan dönmemeleri, yurtta barınabilecekleri son noktada, son nefeslerini verinceye değin, amaç uğrunda özveriyi sürdüreceklerine, işin başında karar vermeleri gerekir. Yüreklerinde bu gücü duymayanların işe girişmemeleri çok daha iyi olur. Çünkü böyle bir durumda, hem kendilerini hem de ulusu aldatmış olurlar. Bir de söz konusu görev, resmî makam ve üniformaya sığınarak el altından yapılamaz. Böyle bir tutum, bir ölçüye değin yürüyebilir. Ama artık o dönem geçmiştir. Açıkça ortaya çıkmak ve ulusun hakları adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun, bu sese katılmasını sağlamak gerektir.</p>
<p>Benim, görevden çıkarıldığım ve her türlü sonuçla karşı karşıya bulunduğum kuşku götürmez. Benimle açıkça işbirliği yapmak, o sonuçları şimdiden kabul etmektir. Bundan başka, söz konusu ettiğim durumun istediği adam, daha birçok bakımdan da ille ben olabilecekmişim gibi bir sav yoktur. Yalnız herhalde, bu ülke çocuklarından birinin ortaya atılması zorunlu olmuştur. Benden başka bir arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki o arkadaş, bugünkü durumun gerektirdiği yolda yürümeyi kabul etsin.” dedim.</p>
<p>Bu konuşma ve açıklamadan sonra, hemen bir karar almak uygun olmayacağından bir süre düşünmek ve özel konuşmalar yapabilmek için, görüşmelere son verdiğimi bildirdim.</p>
<p>Yeniden toplandığımızda, işin başında benim bulunmamı istediler ve kendilerinin bana yardımcı ve destek olacaklarını bildirdiler. Yalnız bir arkadaş, Münir Bey, önemli özrü dolayısıyla bir süre için kendisinin eylemli görev almaktan bağışlanmasını rica etti. Ben, görünüşte, görevden ve askerlikten ayrıldıktan sonra, şimdiye değin olduğu üzere üst komutanmışım gibi buyruklarımın yerine getirilmesinin başarı için temel koşul olduğunu söyledim. Bu da eksiksiz onaylandıktan sonra toplantıya son verildi.</p>
<p>Baylar, İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığı katında, görevden ayrılan Cevat Paşa ile göreve başlayan Fevzi Paşa’dan ve İstihzaratı Sulhiye Komisyonu’nda26 çalışan İsmet Bey’den başlayarak Erzurum’a gelinceye değin, her yerde gördüğüm ve karşılaştığım komutan, subay, her türlü devlet adamı ve ileri gelen kişilerle burada, Erzurum’da yaptığım gibi görüşmeler ve anlaşmalar yapmıştım. Bunun yararını değerlendirebilirsiniz.</p>
<p>Erzurum’a varışımın ilk günlerinde Erzurum Kongresinin toplanmasını sağlamak için gerekli önlemleri almakla uğraşmaya önem verildi.</p>
<p>Baylar, Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin, 3 Mart 1919 günü, bir çalışma kurulu meydana getirilerek kurulmuş olan Erzurum şubesi, Trabzon ile de anlaşarak 1919 yılı Temmuzunun onuncu günü Erzurum’da bir Vilâyatı Şarkiye Kongresi toplamaya girişti. Benim, daha Amasya’da bulunduğum günlerde, Haziran içinde, doğu illerine delege göndermeleri için öneri ve çağrı mektubu yolladı. İllerden delege getirilmesi için, o günden başlayarak benim Erzurum’a varışıma değin ve ondan sonra da bu konuda olağanüstü çaba gösterdi. Ancak o günlerin koşulları içinde, böyle bir amacın gerçekleştirilmesindeki güçlüğün büyüklüğü kolaylıkla anlaşılır. Kongrenin toplanma günü olan 10 Temmuz yaklaşmasına karşın, illerden gerekli delegeler seçilip gönderilmiyordu. Oysa bu kongrenin toplanmasını sağlamak artık pek önemli bir iş olmuştu. Bu nedenle, sağlam girişimlerde bulunmamız gerekti. İllerin her birine bildirimler yapmakla birlikte, bir yandan da gizli tellerle valilere, komutanlara gereği gibi bildirimler yapıldı. Sonunda on üç gün gecikmeyle yeterince delege toplanması başarıldı.</p>
<p>Baylar, ulusal çabayı ordunun desteklemesi ve askerî ve ulusal çalışmaları birbiriyle düzenli duruma getirmek, önemli bir konuydu. Trabzon’daki tümeni, komutan vekili yönetiyordu. Asıl komutan Halit Bey Bayburt’ta gizlenmişti. Halit Bey’i gizlendiği yerden çıkarmak iki bakımdan gerekliydi. Biri ve en önemlisi, İstanbul’a çağrılmanın ve bu çağrıya gitmemenin korkulacak, gizlenilecek bir yönü olmadığını ulusa ve özellikle askerlere göstererek onların yürek gücünü yükseltmek gerekiyordu. Bir de kıyıda önemli bir yer olan Trabzon’a, dışarıdan bir saldırı olursa oradaki tümenin başında ateşli bir komutan bulundurmak uygun olacaktı. Bunun için, Halit Bey’i Erzurum’a getirttim; ona, kendim özel bir yönerge verdikten sonra, gerektiğinde hemen tümenin başına geçmek üzere Maçka’da bulunması için buyruk verdirdim. Biz bu işlerle uğraşırken bir yandan da İstanbul’da Milli Savunma Bakanlığı katında bulunan Ferit Paşa’nın ve Padişahın, İstanbul’a dönmemi sağlamak için sürüp giden aldatıcı tellerine de türlü karşılıklar vermekle zaman yitirmek zorunda kalıyorduk.</p>
<p>Milli Savunma Bakanlığı: “İstanbul’a gel!” diyor. Padişah: “Önce hava değişimi al, Anadolu’da bir yerde otur ama bir işe karışma!” diye başladı. Sonunda, ikisi birlikte: “İlle gelmelisin!” dedi. “Gelemem.” dedim. En sonra 8-9 Temmuz 1919 gecesi, Saray’la açılan bir telgraf başı konuşması sırasında, birdenbire perde kapandı ve 8 Hazirandan 8 Temmuza değin, bir aydır süren oyun sona erdi. İstanbul, o dakikada benim resmî görevime son vermiş oldu. Ben de o dakika da 8-9 Temmuz 1919 gecesi 22.50’den sonra Milli Savunma Bakanlığına saat 23.00’dan sonra da Padişaha görevimle birlikte askerlik mesleğinden çekildiğimi bildiren telleri çekmiş oldum.</p>
<p><strong>Durumu, ordulara ve ulusa kendim bildirdim. O günden sonra resmî görev ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız ulusun sevgisine, soyluluk ve cömertliğine güvenerek, onun bitmez verim ve güç kaynağından esin ve güç alarak, vicdan görevimizi sürdürdük.</strong></p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde, askerî ve ulusal örgütler kurma konusunda sürekli yazıştığı ve olumlu yanıtlar aldığı İkinci Ordu Müfettişi Cemal Paşa’nın izinli olarak İstanbul’a gittiğini, ancak, akıl almaz bir çelişkiyle, geri dönmek yerine, orada kalıp Ali Rıza Paşa Kabinesinde Milli Savunma Bakanı olarak göreve başladığını anlatmaktadır. Kısa bir süre sonra Selahattin Bey de aynı çelişkili tutumu sergileyince, duruma tepki gösterme gereği doğmuş ve Atatürk, 7 Temmuz 1919’da yayımladığı bir genelge ile ulusal örgütlere dokunulamayacağı; güveni sarsan komutanların görevden alınacağı; hükümetin askerî ve ulusal örgütlerin dağıtılmasına yönelik olası buyruklarına uyulmayacağını duyurmuştur. Daha sonra, Albay Refet Bey’le olan yazışmalarına yer veren Atatürk, konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Baylar, ben askerlikten çekilince tüm Erzurum halkının ve Doğu İllerinin Haklarını Savunma Derneğinin Erzurum Şubesinin, bana karşı pek açık olarak gösterdikleri güven ve yakınlığın bende bıraktığı unutulmaz izlenimleri burada açıkça anmayı, bir ödev sayarım.</p>
<p>Derneğin Erzurum Şubesinden aldığım 10 Temmuz 1919 günlü yazıda, “Derneğin başına geçmemi ve Çalışma Kurulu Başkanlığını kabul etmemi öneriyorlar ve birlikte çalışmak üzere ayırdıkları beş kişinin adlarını bildiriyorlardı.” Bu beş kişi: Raif Efendi, Emekli Binbaşı Süleyman Bey, Emekli Binbaşı Kâzım Bey, Albayrak Gazetesi Müdürü Necati Bey, Dursunbeyoğlu Cevat Bey idi. Söz konusu ettiğim yazıda Rauf Bey’in de Çalışma Kurulu İkinci Başkanlığına seçildiği bildiriliyordu. O günlerde, Erzurum Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Raif Efendi ve üyeler Hacı Hafız Efendi, Süleyman Bey, Maksut Bey, Mesut Bey, Necati Bey, Ahmet Bey, Kâzım Bey ve yazman Cevat Bey idi.</p>
<p>Erzurum Şubesi, İstanbul’daki Genel Merkez Başkanlığına ulaştırmaya çalıştıkları bir telle, “Genel Merkez adına söz söyleme yetkisinin bana verildiğinin telle bildirilmesini” de rica ettiler. Bundan başka, bizim Erzurum Kongresine girmemizi kolaylaştırmak için, Kongreye Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Emekli Binbaşı Kâzım ve Dursunbeyoğlu Cevat Beyler delegelikten çekildiler.</p>
<p>Baylar, bildiğiniz gibi Erzurum Kongresi 1919 yılı Temmuzunun 23’ncü günü, pek gösterişsiz bir okul salonunda açıldı. İlk günü beni, başkanlığa seçtiler. Kongre üyelerini durum ve bir ölçü dek, düşünülenler üzerinde aydınlatmak için yaptığım konuşmada; Tarih ve olayların sürükleyişiyle, gerçekten içine düştüğümüz kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan coşmayacak hiçbir yurtseverin düşünülemeyeceğini, belirttim. Silah Bırakışması koşullarına aykırı olarak yapılan saldırı ve salgınlarından söz açtım. Tarihin, bir ulusun varlığını ve hakkını hiçbir zaman tanımazlıktan gelemeyeceğini, bunun için de yurdumuzu, ulusumuzu kötüleyici yargıların yüzde yüz değerden düşeceğini söyledim. Yurt ve ulusun kutsal varlıklarını kurtarma ve koruma konusunda, son sözü söyleyecek ve bunun gereğini yaptıracak gücün, bütün yurda bir elektrik ağı gibi yayılmış olan ulusal akımdan doğan yiğitlik ruhu olduğunu söyledim. Yürek gücünün artırılmasına yaramak üzere de bütün kıyım görmüş ulusların, ulusal amaçlarına ulaşmak için -içinde bulunduğumuz gündeki- çalışmaları üzerine elde edilen kimi bilgileri özetledim<strong>. Ve ulusun yazgısında, sözünü yürütecek bir ulusal istencin ancak Anadolu’dan doğabileceğini belirttim ve ulusal istence dayanan bir ulusal kurul oluşturulmasını ve gücünü ulusal istençten alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma ereği olarak gösterdim.</strong></p>
<p>Baylar, Erzurum Kongresi 14 gün sürdü. Çalışmasının sonucu, düzenlediği tüzük ve bu tüzüğün içindekileri kamuya duyuran bildiriden oluşmaktadır. Bu tüzük ve bildiri, o zamanın ve çevrenin gerektirdiği ikinci derecede düşünceler çıkarılarak incelenirse birtakım köklü ve geniş kapsamlı ilkeleri ve kararları ortaya koyabiliriz. İzin verirseniz bu ilkelerin ve kararların, bence, daha o zaman nelerden oluştuğunu açıklayayım:</p>
<ol>
<li>Ulusal sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.</li>
<li>Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı Hükümetinin dağılması durumunda ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır.</li>
<li>Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve güvenliğin sağlanmasına İstanbul Hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri, ulusal kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler Kurulu yapacaktır.</li>
<li>Kuva-yi Milliyeyi etken ve ulusal istenci egemen kılmak temel ilkedir.</li>
<li>Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.</li>
<li>Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz.</li>
<li>Millet Meclisinin hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.</li>
</ol>
<p>Bu ilke ve kararlar türlü türlü yorumlanmışsa da temel nitelikleri hiç değiştirilmeksizin uygulanabilmiştir.</p>
<p>Baylar, biz, kongrede özetlediğim bu kararları ve bu ilkeleri saptamaya çalışırken Sadrazam Ferit Paşa da ajanslarla birtakım demeçler yayımlıyordu. Bu demeçlere, Sadrazamın ulusu ihbar etmesi dense yeridir. 23 Temmuz 1919 günlü ajansla, dünyaya şunu duyuruyordu: “Anadolu’da karışıklık çıktı. Anayasaya aykırı olarak Mebuslar Meclisi adı altında toplantılar yapılıyor. Bu işlerin sivil ve askerî görevlilerce yasak edilmesi gerekir.” Buna karşı gereken önlemler alındı ve Mebuslar Meclisinin toplantıya çağrılması istendi. Ağustosun yedinci günü Kongre toplantısını kapatırken Kongre üyelerine: “Önemli kararlar alındığını ve bütün dünyaya ulusumuzun varlık ve birliğinin gösterildiğini” söyledim ve “Tarih, bu Kongremizi çok az görülebilen büyük bir eser olarak yazacaktır.” dedim. Sözlerimin yersiz olmadığını, zaman ve olayların kanıtladığı kanısındayım, Baylar.</p>
<p>(Atatürk burada, Erzurum Kongresinin, tüzük gereğince oluşturduğu Temsilciler Kurulunu açıklamaktadır: Mustafa Kemal (Eski Üçüncü Ordu Müfettişi, askerlikten çekilmiş), Rauf Bey (Eski Bahriye Nazırı)29, Raif Bey (Eski Erzurum Milletvekili), İzzet Bey (Eski Trabzon Milletvekili), Servet Bey (Eski Trabzon Milletvekili), Şeyh Fevzi Efendi (Erzincan’da Nakşî Şeyhi), Bekir Sami Bey (Eski Beyrut Valisi), Sadullah Efendi (Eski Bitlis Milletvekili), Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Başkanı))</p>
<p>Baylar, yeri gelmişken şunu bilginize sunayım ki bu kişiler hiçbir zaman bir araya gelip birlikte çalışmış değildir. Bunlardan İzzet, Servet, Hacı Musa Beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir. Raif ve Şeyh Fevzi Efendiler, Sivas Kongresine katılmışlar ve ondan sonra biri Erzurum’a, ötekisi Erzincan’a dönerek bir daha aramıza katılmamışlardır. Rauf Bey ve Sivas Kongresinde aramıza katılan Bekir Sami Bey, İstanbul’daki Mebuslar Meclisine gidinceye dek, bizimle birlikte bulunmuşlardır.</p>
<p>Baylar, anı olarak küçük bir noktaya da dokunmak isterim. Benim bu Erzurum Kongresine üye olarak girip girmeyeceğim düşünülmeye değer görüldüğü gibi, Kongreye katıldıktan sonra da başkan olup olmayacağım üzerinde duraksayanlar bulunmuştur. Bu duraksayanlardan kimilerinin düşüncelerini iyi niyetlerine ve içtenliklerine yormakla birlikte, başka birtakım kimselerin bu konuda içtenlikten büsbütün uzak olduklarına, tersine büyük kötülük amacı güttüklerine daha o zaman kuşkum kalmamıştı. Örneğin, düşman casusu olup her nasılsa Trabzon ili içinde bir yerden kendini Kongreye delege göstertip gelen Ömer Fevzi Bey ve bunun arkadaşları gibi. Bu kişinin hainliği, sonradan Trabzon’daki ve oradan kaçtıktan sonra İstanbul’daki işleri ve davranışlarıyla kesin olarak anlaşılmıştır.</p>
<p>Kongrenin bitiminden iki üç gün önce başka bir tartışma da söz konusu olmaya başlamıştı. Kimi yakın arkadaşlarım, benim Temsilciler Kuruluna girip açık olarak çalışmamı sakıncalı görüyorlardı. Düşünceleri şu noktalarda özetlenebilir: “Ulusal girişim ve çalışmaların bütün anlamıyla ulustan doğduğunu, gerçekten ulusal olduğunu göstermek gerekir. Böyle olursa girişimler daha güçlenir ve kimsenin kötü yorumuna ve özellikle yabancıların olumsuz düşüncelerine yer kalmaz. Ama tanınmış ve hele İstanbul Hükümetine ve Halifelik ile Padişahlığa karşı başkaldırıcı durumuna düşmüş; saldırı noktası olan benim gibi bir adamın, bütün bu ulusal girişimlerin başında bulunduğu görülürse çalışmaların ulusal amaçlar yolunda olmaktan çok, özel istekleri gerçekleştirmek için olduğu kanısına yol açabilir. Bunun için, Temsilciler Kurulu üyeleri, illerle bağımsız sancakların seçeceği kişiler olmalıdır. Ancak böylelikle, ulusal bir güç gösterilebilir.”</p>
<p>Bu düşüncelerin yerinde olup olmadığını araştıracak değilim. Yalnız benim de bu düşüncelere karşı olan düşüncelerimin dayanak noktalarından kimilerini sayayım: Öncelikle ben, ne olursa olsun, Kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü zaman geçirmeksizin, ulusal istencin işler duruma getirilmesini ve ulusun kendi başına silahlı ve eylemli olarak önlemler almaya başlamasını sağlamak zorunluluğuna inanıyordum. Bu temel ilkeleri benimsetip karara bağlatabilmek için, Kongrede çalışmayı ve yönetici olarak üyeleri aydınlatmayı çok gerekli görüyordum. Nitekim öyle oldu. Erzurum Kongresinin, daha önce açıkladığım ilke ve kararlarını herhangi bir Temsilciler Kurulunun uygulatabileceğine benim güvenim olmadığını, açıkça söyleyebilirim. Nitekim zaman ve olaylar beni doğrulamıştır. Bundan başka, daha Amasya’da iken kararlaştırdığım ve bütün ulusa her türlü araçlarla duyurttuğum Sivas Genel Kongresinin toplanmasını sağlamak, bütün ulusu ve yurdu tek bir kurulla temsil etmek, sonra yalnız doğu illerini değil, yurdun bütün parçalarını aynı dikkat ve duyarlıkla savunma ve kurtarma yollarını bulmaya çalışmak gibi işleri, herhangi bir kurulun başarabileceği kanısında olmadığımı açıkça söylemek zorundaydım. Çünkü bende böyle bir kanı bulunsaydı, işe giriştiğim güne dek, bu konuda girişim yapan ve uğraşanların çalışma sonuçlarını bekleyerek görevimden çekilmemek yolunu tutardım. Hükümet, Padişah ve Halifeye karşı başkaldırmayı gerekli görmezdim. Tersine ben de kimi ikiyüzlü ve iki yanlılar gibi dış görünüşü pek parlak ve gösterişli olan, o günün ordu müfettişliğini ve Padişah Hazretlerinin yaverliği sanını elden bırakmazdım. Gerçi benim açıkça ortaya atılmamda ve bütün ulusal ve askerî işlerin başına geçmemde kuşkusuz sakınca vardı. Ama o sakınca, başarısızlığa uğradığımda herkesten önce ve herkesten çok benim en büyük cezaya çarptırılmamdan başka bir şey olabilir miydi? Oysa bütün yurdun ve koskoca bir ulusun, ölüm kalımı söz konusu olurken yurtseverim diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerine yer var mıdır?</p>
<p>Baylar, ben kimi arkadaşlarca ileri sürülen düşünce ve kuruntulara uysaydım, iki bakımdan büyük sakıncalar doğacaktı. Birincisi; düşüncelerimde, kararlarımda ve bütün kişiliğimde tutarsızlık ve yetersizlik olduğunu açığa vurmak ki bu davranış, benim vicdan buyruğu ile üstlendiğim görev bakımından düzeltilemeyecek bir yanılgı olurdu.</p>
<p>Baylar, tarih, söz götürmez bir şekilde ortaya koymuştur ki büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde… bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada, yurtseverim diyen bin bir çeşit kişinin, bin bir türlü tutum ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve güçlü kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla, sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi ve en sonunda ulaşılması çok güç olan hedefe varılabilir mi? Tarihte, buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi Baylar; ulus, ülke, siyaset ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincanlı bir Nakşî Şeyhi ve Mutkili bir aşiret başkanı gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir Temsilciler Kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi? Bırakıldığında yurdu ve ulusu kurtaracağız, dediğimiz zaman, ulusu ve kendimizi aldatmış olmak gibi kötü bir yanılgıya düşmeyecek miydik? Böylesine bir kurula, perde arkasından yardım edilebileceği düşünülse bile bu yöntem, güvenilir sayılabilir miydi?</p>
<p>Bu söylediklerimin, o günlerde değilse bile, artık bugün, bütün dünyaca kabul edilebilecek gerçeklerden olduğuna hiç kuşkum yoktur. Bununla birlikte ben, bu söylediklerimi o günlerden kalma kimi anı ve belgelerle burada doğrulamayı, gelecek kuşakların siyasal ve toplumsal eğitimi bakımından ödev sayarım. Bu dakikaya değin olduğu gibi buradan sonra da sözünü edeceğim olaylar dolayısıyla, bu yön, kendiliğinden aydınlanmaya başlayacaktır.</p>
<p>Baylar, Erzurum Kongresinin bitiminde, Ferit Paşa’dan sonra Milli Savunma Bakanlığına yeni geldiği anlaşılan bir Nâzım Paşa imzasıyla, 15. Kolordu Komutanlığına 30 Temmuz 1919 günü şöyle bir buyruk geldi:</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey’in Hükümet kararlarına karşı gelmelerinden ötürü hemen yakalanarak İstanbul’a gönderilmeleri, Bâbıâlice uygun görülüp ilgili görevlilere gerekli buyruklar verildiğinden, kolorduca önemle yardım edilmesi ve sonucundan bilgi verilmesi rica olunur.</p>
<p>Bu buyruğa, Kolordu Komutanlığınca gereği gibi yanıt verildi. Bu yanıtı öteki komutanlara da, olduğu gibi gönderterek dikkatlerini çektirdim.</p>
<p>Kongre bildirisi, yurt içinde her yere ve yabancı devlet temsilcilerine türlü yollarla bildirildi. Tüzük de komutanlara ve başka güvenilir makamlara gizli tel ile bölüm bölüm verilerek bulundukları yerlerde basılıp çoğaltılmasına ve yayımının sağlanmasına çalışıldı. Bu iş, doğal olarak günlerce sürdü. Bununla ilgili olarak Sivas’ta Üçüncü Kolordu Komutanı Selahattin Bey’den, 22 Ağustos 1919 günlü aldığım bir telde: “Tüzüğün ikinci ve dördüncü maddelerinin yayımını sakıncalı bulduğu, bir kez daha incelenmesi gereği” bildiriliyordu. İkinci madde – Birlik olarak savunma ve direnme ilkesinin kabul edildiğine; Dördüncü madde &#8211; Geçici yönetim kurulabileceğine ilişkin maddelerdir.</p>
<p>Biz Erzurum’da, Kongre kararlarının her yerde anlaşılmasını ve birlikte uygulanmasını sağlamaya çalışırken “Karakol Cemiyetinin Teşkilâtı Umumiye Nizamnamesi”30 ve “Karakol Cemiyeti Vezaifi Umumiye Talimatnamesi”31 diye basılı birtakım kâğıtların, bütün orduya, komutanlara, subaylara ve herkese dağıtıldığı bildirildi. Bu yönetmeliği okuyan, bana en yakın komutanlar bile, bu işi benim yaptığımı sanarak iyiden iyiye kuşku ve duraksamalara düşmüşler. Benim, bir yandan kongrelerle açık olarak ulusal ortak çalışmalar yaparken, bir yandan da gizemli ve korkunç bir komite kurmakla uğraştığım kanısına kapılmışlar. Gerçi bu işleri ve girişimleri yapanlar, ki İstanbul’da bulunuyorlarmış, her şeyi benim adıma ve hesabıma yapmaktaymışlar.</p>
<p>Karakol Derneğinin Genel Kuruluş Tüzüğü’ne göre, genel merkez üyeleri ve sayıları, toplanma yerleri ve nasıl toplandıkları, nasıl seçilip görevlendirildikleri kesin olarak gizli ve saklı tutulur. Bir de en ufak bir gizi açığa vuran ya da Karakol Derneğine tehlike getiren ve dahası tehlike getirici bir kuşku uyandıran, hemen asılır. Genel Görevler Yönetmeliği’nde de “bir ulusal ordu”dan söz ediliyor ve “Bu ordunun başkomutanı ve genelkurmay başkanı, ordu, kolordu ve tümen komutanları ve kurmayları seçilmiş ve atanmış olup gizli ve saklı tutulur. Bunlar, görevlerini gizli olarak yaparlar.” deniliyordu. Baylar, hemen komutanları uyardım; bu tüzük ve yönetmelik kararlarını kesinlikle uygulamamaları gerektiğini ve bu girişimin kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim. Sivas’a varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vasıf Bey’den anladım ki bu işi yapan kendisi ve kimi arkadaşlarıymış.</p>
<p>Kesinlikle, böyle bir davranış doğru değildi. Herkesi asmakla korkutarak bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların buyruklarına uymaya zorlamak, çok tehlikeliydi. Gerçekten orduda görevli herkeste, hemen birbirlerine karşı güvensizlik ve bir korku başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının, “Benim komutam altındaki kolordunun, acaba saklı ve gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan, acaba ne zaman ve nasıl komutanlığı ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak?” gibi birtakım haklı kuruntulara kapılması beklenilmez değildir.</p>
<p>Sivas’ta Kara Vasıf Bey’e, gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli genelkurmay başkanının kimler olduğunu sorduğum zaman, “Hepsi siz ve arkadaşlarınızdır.” yanıtını vermişti. Bu, beni büsbütün şaşırtmıştı. Bu karşılık, elbette, akla ve mantığa uygun olamazdı. Çünkü hiç kimse bana böyle bir düzen ve kuruluştan söz açmış ve benden bu iş için izin almış değildi. Bu derneğin daha sonra, özellikle İstanbul’da, bu ad altında çalışmasını sürdürmeye çabaladığı anlaşıldıktan sonra, kuruluşunda ve sıkışınca bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerin doğruluğunda iyi niyet ileri sürülemez.</p>
<p>İstanbul Hükümetini, ulusal girişimleri önlemekten vazgeçirmek, başarıyı çabuklaştırmaya ve kolaylaştırmaya yarayacağı için önemliydi. Bu düşünceyle, Ferit Paşa’nın doğal olarak hiçbir başarı sağlayamadan, hemen hemen onuru kırılmış bir durumda İstanbul’a dönüşünden yararlanarak, kendisine 16 Ağustos 1919 günü gizli bir tel yazdım.</p>
<p>(Atatürk bu telde, İstanbul Hükümetinin, ulusal akıma karşı gelmek yerine, ona dayanacak yönde bir siyaset izlemesi gerektiğini belirtmektedir.)</p>
<p><em>Karakol Derneğinin Genel Görev Yönetmeliği </em></p>
<p><em>Karakol Derneğinin Genel Kuruluş Tüzüğü </em></p>
<p><em>Eski Donanma Bakanı </em></p>
<p><em>Ulusal Güçler </em></p>
<p><em>Doğu İlleri Kongresi </em></p>
<p><em>Barış Hazırlıkları Komisyonu </em></p>
<p><em>Eski adı, Karesi </em></p>
<p><em>Barış ve Esenlik Partisi </em></p>
<p><em>Bayındırlık Bakanı </em></p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938) syf: 33-49</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal Paşa Anadolu&#8217;da</title>
		<link>https://kemalataturk.net/ataturkun-soyledikleri/mustafa-kemal-pasa-anadoluda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2020 13:53:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk'ün Söyledikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[avusturya-macaristan]]></category>
		<category><![CDATA[Barış ve Esenlik Dernekleri]]></category>
		<category><![CDATA[birinci dünya savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Bulgaristan]]></category>
		<category><![CDATA[Elâziz]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Dostları Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[ingiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Yükselme Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Yükselme Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Lâzistan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Paşa Anadolu'da]]></category>
		<category><![CDATA[Trabzon ve Yöresi Özerklik Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Uzlaştırma ve Özgürlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://kemalataturk.net/?p=5547</guid>

					<description><![CDATA[1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir Silah Bırakışması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi yaşamlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Saltanat ve halifelik katında oturan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak yalnız Padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…</p>
<p>Anlaşma Devletleri3 Silah Bırakışması’nın ilkelerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, Anlaşma donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş ve Antep İngilizlerce ele geçirilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda, yabancı devletlerin subay, memur ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da Anlaşma Devletleri’nin onayıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor. Bundan başka, yurdun dört bir yanında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çabalıyorlar.</p>
<p>Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgeler ile doğrulandı ki İstanbul Rum Patrikliğinde kurulan Mavri Mira Kurulu,  illerde çeteler kurmak ve yönetmekle, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla uğraşmakta. Yunan Kızılhaçı, Resmî Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Kurulunun çalışmalarını kolaylaştırmaya yardım ediyor. Mavri Mira Kurulunca yönetilen Rum okullarının izci örgütleri, yirmi yaşını aşmış gençleri de içine alarak her yerde geliştiriliyor. Ermeni Patriği Zaven Efendi de Mavri Mira Kurulu ile düşünce birliği içinde çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tam Rum hazırlığı gibi ilerliyor.</p>
<p>Trabzon, Samsun ve tüm Karadeniz kıyılarında kurulan ve İstanbul’daki merkeze bağlı Pontus Derneği kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.</p>
<p>Durumun korkunçluğu ve ağırlığı karşısında, her yerde ve her bölgede birtakım kişilerce kurtuluş yolları düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünceyle girişilen çalışmalar, birtakım örgütler doğurdu. Örneğin; Edirne ve yöresinde Trakya Paşaeli adlı bir dernek vardı. Doğuda, Erzurum ve Elazığ’da, genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilâyatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti kurulmuştu. Trabzon’da, Muhafaza-i Hukuk adlı bir dernek bulunduğu gibi İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Âdemi Merkeziyet Cemiyeti vardı. Bu dernek merkezinin gönderdiği delegeler, Of ilçesi ve Rize yöresinde şubeler açmışlardı.</p>
<p>İzmir’in ele geçirileceğine ilişkin Mayısın on üçünden beri açık belirtiler gören İzmirli kimi genç yurtseverler, ayın 14-15’inci gecesi, bu acıklı durumu aralarında görüşmüşler ve bir oldubittiye geldiğinde kuşku kalmayan bu Yunan işgalinin katma ile sonuçlanmasını önlemek düşüncesinde birleşmişler ve Redd-i İlhak ilkesini ortaya atmışlardır. Bu ilkenin yayılması için aynı gece İzmir’de Yahudi Maşatlığı’na toplanabilen halkça bir gösteri toplantısı yapılmışsa da ertesi gün sabahleyin Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesi üzerine, bu toplantıdan umulduğu ölçüde sonuç alınamamıştır.</p>
<p>Bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasal erekleri üzerine, kısaca bilgi vermek uygun olur düşüncesindeyim.</p>
<p>Trakya-Paşaeli Derneği’nin ileri gelenlerinden kimileriyle daha İstanbul’dayken görüşmüştüm. Osmanlı Devleti’nin çökeceğini kesinliğe yakın bir olabilirlik içinde görüyorlardı. Osmanlı yurdunun parçalanacağı korkusu karşısında, Trakya’yı, olabilirse Batı Trakya’yı da birleştirerek İslam ve Türk topluluğunu bir bütün olarak kurtarmayı düşünüyorlardı. Ancak bu amaca ulaşmak için o zaman akıllarına gelen tek çıkar yol İngiltere’nin, olmazsa Fransa’nın yardımını sağlamaktı. Bu düşünceyle kimi yabancı devlet adamlarıyla ilişki kurmak ve konuşmak yollarını da aramışlardı. Amaçlarının bir Trakya Cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.</p>
<p>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin ikinci maddesi) doğu illerindeki bütün halkın dinsel ve siyasal haklarının özgürce gelişimini sağlayacak yasal yollara başvurmak; adı geçen illerdeki Müslüman halkın tarihsel ve ulusal haklarını, gerektiğinde uygar toplumlar önünde savunmak; doğu illerinde yapılan kıyım ve cinayetlerin nedenleriyle etmenleri ve bunları yapanlar ve yaptıranlarla ilgili yansız bir soruşturma açarak suçluların ivedilikle cezalandırılmalarını istemek; Türklerle azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi ve eskisi gibi iyi bağların pekiştirilmesi için çaba göstermek; hükümet katında girişimlerde bulunarak doğu illerindeki savaştan doğan yıkım ve yoksulluğu elden geldiğince giderme yollarını aramaktı. İstanbul’daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu yönerge gereğince, Erzurum Şubesi, doğu illerinde Türklerin haklarını korumakla birlikte; Ermenilerin göçü sırasında yapılan kötü işlerle halkın kesinlikle ilgisi bulunmadığını ve buralara Ruslar gelene dek Ermeni mallarının korunduğunu; buna karşılık Müslümanlara çok kıyasıya davranıldığını ve dahası buyruk dışı olarak göçten alıkonulan kimi Ermenilerin, koruyucularına yaptıkları kötülükleri, kanıtlanmış belgelerle uygarlık dünyasına sunmaya ve doğu illerine dikilen açgözlü bakışları söndürmek için çalışmaya karar veriyor (Erzurum Şubesinin Bildirisi).</p>
<p>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin, ilk Erzurum Şubesini kuran kişiler, doğu illerinde yapılan propagandaları ve bunların amaçlarını, Türklük- Kürtlük- Ermenilik sorunlarını, bilim, teknik ve tarih bakımından inceleyip araştırdıktan sonra, gelecekteki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (Erzurum Şubesi’nin basılı raporu).</p>
<ol>
<li>Kesinlikle göç etmemek,</li>
<li>Hemen bilim, ekonomi, din örgütleri kurmak,</li>
<li>Saldırıya uğrayacak doğu illerinin herhangi bir bucağını savunmada birleşmek.</li>
</ol>
<p>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneğinin İstanbul’daki yönetim merkezinin amaçlarına, bilim ve uygarlık yöntemleriyle ulaşabileceği konusunda çok iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten bu yolda çaba göstermekten geri durmuyor. Doğu illerinde Müslüman halkın haklarını sa vunmak için Le Pays adında Fransızca bir gazete yayımlıyor. Hâdisat gazetesinin sahipliğini üzerine alıyor. Bir yandan da Anlaşma Devletleri’nin başbakanlarına ve İstanbul’daki temsilcilerine birer andırı veriyor. Avrupa’ya bir kurul yollamaya girişiyor. Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği’nin kurulmasına yol açan önemli neden ve kaygı, doğu illerinin Ermenistan’a verileceği olasılığına dayanıyor. Bu olasılığın da doğu illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine çalışanların, bilimsel ve tarihsel belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmaları ve Müslüman halkın Ermenileri toptan öldüren yırtıcılar olduğu iftirasını doğruymuş gibi kabul ettirmeleri durumunda gerçekleşebileceği varsayımı ağır basıyor. Bundan dolayı dernek, aynı gerekçe ve araçlarla donanmış olarak tarihsel ve ulusal hakları savunmaya çalışıyor.</p>
<p>Karadeniz kıyılarındaki bölgelerde de bir Rum Pontus Hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp yaşama haklarını ve varlıklarını koruma amacıyla, Trabzon’da da birtakım kişiler ayrıca bir dernek kurmuşlardı.</p>
<p>Merkezi İstanbul’da olan Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin siyasal amaç ve hedefi adından anlaşılmaktadır. Herhalde, merkezden ayrılmak amacını güdüyor.</p>
<p>Kurulmaya başlayan bu örgütlerden başka, yurt içinde daha birtakım girişimler ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştı. Özellikle Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu derneğin amacı, yabancı devletlerin koruyuculuğu altında, bir Kürt Hükümeti kurmaktı.</p>
<p>Konya ve dolaylarında İstanbul’dan yönetilen Teali-i İslam Cemiyeti’nin kurulmasına çalışılıyordu. Yurdun hemen her yanında İtilaf ve Hürriyet, Sulh ve Selamet Cemiyetleri de vardı. İstanbul’da türlü amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de birtakım parti ya da dernek adı altında kuruluşlar vardı. İstanbul’da önemli sayılacak kuruluşlardan biri, İngiliz Muhipler Cemiyeti idi. Bu addan, İngilizleri sevenlerin kurdukları bir dernek olduğu anlaşılmasın! Bence, bu derneği kuranlar, kendilerini ve kişisel çıkarlarını sevenler ve kendi varlıklarıyla çıkarlarının dokunulmazlık yolunu Loyt Corc (Lloyd George) hükümeti aracılığıyla İngiltere’nin desteğini sağlamakta arayanlardır. Bu uğursuzların, İngiliz Devleti’nin, Osmanlı Devleti’ni hiç parçalamadan bırakmak ve korumak isteğinde olup olamayacağını, bir kez olsun düşünüp düşünmedikleri üzerinde durmak gerekir. Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Yeryüzü Halifesi sanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ve Sait Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz ulusundan kimi serüvenciler de vardı. Örneğin: Rahip Fru (Frew) gibi. Yapılan işlerden ve işlemlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Fru idi.</p>
<p>Bu derneğin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri, dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliğiydi. Öteki gizli yönüydü. Asıl çalışma bu yöndeydi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve başkaldırma düzenlemek, ulusal bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi. Sait Molla’nın, derneğin açık girişimlerinde olduğu gibi, ondan daha çok gizli işlerinde de rol oynadığı görülecektir. Bu dernek için söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gerektiğinde göstereceğim belgelerle daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>İstanbul’daki kadın erkek birtakım ileri gelen kişiler de gerçek kurtuluşu Amerika’nın güdümünü istemek ve sağlamakta görüyorlardı. Bu kanıda olanlar düşüncelerinde çok direndiler, kesinlikle doğru olan yolun, kendi görüşlerinin desteklenmesi olduğunu kanıtlamak için çok çalıştılar. Bu konuda da sırası gelince kimi açıklamalar yapacağım.</p>
<p>Genel durumu saptamak için ordu birliklerinin nerelerde ve ne durumda olduklarını açıklamak isterim. Anadolu’da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes Antlaşması yapılır yapılmaz, birliklerin savaşçı erleri koyuverilmiş, silah ve cephanesi elinden alınmış, savaş gücünden yoksun birtakım kadrolar durumuna getirilmişti.</p>
<p>(Atatürk, bu noktada İkinci Ordu Müfettişliğine bağlı birlikler hakkında bilgi vermekte ve konuşmasını şöyle sürdürmektedir:)</p>
<p>Üçüncü Ordu Müfettişliği ki müfettişi bendim, karargâhımla Samsun’a çıkmış bulunuyordum. Doğrudan doğruya buyruğum altında iki kolordu bulunacaktı. Biri, merkezi Sivas’ta bulunan 3. Kolordu (Komutanı yanımda getirdiğim Albay Refet Bey). Bu kolorduya bağlı bir tümenin (5. Kafkas Tümeni) merkezi Amasya’da, öteki tümenin (15. Tümen) merkezi Samsun’daydı. Diğeri, merkezi Erzurum’da bulunan 15. Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir idi. Tümenlerinden birinin (9. Tümen) merkezi Er zurum’da, komutanı Rüştü Bey. Diğerinin (3. Tümen) merkezi Trabzon’da idi. Komutanı Yarbay Halit Bey idi. Halit Bey, İstanbul’a çağrılmış olduğundan komutanlıktan çekilerek Bayburt’ta saklanmış, tümen, vekillikle yönetiliyor, kolordunun diğer iki tümeninden 12. Tümen, Hasankale doğusunda sınırda, 11. Tümen Beyazıt’ta bulunuyordu. Diyarbakır yöresinde bulunan iki tümenli 13. Kolordu bağımsızdı, İstanbul’a bağlıydı. Bir tümeni (2. Tümen) Siirt’te öbür tümeni (5. Tümen) Mardin’de idi.</p>
<p>Benim yetkim, bu iki kolorduyu doğrudan doğruya buyruğum ve komutam altında bulundurmaktan daha genişti. Müfettişlik bölgeme yakın birliklere de bildirim yapabilecektim. Bu arada bölgemde bulunan ve bölgeme yakın olan valiliklere de bildirimde bulunabilecektim. Bu yetkiye göre, Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu ve bunun bağlı olduğu müfettişlik ile Diyarbakır’daki Kolordu ile hemen bütün Anadolu’da sivil örgütlerin yöneticileriyle yazışabilecek ve ilişkiler kurabilecektim. Bu geniş yetkiyi, beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak amacıyla Anadolu’ya gönderenlerin bana nasıl verdiklerine şaşabilirsiniz. Hemen söylemeliyim ki bana bu yetkiyi, onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Her ne olursa olsun, benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe, “Samsun ve yöresindeki güvensizliği yerinde görüp önlemek için Samsun’a değin gitmek” idi. Ben, bu işin başarılmasının makam ve yetki verilmesine bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O günlerde Genelkurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezinleyen kişilerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular ve yetkiyle ilgili yönergeyi de ben kendim yazdırdım. Dahası, Harbiye Nazırı olan Şakir Paşa bu yönergeyi okuduktan sonra, imzalamaktan çekinmiş, anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır.</p>
<p>Bu açıklamalardan sonra genel durumu daha dar bir çerçeve içine alarak, çabucak ve kolayca, hep birlikte gözden geçirelim:</p>
<p>Düşman Devletler, Osmanlı Devleti’ne ve ülkesine nesnel ve tinsel bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve halife olan kişi, kendi çıkarları ve rahatları doğrultusunda çareler aramaktan başka bir yol düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve sezebildikleri etkilere göre kurtuluş yolu saydıkları yollara başvuruyorlar… Ordu, adı var, kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta…</p>
<p>Burada, pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Ulus ve ordu, Padişah ve Halifenin hainliğinden habersiz olmanın yanında, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken, bu atadan gelen alışkanlık dolayısıyla kendinden önce, yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksun… Bu inançla bağdaşmayan oy ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, yurtsuz, hain, istenmez olur.</p>
<p>Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkeleri gücendirmemek temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti’nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren Anlaşma Devletleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı. Bu anlayışta olan yalnızca halk değildi; özellikle seçkin denilen kimseler de böyle düşünüyordu. Öyleyse kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, Anlaşma Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti,  sonra da Padişah ve Halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel koşul olacaktı.</p>
<p>Şimdi Baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için, nasıl bir karar düşünülebilirdi? Açıkladığım bilgilere ve gözlem sonuçlarına göre üç türlü karar ortaya atılmıştı: Birincisi, İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek, İkincisi, Amerika’nın güdümünü istemek. Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin birtakım devletlerin arasında paylaşılmasındansa bu ülkeyi, bütün olarak bir büyük devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı yeğleyenlerdir. Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarına yönelikti. Örneğin; kimi bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı görüşüne karşı, ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Kimi bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağına ve Osmanlı ülkesinin paylaşılacağı düşüncesine, oldubitti gözüyle bakarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Bu üç türlü kararın gerekçesi, yapmış olduğum açıklamalar arasında vardır.</p>
<p>Baylar, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı gerekçe ve mantıkların tümü çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkeleri bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındırdığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan başka bir şey değildi. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet bunların tümü, anlamını yitirmiş birtakım anlamsız sözlerdi. Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu? Öyleyse sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?</p>
<p><strong>Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!</strong></p>
<p>İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.</p>
<p>Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şuydu:</p>
<p>Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öteye gidemez. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği benimsemekten başka bir şey değildir. Bu aşağılık duruma gerçekten düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türkün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık! Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bunun aynı değil miydi!</p>
<p>Şu ayrımla ki bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve özsaygısının gereği olan her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve kuşkusuz, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusla karşılaştırılınca, dost ve düşman gözündeki yeri çok başka olur. Sonra, Osmanlı soyunu ve saltanatını sürdürmeye çalışmak, elbette, Türk ulusuna karşı en büyük kötülüğü işlemekti. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da saltanatlık sürüp giderse bu bağımsızlığa güvenle bakılamazdı. Artık yurtla, ulusla hiçbir vicdan ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve ulus bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi? Halifeliğin durumuna gelince bunun bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında, gülünç sayılmaktan başka bir durumu kalmış mıydı?</p>
<p>Görülüyor ki verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için ulusun daha alışmadığı sorunlara el atmak gerekiyordu. Kamuca konuşulmasında büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen noktaların söz konusu edilmesinde kesin zorunluluk vardı. Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların Halifesine başkaldırmak, tüm ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu. Türk ata yurduna ve Türk’ün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün ulusça silahlı olarak karşı çıkmak ve onlarla savaşmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gereklerini ve zorunluluklarını, ilk gününde açıklamak ve söylemek elbette yerinde değildi. Uygulamayı birtakım evrelere ayırmak ve olaylardan yararlanarak ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Sonuçta öyle olmuştur. Ancak dokuz yılda yaptıklarımız bir mantık dizisiyle düşünülürse ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden anlaşılır.</p>
<p>Burada, akıllarda yer tutabilecek kimi duraksama düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için, bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz. Beliren ulusal savaşın tek amacı, yurdu dış saldırıdan kurtarmak olmasına karşın, bu savaşın başarıya ulaştıkça, ulusal istence dayalı yönetimin bütün ilkelerini ve biçimlerini evre evre bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi, olağan ve kaçınılmaz bir tarih akışı idi. Bu kaçınılmaz tarih akışını, gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen sezinleyen hükümdar soyu, ilk andan başlayarak ulusal savaşın amansız bir düşmanı oldu. Bu kaçınılmaz süreci, ilk anda ben de gördüm ve sezinledim. Ancak baştan sona, bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve nesnel savaşa boş kuruntular niteliği verebilirdi; dış tehlikenin yakın etkileri karşısında üzüntü duyanlar arasında ise geleneklerine, düşünme yeteneklerine, tinsel durumlarına uymayan olası değişikliklerden ürkeceklerin ilk anda direnmelerine yol açabilirdi. Başarı için uygun ve güvenilir yol; her evreyi, zamanı geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu buydu. Ben de böyle yaptım. Ancak bu uygun ve güvenilir başarı yolu; yakın çalışma arkadaşlarımdan kimileriyle de aramızda, zaman zaman görüşlerde, davranışlarda, yapılan işlerde beliren temelli ve ikinci derecede anlaşmazlıkların, kırgınlıkların ve giderek ayrılıkların da nedeni ve açıklaması olmuştur. Ulusal savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmelerinde, kendi düşünce ve psikolojilerinin kavrama sınırı bittikçe bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardı. Bu noktaları, aydınlanmanız için,  kamuoyunun aydınlanmasına yardımcı olmak için, sırası geldikçe birer birer göstermeye çalışacağım.</p>
<p>Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki ben, ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal giz gibi kendi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.</p>
<p>Şimdi Baylar, ilk iş olmak üzere bütün orduyla ilişki kurmak gerekliydi. Erzurum’da 15. Kolordu Komutanına 21 Mayıs 1919’da yazdığım bir gizli telde; “Genel durumumuzun almakta olduğu korkunç biçimden pek üzgün olduğumu; ulusa ve yurda borçlu olduğumuz en son vicdan ödevini yakından, elbirliğiyle çalışarak en iyi yerine getirebileceğimiz kanısıyla bu son görevi kabul ettiğimi; bir an önce Erzurum’a gitmek isteğinde bulunduğumu, ama Samsun ve yöresinin, güvensizlik yüzünden kötü durumlarla karşılaşması olasılığından ötürü, buralarda ister istemez birkaç gün kalmak gerekeceğini” bildirdikten sonra “beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak bir şey varsa bildirilmesini” rica ettim. Gerçekten Samsun ve yöresinde Rum çetelerinin Müslüman halka saldırması ve öteden beri araçsız bırakılmış olan bu bölge yöneticilerinin yabancı devletlerin işe karışmasından dolayı bir önlem alamaması, durumu güçleştirmişti.</p>
<p>Tanıdığımız ve kendisinden büyük çaba umduğumuz bir kişinin Samsun’a mutasarrıf olarak atanmasını sağlamaya girişmekle birlikte, Üçüncü Kolordu Komutanını geçici olarak Samsun mutasarrıflığına atadım. Elden gelen bölgesel önlemlerin alınmasına ve özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada bulunan yabancı birlik ve subaylardan ürküp çekinmeye yer olmadığının anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede ulusal örgütler kurmaya girişildi.</p>
<p>23 Mayıs 1919’da Ankara’da bulunan Yirminci Kolordu Komutanına: “Samsun’a geldiğimi ve kendisiyle daha sıkı ilişki kurmak ve İzmir yöresinden daha kolaylıkla alabileceği bilgileri öğrenmek istediğimi” bildirdim.</p>
<p>(Atatürk Söylev’in bu bölümünde Yirminci Kolordu Komutanı ile yaptığı görüşmeleri aktarır. Bu görüşmeler sonucunda, İzmir’le ilgili düzenli bir bilginin bulunmadığını öğrenir. Ardından, Anadolu ve Trakya’daki türlü askerî birliklerin komutanlarıyla olan yazışmalarına değinir. Bu yazışmalardan Manisa ve Aydın yörelerine de Yunan ordusunun girdiğini, Afyonkarahisar’daki Yirmi Üçüncü Tümenin güçlendirilmesi gerektiğinin haberini alır. Edindiği bu bilgileri diğer kolordu komutanlıklarına aktarır ve sözlerini şöyle sürdürür.)</p>
<p>Bir hafta kadar Samsun’da, 25 Mayıstan 12 Hazirana dek, Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya gittim. Bu süre içinde, bütün yurtta, ulusal örgütler kurulması gerektiğini bir genelge ile bütün komutanlara ve devletin sivil görevlilerinin üst düzey yöneticilerine bildirdim.</p>
<p>Dikkate değer ki İzmir’i ve daha sonra Manisa ve Aydın’ı düşmanın ele geçirişi ve yapılan her türlü saldırı ve kıyım konusunda ulus daha aydınlanmamış ve ulusal varlığa vurulan bu korkunç yumruğa karşı açıkça hiçbir üzüntü ve yakınma gösterisinde bulunmamıştı. Ulusun, bu haksız saldırı karşısında sessiz ve durgun kalması, elbette ulusun iyiliğine yorumlanamazdı. Bundan dolayı, ulusu uyarıp eyleme geçirmek gerekliydi. Bu amaçla 28 Mayıs 1919 gününde valilere, bağımsız mutasarrıflıklara, Erzurum’da On Beşinci, Ankara’da Yirminci, Diyarbakır’da On Üçüncü Kolordu Komutanlıklarına, Konya’da Ordu Müfettişliğine genelge ile bildirimde bulundum.</p>
<p>İzmir’e ve daha sonra ne yazık ki Manisa’ya ve Aydın’a düşmanın girişi, gelecek tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. Yurt bütünlüğümüzün korunması için, ulusal tepkilerin daha canlı olarak gösterilmesi ve sürdürülmesi gerekir. Ulusal yaşayışı ve bağımsızlığı bozan düşmanın yurda girişi ve yurt parçalarını koparıp alması gibi olaylar, bütün ulusa kan ağlatmaktadır. Üzüntüler önlenemiyor. Katlanılamayacak ve dayanılamayacak bu olayların hemen önlenmesi, bütün uygar uluslarla, büyük devletlerin adaleti ve etkisinden sabırsızlıkla beklendiği yolunda, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba gününe dek gerekli işlemlerin arkası alınarak yapılacak büyük ve coşkun toplantılarla ulusal gösterilerde bulunulması ve bunun köylere varıncaya dek bütün çevrede yapılması ve bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Bâbıâlîye etkili teller çekilmesi ve yabancıların bulunduğu yerlerde bunlara da etki yapmakla birlikte, ulusal gösterilerde düzenin son derece korunması ve Hristiyan halka karşı bir saldırıya ve düşmanlık gösterisine, kırıcılığa benzer tutumlarda bulunulmaması çok gereklidir. Sizler bu konularda duyarlı ve etkili bulunduğunuzdan, işin iyi yönetileceğine ve başarılacağına tam güvenim vardır. Sonucun bildirilmesini rica ederim.</p>
<p>Verdiğim bu yönerge üzerine her yerde gösteriler yapılmaya başlandı. Ancak sayılı yerlerde, kimi kuruntular yüzünden, duraksamalar olduğu anlaşılmıştır. Örneğin On Beşinci Kolordu Komutanının Trabzon ile ilgili olarak gönderdiği 9 Haziran 1919 günlü gizli telden; “Gösteri toplantısı sırasında Rumların uygunsuz davranışlarda bulunabilecekleri ve hiç yoktan kötü bir olay çıkabileceği düşünülerek, gösteri toplantısına karar verilmiş iken bu kararın uygulanmadığı… gösteri düzenleyen kurulun toplantısında İstrati ve Polidi’nin de bulunduğu” anlaşılıyordu. Trabzon, Karadeniz kıyısında önemli bir merkez olduğundan orada, ulusal girişim ve çalışmalarda kararsızca davranış ve Yunanlılara karşı yapılacak ulusal gösterilerle ilgili görüşmelerde İstrati ve Polidi Efendileri bulundurmak gibi, girişimin ciddi olmadığını gösterecek gevşeklikler, elbette İstanbul ve düşmanlar için pek değerli belirtiler sayılır.</p>
<p>Verdiğim yönergedeki görüşü, kötüye kullanacak kadar ustalık gösterenler de oldu. Örneğin; Sinop’a yeni atanan bir mutasarrıf, orada yapılan gösterileri kendisi yönetiyor ve gösteri kararlarını kendisi yazıp halka imza ettirdiğini söylüyor ve bize de bir örneğini gönderiyor. Bu adamın zavallı halka gürültü patırtı arasında imza ettirdiği uzun yazılar içinde, şu satırlar gizleniyordu: “Türkler ilerleyip gelişemediyse ve Avrupa’nın uygarlık ilkelerini kabul edip sindiremediyse bu, şimdiye dek iyi bir yönetime kavuşamadığından ileri gelmiştir. Türk ulusu, ancak kendi Padişahının buyruğu ve egemenliği altında olmak koşuluyla Avrupa’nın gözetim ve denetiminde kurulacak bir yönetim örgütü ile yaşayabilir.”</p>
<p>Baylar, Sinop halkı adına Anlaşma Devletleri temsilcilerine verilen 3 Haziran 1919 günlü bu andırının altındaki imzalara göz gezdirirken müftü vekili efendinin imzasının yanında gördüğüm imza, bilginize sunduğum satırları yazan ve yazdıran ruhu bulup çıkarmama yaradı. O imza, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ikinci başkanı olan kişinin imzasıydı.</p>
<p>(Atatürk bu noktada Milli Savunma Bakanı tarafından gönderilen ve İngiltere’den bildirilen bir notaya yer verilen 31 Mayıs 1919 tarihli bir tele değinir. Buna göre, Notada Sivas’ta bulunan Ermeni sığınmacıların esenliklerinin kaygı verici olduğu, bu bölgedeki Ermenilerin korunması ve gözetilmesi gerektiği, eğer bir öldürme ya da kötü davranış olursa kendisinin sorumlu tutulacağı, bu nedenle gerekenin yapılması konusundaki isteği yer almaktaydı.)</p>
<p>Sivas Vali Vekilinden aldığım 2 Haziran 1919 günlü bir telyazıda: “Bugün Albay Dömanj (Demange) imzasıyla alınan telde ‘Yunanlıların İzmir’e girişi üzerine Aziziye’de Hıristiyanların ölümle korkutulduğu öğrenilmiştir. Bu ise uygun değildir. Size haber veriyorum ki bu durumlar, müttefik askerlerinin ilinize girmesine neden olur’ anlamında bildirim yapılmaktadır…” denilmekte idi. Gerçekte ne Sivas’ta kaygı verici bir durum vardı ne de Hıristiyanlar ölümle korkutulmuştu. Sorunu, ulusça yapılmaya başlanılan gösteri toplantılarından kaygılanan ve bunu, amaçlarının gerçekleşmesine engel sayan Hıristiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini çekmek için bile bile yaydıkları uydurma haberler olarak kabul etmek gerektir.</p>
<p>(Atatürk, bunun üzerine Milli Savunma Bakanlığı, bütün komutanlıklar, vali ve mutasarrıflıklara bu suçlamayı kabul etmediğini bildiren genelge ile bildirimde bulunmuş ve bağımsızlık tehlikeye düştüğü anda bunun önüne kimsenin geçemeyeceğini bildirmiştir. Ayrıca komutanlık ve valiliklere, Barış Konferansında İstanbul Hükümetinin durumu ve tutumu üzerinde bilgi vererek, konferansa gidecek kurulun iyi sonuç alabilmesi için kayıtsız, koşulsuz ulusal bağımsızlığın sağlanmasının ve ulus çoğunluğunu oluşturan Türklere ilişkin hakların korunmasının, ulusça temel ilke olarak benimsendiğinin bildirilmesini istemiş ve sözlerini şöyle sürdürmüştür:)</p>
<p>Bu tarihten beş gün sonra, yani 8 Haziran 1919’da Milli Savunma Bakanı beni İstanbul’a çağırdığını ve gizli olarak sormam üzerine kimlerin isteğiyle ve niçin çağrıldığımı, devlet büyüklerinden bir kişinin bildirdiğini daha önce yaptığım bir açıklama sırasında söylemiştim. O devlet büyüğü, Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunan Cevat Paşa idi. Bunun üzerine, İstanbul ile yapılmış yazışmaların bir kısmı herkesçe öğrenilmiştir. Bu yazışmalar, Erzurum’da görevimden çekildiğim güne değin değişik Savunma Bakanlarıyla ve doğrudan doğruya saray ile süregelmiştir.</p>
<p>Anadolu’ya geleli bir ay olmuştu. Bu süre içinde bütün orduların birlikleriyle ilişki ve bağlantı sağlanmış ve ulus elden geldiğince aydınlatılarak uyarılmış, ulusça örgütleşme düşüncesi yayılmaya başlamıştı. Durumu artık bir komutan kimliğiyle yürütüp yönetmeye olanak kalmamıştı. Yapılan çağrıya uymamak ve gitmemekle birlikte, ulusal örgütleri ve eylemi yönetmeyi sürdürdüğüme göre, başkaldırır duruma girdiğim kuşku götürmezdi. Bundan başka ve özellikle uygulamaya karar verdiğim girişim ve yürütümlerin köklü ve sert olacağını tasarlamak güç değildi. Bu nedenle girişim ve uygulamalarımın bir an önce kişisel olmak niteliğinden çıkarılması ve tüm ulusun birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve yansıtacak bir kurul adına yapılması gerekliydi.</p>
<p><em>Hürriyet ve Anlaşma Partisi </em></p>
<p><em>Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’da Başbakanlık, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları ile Danıştay dairelerinin bulunduğu yapı </em></p>
<p><em>Tanzimattan sonra, Osmanlı yönetim yapısında sancakların yöneticisi. </em></p>
<p><em> Bu sancağın o zamanki adı Canik’tir. </em></p>
<p><em>Milli Savunma Bakanı </em></p>
<p><em>İçişleri Bakanı </em></p>
<p><em> Yurt </em></p>
<p><em>Olaylar </em></p>
<p><em> Eski adı, Elâziz </em></p>
<p><em> Kürt Yükselme Derneği </em></p>
<p><em> İslam Yükselme Derneği </em></p>
<p><em>Uzlaştırma ve Özgürlük, Barış ve Esenlik Dernekleri </em></p>
<p><em> İngiliz Dostları Derneği </em></p>
<p><em>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği </em></p>
<p><em>Hakları Koruma </em></p>
<p><em>Trabzon ve Yöresi Özerklik Derneği </em></p>
<p><em>O zamanki adı Lâzistan </em></p>
<p><em>Katmayı Önleme </em></p>
<p><em> Müslüman olmayanların, özellikle Yahudilerin Mezarlığı </em></p>
<p><em>Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan </em></p>
<p><em> Birinci Dünya Savaşı </em></p>
<p><em>İngiltere, Fransa, İtalya</em></p>
<p><em>SÖYLEV (1919-1927) ve DEMEÇLER (1928-1938)</em> syf: 21-33</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
